4 Kasım 2016 Cuma

1946 ve Sonrası

Türkiye’de kendisini Atatürkçü, Kemâlist, milliyetçi gibi sıfatlarla adlandıran kişiler arasında az buçuk mürekkep yalamış, iyi kötü kitap karıştırmış olanların çoğu yakın tarihte İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan süreci çok önemli bir dönüm noktası ve aslında bugün yaşanan olayların bir şekilde başlangıcı olarak ele alır. Bu insanların düşünce dünyasında Atatürk döneminde yapılanlar, Türk Devrimi ile kurulan Cumhuriyet ve ülkeye hâkim olan anlayış 1945’ten sonra tersine döndürülmeye başlamıştır1. Amerikan emperyalizminin dünya liderliğine soyunduğu bu yeni düzende Batı Bloğu’na dâhil olan Türkiye bu süreçte emperyalizmin isteklerini yerine getirmiş ve Türk Devrimi’nin onu çevirdiği yönden döndürülmüştür. İslâmcılığa ilk tâvizler bu yıllarda verilmiştir. Kemâlizmin veya Atatürkçülüğün esaslarından kopuş ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. Türk eğitim sistemini ABD’lilere teslim eden antlaşmalar imzalamışızdır. Köy Enstitüleri’ni ABD öyle istediği için kapamışızdır. NATO’ya girmek için Kore’ye asker göndermişizdir ve saire...

Bu “Batı Bloğu’na katılım” veya “Amerikan emperyalizminin kuklası olma” sürecinde yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Cumhuriyet’ten sonra kısa ömürlü iki başarısız deneme dışında tek partili bir siyasî hayat yaşayan Türkiye’nin 1946’da çok partili hayata geçmesidir. Bu konu da Türkiye’nin geldiği durum yüzünden rahatsız olan Atatürkçülerin “meseleleri tarihî analiz”lerinde baş köşeye oturttuğu dönüm noktalarından biridir. Bu kesimde çok partili hayata 1946’da geçmenin Türkiye’ye ve Türk Devrimi’ne verdiği zararları anlatan bir yakın tarih eleştirisinin taşıdığı önermeleri -duymak bir yana- dile getirmemiş kişi sayısı azdır. Bu olay siyaset ve ideoloji edebiyatında (burada edebiyat kelimesini olumsuz anlamda kullanmıyoruz) bu kadar sık gündeme gelmesinden dolayı tarihî ve sosyal verileri kullanarak daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde durulmayı hak ediyor.

Herkesin mâlûmu (veya değil), devrim dediğimiz tarihî olaylar mevcut siyasî ve sosyal yapıyı baştan başa değiştiren süreçlerdir. Devrimler en başta kendi hukukunu yaratır ve meşruiyeti yeniden tanımlar. Yıktığı düzen için apaçık gayrimeşru ve hukuksuz bir şey olan devrim, kendisi tesis ettiği hukuk düzeninde ve tanımladığı meşruiyet anlayışında bir “gayrimeşruiyet kümesi” oluşturur. Bir kurumu veya anlayışı iktidardan ederek iktidara gelen güç, eşyanın tabiatı gereği o anlayışı yeniden iktidara getirmeye çalışanlara da hoşgörüyle bakmayacaktır. O fikri savunanları engelleyecek, dahası pek çok örnekte o fikri savunma potansiyeli taşıyanları -bir tür “önleyici saldırı” ile- derhâl ortadan kaldıracaktır. Rusya’da Şubat Devrimi’nden sonra çarlık düzeninin geri gelmesinin savunmak gayrimeşrudur ve kimse buna yeltenemez. O kadar ki, 2. Nikolay’ın hizmetçileri bile kurşuna dizilmiştir. Kısaca, devrimin en öncelikli işi, devirdiği düzenin geri gelmesini ve kurulan düzenin herhangi bir şekilde yıkılmasını isteyenlere en ağır şekilde hücum ederek devrimi korumaktır.

Bu pek çok apolitik insana acımasız gelse de (çeşitli örnekler ayrı ayrı ele alınıp farklı yargılar verilebilir) devrimin, sağlığı için kendisini güven altına alması kaçınılmazdır. Ülkemizde özellikle liberal yazarların tarih anlatımları bu “devrimci” anlayışı insanî değerlere ve demokrasiye aykırı olmakla itham eden sayfalarla doludur. Fakat tarih kısa süre içinde tersyüz edilen devrimlerle doludur. Bu tecrübeler, yapılanın yıkılma tehlikesini önemsemek gerektiğini göstermiştir. Fransız Devrim(ler)i bunun en popüler örneğidir. Farklı fikirlerin ve güç odaklarının çarpışmalarıyla defalarca şekil değiştiren Fransa’da 1792’de ilân edilen cumhuriyet 1870’te kesin zafere ulaşmıştır, denilebilir. Bu 78 yıl demektir (1789’dan itibaren alınırsa 82 yıl). Tarık Zafer Tunaya’nın İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa kitabının adına da konu olan Fransız Devrim tarihi, dökülen kanların, uçurulan kafaların, sonu gelmeyen mücadelelerin tarihidir. 78 yılda yaşanan rejim değişiklikleri, sosyal çatışmalar, siyasî süreçler sonunda Üçüncü Cumhuriyet ilân edilmiştir ve tâ Nazi Almanya’sının Fransa’yı işgâline kadar varlığını sürdürmüştür. Mihver Devletleri’nin yenilgisiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da cumhuriyet idâresi devam etmiştir. Demek ki devrim “Ben devrim yaptım. Bundan sonra düzen böyle işleyecek!” demekle yürümüyor, yapılanlar defalarca yıkılabiliyor.

Tarihin bize öğrettiği bu gerçeklerin ışığında Türk Devrimi’nin hikâyesine -tabiî kendi koşullarını ve özelliklerini göz önünde bulundurarak- devam edebiliriz. Fransa’nın yaklaşık 80 yıl süren geçmişi veya 17’nci yüzyıl İngiliz Devrimleri hatırlanırsa (gerçi İngiliz devrim tarihinin diğer örneklere göre biraz sıra dışı olduğu unutulmamalıdır) Türkiye’de devrimin kendi yarattığı siyasî ve sosyal yapıyı, tâyin ettiği yönü geri döndürülemeyecek bir şekilde koruma altına alan bir altyapıyı hazırlamasının gerekliliği fark edilecektir (Marksist literatürdeki “altyapı-üstyapı”dan söz etmiyoruz). Devrim bu “altyapı oluşturma süreci” tamamlanana kadar demir yumruğunu ortaya koymak durumundadır. Kurulan yeni düzeni kabûl etmeyenlerin İslâmcı veya Kürtçü nitelik taşıyan isyanlarının bastırılması bir kenara; komünist tevkifatları, Sosyal Demokrat Fırkası’nın kapatılması, işçilerin grev hakkından yoksun bırakılması gibi olaylar devrimin selâmeti için başvurulan uygulamalardır. Daha 1924’te kurulan ve yeni rejimin muhalif önderlerince idâre edilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yanı sıra, tek parti hayatı içinde dinamizmini kaybeden hükûmetlere işlerlik kazandırması için bizzat Atatürk tarafından Fethi Okyar’a kurdurulan ve Âfet İnan’ın bile üye olduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası dahi yöneticilerinin rejime bağlılığına rağmen Türk inkılâbına zarar getirecek bir atmosfere neden olduğu için kapatılmıştır2.

Dünyada otoriterlik rüzgârlarının çok sert estiği bir dönemde Almanya, Rusya, Japonya gibi örneklerin çizdiği kanlı tabloların benzeri bir tablo ortaya konmadan geçen 20’li ve 30’lu yıllarda bir yandan uluslaşma, kalkınma, uygarlaşma hamleleri yapılırken bir yandan karşıdevrimcilik etkisizleştirildi. Bahsettiğimiz bu “altyapı oluşturma” döneminin en önemli unsurlarından biri, devrimci eğitim içinde devrimi tamamen benimsemiş kuşakların yetişmesidir3. Sözgelimi laik bir düzeni benimseyip kabûl etmiş, kadın erkek eşitliğinin bir hak olduğunu düşünen ve bunun tersini garip bulan yurttaşların ve bu anlayışın çoğunlukta, hâkim olduğu bir toplum yapısının sağlam bir şekilde yerleşmesi için bu söz ettiğimizin dışında bir toplum tasavvuruna sâhip olan sesleri boğan bir otorite elzemdir.

İşte Türkiye’nin çok partili sisteme geçişine denk gelen 1946 (veya 1950) senesi, Türkiye’de devrimci kuşakların yetişip toplumun tüm kesimlerine egemen olması ve karşıdevrimci kalıntıların tamamen ortadan kalkması için çok erken bir tarih idi. Cumhuriyet’in ilânının üzerinden 23, Atatürk’ün ölümünden sonra 8 yıl geçmiş idi. Üstelik bu sistem değişikliğini buyuran ABD’nin Türkiye’ye biçtiği kılıf da “kızıl tehlike”ye karşı kendisini İslâmcılıkla koruyacak bir NATO jandarması rolü idi ve Türkiye kaçınılmaz olarak iç yapısını bu anlayışa uydurma yoluna gitti4. Yâni Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dâhil olduğu sistemde çok partili hayata geçerek yalnızca Türk Devrimi’nin yarattığı eseri emekleme döneminde korunaksız bırakmakla kalmadı, onu kendi elleriyle yıkmaya başladı.

Denebilir ki, Türk Devrimi henüz geniş halk kitlelerine nüfuz edemeden çok partili sisteme geçmek erken bir vakitte alınmış zorlama bir karardır. Tabiî bu yargı liberal “enteller” ve İslâmcı “münevverler” tarafından “vesâyetçilik” ile suçlanacak türden bir cümledir. Muhtemelen “Ne yâni halka seçimde istediği partiyi iktidara getirme hakkı verilmese miydi? Bu nasıl demokrasi?” de denebilir. Oysa çok partili sisteme dayalı demokrasi her şeyden önce bir “kültür” işidir. Bir toplum çok partili sistemde istikrarlı bir şekilde yaşayabilmek için bir olgunluk düzeyini aşmak zorundadır. Afrika’nın medeniyet görmemiş bir bölgesine seçim sandığını koyarsanız gâlip gelecek sonuç “Düşman kabile bize boyun eğmezse onları bulduğumuz yerde mızrakla öldürelim.” fikri olacaktır. (Elbette 70 yıl öncesinin Türk toplumunun Afrikalı bir kabile düzeyinde olduğunu iddia etmiyorum.) Gerçi Kemâlizmin ilk kuramcılarından Mahmut Esat Bozkurt’un ünlü Atatürk İhtilâli kitabında bu “kemâle erme” fikri şiddetle eleştirilmiştir, Bozkurt’a göre Türk halkı en ileri sistem içinde yaşayıp bunu uygulayabilecek kadar siyasî olgunluk sâhibidir. Fakat pratiğe baktığımızda -kitabın yazıldığı tarihte-, dile getirdiğimiz teze uygun bir şekilde tek partili sistemin ve yazıda bahsettiğimiz “devrimin selâmeti için zorunlu kısıtlamaların” var olduğunu görüyoruz. 1946’da yeniden şekillendirilen düzenin eleştirisi belki de en çok Uğur Mumcu’nun 1970’lerde Devrim gazetesinde yazdığı yazılarda görülür. Dönemin siyasî sistemi için “cici demokrasi”, “Filipinler demokrasisi” gibi ifâdeleri kullanan Mumcu’nun çok partili hayata geçiş için kullandığı deyim ise şu kadar keskindir: “1946 anti-Kemalist sandık darbesi” 5.

1946’da çok partili sisteme geçiş veya Uğur Mumcu’nun 46 yıl önce yazdığı gibi “anti-Kemalist sandık darbesi” bir erken doğum olarak Türk siyasî ve toplumsal hayatında pek çok sakatlık meydana getirdi. Demokrasiye geçemeden demagojiye geçmiş olduk. Aslında öne sürdüğümüz “erken doğum” tezine karşı çıkanların pek yakındıkları “vesâyetçi” dönemler bu erken doğum yüzünden gerçekleşti.


Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kemâlist ruh en çok orduya nüfuz etmiştir, daha sonra yargı ve diğer kurumlar gelir. Çok partili hayattan sonra, devrimin çizdiği yönün tam tersine hareket etmeye kalkan akımlar iktidara gelme olanağı bulunca bu kaçınılmaz olarak devlet ile hükûmetin karşı karşıya gelmesine ve hükûmetin tasarruflarının devlet tarafından engellenmesine neden olmuştur. 27 Mayıs bunun ilk büyük örneğidir. (İlk örnek için hattâ şaibelerle dolu 1946 seçimlerine kadar gidebiliriz.) Kısmen 12 Mart, 28 Şubat gibi süreçler bunun örnekleridir6. Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabının ikinci cildinde yer alan Türkiye ile ilgili bir CIA raporunun şu cümlesi bir dönemin özeti gibidir: “Bütün devlet cihazı, maalesef muhalefete bağlı kimselerin elindedir.” Bu tartışmaları AKP’nin ilk döneminde söylenen “İktidar ama muktedir değil!” cümlelerinden hatırlıyoruz. CHP, tarihî misyonu itibariyle devletin güvendiği, “kara kitap”a girmeyeceği kesin olan partidir ama bir türlü iktidara gelemez. İktidara sağcı, İslâmcı partiler gelir ama bunlar da devletin hoş görmediği, tehdit olarak algıladığı partilerdir. Bu tablonun nedeni, nereden bakarsanız bakın 1946’dır. İşin kötüsü “devlet”in temsil ettiği Kemâlizm veya Atatürkçülük de Soğuk Savaş döneminde Amerikancı kof anti-komünizmle harmanlanmış, sulandırılmıştır. 12 Eylül’den sonra sulandırılmışı, sulandırılmamışı hepsi tasfiye edilmeye başlamış, AKP iktidarı döneminde tasfiye büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Sâdece yazımızın konusu olan devrimlerle ilgili değil, doğrudan anayasa kapsamında ele alırsak bile, bir ülkenin kurucu fikirleri, ideolojisi, felsefesi vardır, bir de anayasasının ve yasalarının izin verdiği, yaşama hakkı tanıdığı, “gayrimeşruiyet kümesi”ne dâhil olmayan fikirler vardır. Sözgelimi Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kapitalist sistemle yönetilen ülkelerde proletarya diktatörlüğünü hedefleyen komünist partilerin kurulmasına ve seçime girmesine izin verilir. Fakat ırkçılığa, neo-Nazizme hoşgörüyle bakılmaz. Irkçılık “çoğulculuk” içinde kendine yer bulamaz. Türk Devrimi dış kaynaklı müdahale ile doğal gelişim sürecinden koparılmasaydı “muasır medeniyetler seviyesi”nin üzerine çıkma yolunda ilerlemiş bir Türkiye’de kimsenin Kemâlist olmak zorunda olmadığı, farklı eğilimlerin rekabet içinde yaşadığı ama karşıdevrimcilerin egemen olamayacağı, istikrarlı bir düzen var olabilirdi.

            Tabiî ki 70 yıl önce çok partili sisteme geçilmeseydi bir şekilde “suyun akıp yatağını bulacağını” söylemek fazla iddialı olur. Evvelâ dönemin uluslararası koşulları savaşı kaybeden “otoriteryenizm”e karşı liberal demokrasilerin lehine idi. Dolayısıyla devleti yönetenler için çok partili sisteme geçip bu biçimsel demokrasiyi benimseyen bir görüntü vermek, uluslararası alanda itibar görmek için bir zorunluluk olarak görülüyordu. Uluslararası alanda itibar görme meselesi de Sovyetler’in Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs bulundurma hakkı talep ettiği bir dönemde güvenliğimizi sağlamak için önemlidir. (Bu isteklerin ortaya atılmasında Türkiye’nin savaş sırasında Almanya’ya krom göndermek gibi politikalarının da etkisi vardır7.) İkinci olarak, Türkiye 1946’da çok partili sistemi kabûl etmeseydi 1940’ların denetleme mekanizmalarından yoksun yönetim tarzının sürüp gitmesiyle iktidarın keyfî uygulamalarının artacağı, iktidardakilerin hiçbir zaman “toplumun olgunlaştığı”nı kabûl etmemesiyle tek parti yönetiminin devam edeceği, hak ve özgürlüklerin giderek daha fazla kısıtlanacağı öne sürülebilir. Bu bir tahmindir. Bizim savunduğumuz tez de bir tahmindir. Fakat bizim tezimizde 1938 ile 1946 arasındaki dönemin iç ve dış politikasının tümüyle isâbetli olduğu ve 1946’dan önce Türk Devrimi’nden ödünler verilmediği iddiası yer almaz. Dolayısıyla “1946’da hata yapıldı.” derken “1946’dan önce de hata yapıldı”yı da buna ekliyoruz.

1946’dan bu yana yaşanan siyasî tarihimiz boyunca gerçekleşen manzaralar on yıllarca devlet ile hükûmetler arasında siyasî çatışmalara, krizlere sebebiyet vermiş, Kemâlizm karşıtlarınca CHP’nin hiçbir zaman tek başına iktidara gelememesi hakkında mizah eserleri üretilmesine yol açmış, liberal entelijansiya (veya Cengiz Özakıncı’nın tâbiriyle “entel+ajan+CIA”) mensuplarının CHP’ye “Halkın değerleri ile barışık olun, statükoculuğu, Kemâlizmi terk edin, o zaman oylarınız artar!” diye akıl vermelerine neden olmuş ve ilerici insanları “çok partili demokraside Kemâlizmin yeri ve iktidara gelme imkânı” konusunda düşünmeye sevk etmiştir. Buradan merkez-çevre teorileriyle Kemâlizm karşıtlığına garip değerler atfeden liberaller ve liberal solcular da çıkmıştır, geniş kitlelere Kemâlizmi benimsetme çabasıyla tarihi ve ideolojiyi alt üst eden Atatürkçüler de. Türk Devrimi'nin yarattığı zemin, toplumda ve toplumu yönlendiren siyaset sahnesinde üzerinde kesin bir uzlaşma olduğu için tartışma dışı olamamıştır. Bu da bürokrasinin siyasî görüşler arasında bir siyasî görüşe ayrıcalık tanıdığı şeklinde bir algıyı beslemiştir. Bunun en ağır sonuçlarından biri, Kemâlist ideolojiyi benimseyen insanların her türlü fikrî, ideolojik, siyasî vazifelerini bürokrasiye devretmesi ve Atatürkçülerde büyük bir düşünce ve mücadele tembelliğinin ortaya çıkması olmuştur. Her şeyden önemlisi, genel bir ifâde ile Türk Devrimi’nin sağlıklı bir şekilde gelişmesi engellenmiştir.

Zaman makinesi ile geçmişe gidip tarihin seyrini değiştirme düşüncesi henüz bilimkurgu filmlerinin ötesine geçemediğine göre burada üzerinde durduklarımız geçmişin muhasebesi niteliğindedir ve “Vaziyet bu ise bundan sonra nasıl bir yol izlemeli?” farklı bir yazının konusudur.


DİPNOTLAR

1 Kimileri Batı Cephesi Kumandanı, Lozan kahramanı, Cumhuriyet’in “İkinci Adam”ı ve CHP’nin uzun süre Genel Başkanı olan İsmet İnönü’yü böyle bir sürecin bir parçası olarak görmek istemeyip “kırılma noktası”nı 1950’ye yâni Demokrat Parti iktidarının başlangıcına koyar, kimileri ise daha gerçekçi bir şekilde, savaştan sonra kurulan “yeni dünya düzeni”ne bağlanma yıllarında “millî şef” olarak iktidarda bulunan İnönü’yü bu tarihî dönemin içinde görüp onun “davaya sadâkat göstermediğini” öne sürer.
2 Bir başka görüşe göre SCF rejim karşıtlarını ister istemez etrafında topladığından dolayı değil, muhalefet partisi işlevini görmesi için kurulmasına rağmen kısa sürede CHF’den daha büyük bir güç olmaya başladığı için kapatılmıştır. Tartışmasını burada yapmıyoruz.
3 Dört başı mâmur bir toprak reformunu hayata geçiremeden, devrimin en ücra köşedeki çobana ulaşabileceği şekilde bürokrasiyi ve üretim tarzını tanzim edemeden bunun ne kadar olanaklı olduğu da başka bir tartışma konusu.
4 “Hür dünya”ya iştirak ve çok partili hayata geçiş yılları, hattâ ayları ile Türkiye’nin İslâmcılaşması arasındaki şaşırtıcı derecede senkronize ilişki bkz. Cengiz Özakıncı, İblis’in Kıblesi
5 Uğur Mumcu, “Kardan Adamlar”, Devrim, sayı: 44, 18.8.1970, s. 2. Uğur Mumcu’nun siyasî çoğulculuk konusundaki fikirleri daha sonra değişmiştir. Bu, yazılarında ve “dinci partilerden Marksist partilere kadar her düşüncenin örgütlenebildiği bir düzen” idealini dile getirdiği konuşmasında görülebilir. https://www.youtube.com/watch?v=n3URULPmlyM
6 Burada eklemek zorunda hissettiğim birkaç çok önemli ayrıntı var. Öncelikle Türkiye’nin NATO’ya girişi elbette TSK’nin ideolojik yapısında birtakım değişikliklere yol açmıştır. Fakat Kemâlist damar, Atatürkçü refleksler, adına ne derseniz, her zaman bir parça, öyle veya böyle var olmuştur. 12 Mart gibi esasında bu yazıda da andığımız Uğur Mumcu vb. Kemâlistleri işkencehânelerden geçirmiş bir müdahale bile bir parça Atatürkçü refleks taşımaktadır. 12 Eylül ise Türk Devrimi’ne vurulmuş en büyük darbe olmasına rağmen Atatürkçülük adına yapılmıştır, kendisini Atatürkçülüğe dayandırmıştır. Bir, Kemâlist fikirlerle hareket etmek; iki, Kemâlizmi özünden farklı algılayıp Soğuk Savaş sağcılığına hapsetmek; üç, Kemâlizm ile hiçbir ilişkisi olmadığı hâlde bilinçli ve kasıtlı bir şekilde onu kalkan olarak, emperyalist projelerinin parçası olarak kullanmak... Bu üçü arasında geçişkenlik yoğun olmuştur ve kişilerin hangi kategoride değerlendirileceği bâzen bir parça subjektif ve karmaşık bir mesele olarak kalmıştır.
7 Stalin’den Churchill’e yazılan 15.7.1944 tarihli mektuptan: “Tabiî ki bu, Almanya ile savaşmaktan kaçınan Türkiye'nin savaş sonrası meselelerdeki özel hak taleplerinin dikkate alınmayacağı anlamına gelir.” Bkz. İkinci Dünya Savaşı'nda Stalin, Roosevelt ve Churchill'in Türkiye Üzerine yazışmaları, Çeviren: Levent Konyar