4 Kasım 2016 Cuma

1946 ve Sonrası

Türkiye’de kendisini Atatürkçü, Kemâlist, milliyetçi gibi sıfatlarla adlandıran kişiler arasında az buçuk mürekkep yalamış, iyi kötü kitap karıştırmış olanların çoğu yakın tarihte İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan süreci çok önemli bir dönüm noktası ve aslında bugün yaşanan olayların bir şekilde başlangıcı olarak ele alır. Bu insanların düşünce dünyasında Atatürk döneminde yapılanlar, Türk Devrimi ile kurulan Cumhuriyet ve ülkeye hâkim olan anlayış 1945’ten sonra tersine döndürülmeye başlamıştır1. Amerikan emperyalizminin dünya liderliğine soyunduğu bu yeni düzende Batı Bloğu’na dâhil olan Türkiye bu süreçte emperyalizmin isteklerini yerine getirmiş ve Türk Devrimi’nin onu çevirdiği yönden döndürülmüştür. İslâmcılığa ilk tâvizler bu yıllarda verilmiştir. Kemâlizmin veya Atatürkçülüğün esaslarından kopuş ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. Türk eğitim sistemini ABD’lilere teslim eden antlaşmalar imzalamışızdır. Köy Enstitüleri’ni ABD öyle istediği için kapamışızdır. NATO’ya girmek için Kore’ye asker göndermişizdir ve saire...

Bu “Batı Bloğu’na katılım” veya “Amerikan emperyalizminin kuklası olma” sürecinde yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Cumhuriyet’ten sonra kısa ömürlü iki başarısız deneme dışında tek partili bir siyasî hayat yaşayan Türkiye’nin 1946’da çok partili hayata geçmesidir. Bu konu da Türkiye’nin geldiği durum yüzünden rahatsız olan Atatürkçülerin “meseleleri tarihî analiz”lerinde baş köşeye oturttuğu dönüm noktalarından biridir. Bu kesimde çok partili hayata 1946’da geçmenin Türkiye’ye ve Türk Devrimi’ne verdiği zararları anlatan bir yakın tarih eleştirisinin taşıdığı önermeleri -duymak bir yana- dile getirmemiş kişi sayısı azdır. Bu olay siyaset ve ideoloji edebiyatında (burada edebiyat kelimesini olumsuz anlamda kullanmıyoruz) bu kadar sık gündeme gelmesinden dolayı tarihî ve sosyal verileri kullanarak daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde durulmayı hak ediyor.

Herkesin mâlûmu (veya değil), devrim dediğimiz tarihî olaylar mevcut siyasî ve sosyal yapıyı baştan başa değiştiren süreçlerdir. Devrimler en başta kendi hukukunu yaratır ve meşruiyeti yeniden tanımlar. Yıktığı düzen için apaçık gayrimeşru ve hukuksuz bir şey olan devrim, kendisi tesis ettiği hukuk düzeninde ve tanımladığı meşruiyet anlayışında bir “gayrimeşruiyet kümesi” oluşturur. Bir kurumu veya anlayışı iktidardan ederek iktidara gelen güç, eşyanın tabiatı gereği o anlayışı yeniden iktidara getirmeye çalışanlara da hoşgörüyle bakmayacaktır. O fikri savunanları engelleyecek, dahası pek çok örnekte o fikri savunma potansiyeli taşıyanları -bir tür “önleyici saldırı” ile- derhâl ortadan kaldıracaktır. Rusya’da Şubat Devrimi’nden sonra çarlık düzeninin geri gelmesinin savunmak gayrimeşrudur ve kimse buna yeltenemez. O kadar ki, 2. Nikolay’ın hizmetçileri bile kurşuna dizilmiştir. Kısaca, devrimin en öncelikli işi, devirdiği düzenin geri gelmesini ve kurulan düzenin herhangi bir şekilde yıkılmasını isteyenlere en ağır şekilde hücum ederek devrimi korumaktır.

Bu pek çok apolitik insana acımasız gelse de (çeşitli örnekler ayrı ayrı ele alınıp farklı yargılar verilebilir) devrimin, sağlığı için kendisini güven altına alması kaçınılmazdır. Ülkemizde özellikle liberal yazarların tarih anlatımları bu “devrimci” anlayışı insanî değerlere ve demokrasiye aykırı olmakla itham eden sayfalarla doludur. Fakat tarih kısa süre içinde tersyüz edilen devrimlerle doludur. Bu tecrübeler, yapılanın yıkılma tehlikesini önemsemek gerektiğini göstermiştir. Fransız Devrim(ler)i bunun en popüler örneğidir. Farklı fikirlerin ve güç odaklarının çarpışmalarıyla defalarca şekil değiştiren Fransa’da 1792’de ilân edilen cumhuriyet 1870’te kesin zafere ulaşmıştır, denilebilir. Bu 78 yıl demektir (1789’dan itibaren alınırsa 82 yıl). Tarık Zafer Tunaya’nın İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa kitabının adına da konu olan Fransız Devrim tarihi, dökülen kanların, uçurulan kafaların, sonu gelmeyen mücadelelerin tarihidir. 78 yılda yaşanan rejim değişiklikleri, sosyal çatışmalar, siyasî süreçler sonunda Üçüncü Cumhuriyet ilân edilmiştir ve tâ Nazi Almanya’sının Fransa’yı işgâline kadar varlığını sürdürmüştür. Mihver Devletleri’nin yenilgisiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da cumhuriyet idâresi devam etmiştir. Demek ki devrim “Ben devrim yaptım. Bundan sonra düzen böyle işleyecek!” demekle yürümüyor, yapılanlar defalarca yıkılabiliyor.

Tarihin bize öğrettiği bu gerçeklerin ışığında Türk Devrimi’nin hikâyesine -tabiî kendi koşullarını ve özelliklerini göz önünde bulundurarak- devam edebiliriz. Fransa’nın yaklaşık 80 yıl süren geçmişi veya 17’nci yüzyıl İngiliz Devrimleri hatırlanırsa (gerçi İngiliz devrim tarihinin diğer örneklere göre biraz sıra dışı olduğu unutulmamalıdır) Türkiye’de devrimin kendi yarattığı siyasî ve sosyal yapıyı, tâyin ettiği yönü geri döndürülemeyecek bir şekilde koruma altına alan bir altyapıyı hazırlamasının gerekliliği fark edilecektir (Marksist literatürdeki “altyapı-üstyapı”dan söz etmiyoruz). Devrim bu “altyapı oluşturma süreci” tamamlanana kadar demir yumruğunu ortaya koymak durumundadır. Kurulan yeni düzeni kabûl etmeyenlerin İslâmcı veya Kürtçü nitelik taşıyan isyanlarının bastırılması bir kenara; komünist tevkifatları, Sosyal Demokrat Fırkası’nın kapatılması, işçilerin grev hakkından yoksun bırakılması gibi olaylar devrimin selâmeti için başvurulan uygulamalardır. Daha 1924’te kurulan ve yeni rejimin muhalif önderlerince idâre edilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yanı sıra, tek parti hayatı içinde dinamizmini kaybeden hükûmetlere işlerlik kazandırması için bizzat Atatürk tarafından Fethi Okyar’a kurdurulan ve Âfet İnan’ın bile üye olduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası dahi yöneticilerinin rejime bağlılığına rağmen Türk inkılâbına zarar getirecek bir atmosfere neden olduğu için kapatılmıştır2.

Dünyada otoriterlik rüzgârlarının çok sert estiği bir dönemde Almanya, Rusya, Japonya gibi örneklerin çizdiği kanlı tabloların benzeri bir tablo ortaya konmadan geçen 20’li ve 30’lu yıllarda bir yandan uluslaşma, kalkınma, uygarlaşma hamleleri yapılırken bir yandan karşıdevrimcilik etkisizleştirildi. Bahsettiğimiz bu “altyapı oluşturma” döneminin en önemli unsurlarından biri, devrimci eğitim içinde devrimi tamamen benimsemiş kuşakların yetişmesidir3. Sözgelimi laik bir düzeni benimseyip kabûl etmiş, kadın erkek eşitliğinin bir hak olduğunu düşünen ve bunun tersini garip bulan yurttaşların ve bu anlayışın çoğunlukta, hâkim olduğu bir toplum yapısının sağlam bir şekilde yerleşmesi için bu söz ettiğimizin dışında bir toplum tasavvuruna sâhip olan sesleri boğan bir otorite elzemdir.

İşte Türkiye’nin çok partili sisteme geçişine denk gelen 1946 (veya 1950) senesi, Türkiye’de devrimci kuşakların yetişip toplumun tüm kesimlerine egemen olması ve karşıdevrimci kalıntıların tamamen ortadan kalkması için çok erken bir tarih idi. Cumhuriyet’in ilânının üzerinden 23, Atatürk’ün ölümünden sonra 8 yıl geçmiş idi. Üstelik bu sistem değişikliğini buyuran ABD’nin Türkiye’ye biçtiği kılıf da “kızıl tehlike”ye karşı kendisini İslâmcılıkla koruyacak bir NATO jandarması rolü idi ve Türkiye kaçınılmaz olarak iç yapısını bu anlayışa uydurma yoluna gitti4. Yâni Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dâhil olduğu sistemde çok partili hayata geçerek yalnızca Türk Devrimi’nin yarattığı eseri emekleme döneminde korunaksız bırakmakla kalmadı, onu kendi elleriyle yıkmaya başladı.

Denebilir ki, Türk Devrimi henüz geniş halk kitlelerine nüfuz edemeden çok partili sisteme geçmek erken bir vakitte alınmış zorlama bir karardır. Tabiî bu yargı liberal “enteller” ve İslâmcı “münevverler” tarafından “vesâyetçilik” ile suçlanacak türden bir cümledir. Muhtemelen “Ne yâni halka seçimde istediği partiyi iktidara getirme hakkı verilmese miydi? Bu nasıl demokrasi?” de denebilir. Oysa çok partili sisteme dayalı demokrasi her şeyden önce bir “kültür” işidir. Bir toplum çok partili sistemde istikrarlı bir şekilde yaşayabilmek için bir olgunluk düzeyini aşmak zorundadır. Afrika’nın medeniyet görmemiş bir bölgesine seçim sandığını koyarsanız gâlip gelecek sonuç “Düşman kabile bize boyun eğmezse onları bulduğumuz yerde mızrakla öldürelim.” fikri olacaktır. (Elbette 70 yıl öncesinin Türk toplumunun Afrikalı bir kabile düzeyinde olduğunu iddia etmiyorum.) Gerçi Kemâlizmin ilk kuramcılarından Mahmut Esat Bozkurt’un ünlü Atatürk İhtilâli kitabında bu “kemâle erme” fikri şiddetle eleştirilmiştir, Bozkurt’a göre Türk halkı en ileri sistem içinde yaşayıp bunu uygulayabilecek kadar siyasî olgunluk sâhibidir. Fakat pratiğe baktığımızda -kitabın yazıldığı tarihte-, dile getirdiğimiz teze uygun bir şekilde tek partili sistemin ve yazıda bahsettiğimiz “devrimin selâmeti için zorunlu kısıtlamaların” var olduğunu görüyoruz. 1946’da yeniden şekillendirilen düzenin eleştirisi belki de en çok Uğur Mumcu’nun 1970’lerde Devrim gazetesinde yazdığı yazılarda görülür. Dönemin siyasî sistemi için “cici demokrasi”, “Filipinler demokrasisi” gibi ifâdeleri kullanan Mumcu’nun çok partili hayata geçiş için kullandığı deyim ise şu kadar keskindir: “1946 anti-Kemalist sandık darbesi” 5.

1946’da çok partili sisteme geçiş veya Uğur Mumcu’nun 46 yıl önce yazdığı gibi “anti-Kemalist sandık darbesi” bir erken doğum olarak Türk siyasî ve toplumsal hayatında pek çok sakatlık meydana getirdi. Demokrasiye geçemeden demagojiye geçmiş olduk. Aslında öne sürdüğümüz “erken doğum” tezine karşı çıkanların pek yakındıkları “vesâyetçi” dönemler bu erken doğum yüzünden gerçekleşti.


Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kemâlist ruh en çok orduya nüfuz etmiştir, daha sonra yargı ve diğer kurumlar gelir. Çok partili hayattan sonra, devrimin çizdiği yönün tam tersine hareket etmeye kalkan akımlar iktidara gelme olanağı bulunca bu kaçınılmaz olarak devlet ile hükûmetin karşı karşıya gelmesine ve hükûmetin tasarruflarının devlet tarafından engellenmesine neden olmuştur. 27 Mayıs bunun ilk büyük örneğidir. (İlk örnek için hattâ şaibelerle dolu 1946 seçimlerine kadar gidebiliriz.) Kısmen 12 Mart, 28 Şubat gibi süreçler bunun örnekleridir6. Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabının ikinci cildinde yer alan Türkiye ile ilgili bir CIA raporunun şu cümlesi bir dönemin özeti gibidir: “Bütün devlet cihazı, maalesef muhalefete bağlı kimselerin elindedir.” Bu tartışmaları AKP’nin ilk döneminde söylenen “İktidar ama muktedir değil!” cümlelerinden hatırlıyoruz. CHP, tarihî misyonu itibariyle devletin güvendiği, “kara kitap”a girmeyeceği kesin olan partidir ama bir türlü iktidara gelemez. İktidara sağcı, İslâmcı partiler gelir ama bunlar da devletin hoş görmediği, tehdit olarak algıladığı partilerdir. Bu tablonun nedeni, nereden bakarsanız bakın 1946’dır. İşin kötüsü “devlet”in temsil ettiği Kemâlizm veya Atatürkçülük de Soğuk Savaş döneminde Amerikancı kof anti-komünizmle harmanlanmış, sulandırılmıştır. 12 Eylül’den sonra sulandırılmışı, sulandırılmamışı hepsi tasfiye edilmeye başlamış, AKP iktidarı döneminde tasfiye büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Sâdece yazımızın konusu olan devrimlerle ilgili değil, doğrudan anayasa kapsamında ele alırsak bile, bir ülkenin kurucu fikirleri, ideolojisi, felsefesi vardır, bir de anayasasının ve yasalarının izin verdiği, yaşama hakkı tanıdığı, “gayrimeşruiyet kümesi”ne dâhil olmayan fikirler vardır. Sözgelimi Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kapitalist sistemle yönetilen ülkelerde proletarya diktatörlüğünü hedefleyen komünist partilerin kurulmasına ve seçime girmesine izin verilir. Fakat ırkçılığa, neo-Nazizme hoşgörüyle bakılmaz. Irkçılık “çoğulculuk” içinde kendine yer bulamaz. Türk Devrimi dış kaynaklı müdahale ile doğal gelişim sürecinden koparılmasaydı “muasır medeniyetler seviyesi”nin üzerine çıkma yolunda ilerlemiş bir Türkiye’de kimsenin Kemâlist olmak zorunda olmadığı, farklı eğilimlerin rekabet içinde yaşadığı ama karşıdevrimcilerin egemen olamayacağı, istikrarlı bir düzen var olabilirdi.

            Tabiî ki 70 yıl önce çok partili sisteme geçilmeseydi bir şekilde “suyun akıp yatağını bulacağını” söylemek fazla iddialı olur. Evvelâ dönemin uluslararası koşulları savaşı kaybeden “otoriteryenizm”e karşı liberal demokrasilerin lehine idi. Dolayısıyla devleti yönetenler için çok partili sisteme geçip bu biçimsel demokrasiyi benimseyen bir görüntü vermek, uluslararası alanda itibar görmek için bir zorunluluk olarak görülüyordu. Uluslararası alanda itibar görme meselesi de Sovyetler’in Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs bulundurma hakkı talep ettiği bir dönemde güvenliğimizi sağlamak için önemlidir. (Bu isteklerin ortaya atılmasında Türkiye’nin savaş sırasında Almanya’ya krom göndermek gibi politikalarının da etkisi vardır7.) İkinci olarak, Türkiye 1946’da çok partili sistemi kabûl etmeseydi 1940’ların denetleme mekanizmalarından yoksun yönetim tarzının sürüp gitmesiyle iktidarın keyfî uygulamalarının artacağı, iktidardakilerin hiçbir zaman “toplumun olgunlaştığı”nı kabûl etmemesiyle tek parti yönetiminin devam edeceği, hak ve özgürlüklerin giderek daha fazla kısıtlanacağı öne sürülebilir. Bu bir tahmindir. Bizim savunduğumuz tez de bir tahmindir. Fakat bizim tezimizde 1938 ile 1946 arasındaki dönemin iç ve dış politikasının tümüyle isâbetli olduğu ve 1946’dan önce Türk Devrimi’nden ödünler verilmediği iddiası yer almaz. Dolayısıyla “1946’da hata yapıldı.” derken “1946’dan önce de hata yapıldı”yı da buna ekliyoruz.

1946’dan bu yana yaşanan siyasî tarihimiz boyunca gerçekleşen manzaralar on yıllarca devlet ile hükûmetler arasında siyasî çatışmalara, krizlere sebebiyet vermiş, Kemâlizm karşıtlarınca CHP’nin hiçbir zaman tek başına iktidara gelememesi hakkında mizah eserleri üretilmesine yol açmış, liberal entelijansiya (veya Cengiz Özakıncı’nın tâbiriyle “entel+ajan+CIA”) mensuplarının CHP’ye “Halkın değerleri ile barışık olun, statükoculuğu, Kemâlizmi terk edin, o zaman oylarınız artar!” diye akıl vermelerine neden olmuş ve ilerici insanları “çok partili demokraside Kemâlizmin yeri ve iktidara gelme imkânı” konusunda düşünmeye sevk etmiştir. Buradan merkez-çevre teorileriyle Kemâlizm karşıtlığına garip değerler atfeden liberaller ve liberal solcular da çıkmıştır, geniş kitlelere Kemâlizmi benimsetme çabasıyla tarihi ve ideolojiyi alt üst eden Atatürkçüler de. Türk Devrimi'nin yarattığı zemin, toplumda ve toplumu yönlendiren siyaset sahnesinde üzerinde kesin bir uzlaşma olduğu için tartışma dışı olamamıştır. Bu da bürokrasinin siyasî görüşler arasında bir siyasî görüşe ayrıcalık tanıdığı şeklinde bir algıyı beslemiştir. Bunun en ağır sonuçlarından biri, Kemâlist ideolojiyi benimseyen insanların her türlü fikrî, ideolojik, siyasî vazifelerini bürokrasiye devretmesi ve Atatürkçülerde büyük bir düşünce ve mücadele tembelliğinin ortaya çıkması olmuştur. Her şeyden önemlisi, genel bir ifâde ile Türk Devrimi’nin sağlıklı bir şekilde gelişmesi engellenmiştir.

Zaman makinesi ile geçmişe gidip tarihin seyrini değiştirme düşüncesi henüz bilimkurgu filmlerinin ötesine geçemediğine göre burada üzerinde durduklarımız geçmişin muhasebesi niteliğindedir ve “Vaziyet bu ise bundan sonra nasıl bir yol izlemeli?” farklı bir yazının konusudur.


DİPNOTLAR

1 Kimileri Batı Cephesi Kumandanı, Lozan kahramanı, Cumhuriyet’in “İkinci Adam”ı ve CHP’nin uzun süre Genel Başkanı olan İsmet İnönü’yü böyle bir sürecin bir parçası olarak görmek istemeyip “kırılma noktası”nı 1950’ye yâni Demokrat Parti iktidarının başlangıcına koyar, kimileri ise daha gerçekçi bir şekilde, savaştan sonra kurulan “yeni dünya düzeni”ne bağlanma yıllarında “millî şef” olarak iktidarda bulunan İnönü’yü bu tarihî dönemin içinde görüp onun “davaya sadâkat göstermediğini” öne sürer.
2 Bir başka görüşe göre SCF rejim karşıtlarını ister istemez etrafında topladığından dolayı değil, muhalefet partisi işlevini görmesi için kurulmasına rağmen kısa sürede CHF’den daha büyük bir güç olmaya başladığı için kapatılmıştır. Tartışmasını burada yapmıyoruz.
3 Dört başı mâmur bir toprak reformunu hayata geçiremeden, devrimin en ücra köşedeki çobana ulaşabileceği şekilde bürokrasiyi ve üretim tarzını tanzim edemeden bunun ne kadar olanaklı olduğu da başka bir tartışma konusu.
4 “Hür dünya”ya iştirak ve çok partili hayata geçiş yılları, hattâ ayları ile Türkiye’nin İslâmcılaşması arasındaki şaşırtıcı derecede senkronize ilişki bkz. Cengiz Özakıncı, İblis’in Kıblesi
5 Uğur Mumcu, “Kardan Adamlar”, Devrim, sayı: 44, 18.8.1970, s. 2. Uğur Mumcu’nun siyasî çoğulculuk konusundaki fikirleri daha sonra değişmiştir. Bu, yazılarında ve “dinci partilerden Marksist partilere kadar her düşüncenin örgütlenebildiği bir düzen” idealini dile getirdiği konuşmasında görülebilir. https://www.youtube.com/watch?v=n3URULPmlyM
6 Burada eklemek zorunda hissettiğim birkaç çok önemli ayrıntı var. Öncelikle Türkiye’nin NATO’ya girişi elbette TSK’nin ideolojik yapısında birtakım değişikliklere yol açmıştır. Fakat Kemâlist damar, Atatürkçü refleksler, adına ne derseniz, her zaman bir parça, öyle veya böyle var olmuştur. 12 Mart gibi esasında bu yazıda da andığımız Uğur Mumcu vb. Kemâlistleri işkencehânelerden geçirmiş bir müdahale bile bir parça Atatürkçü refleks taşımaktadır. 12 Eylül ise Türk Devrimi’ne vurulmuş en büyük darbe olmasına rağmen Atatürkçülük adına yapılmıştır, kendisini Atatürkçülüğe dayandırmıştır. Bir, Kemâlist fikirlerle hareket etmek; iki, Kemâlizmi özünden farklı algılayıp Soğuk Savaş sağcılığına hapsetmek; üç, Kemâlizm ile hiçbir ilişkisi olmadığı hâlde bilinçli ve kasıtlı bir şekilde onu kalkan olarak, emperyalist projelerinin parçası olarak kullanmak... Bu üçü arasında geçişkenlik yoğun olmuştur ve kişilerin hangi kategoride değerlendirileceği bâzen bir parça subjektif ve karmaşık bir mesele olarak kalmıştır.
7 Stalin’den Churchill’e yazılan 15.7.1944 tarihli mektuptan: “Tabiî ki bu, Almanya ile savaşmaktan kaçınan Türkiye'nin savaş sonrası meselelerdeki özel hak taleplerinin dikkate alınmayacağı anlamına gelir.” Bkz. İkinci Dünya Savaşı'nda Stalin, Roosevelt ve Churchill'in Türkiye Üzerine yazışmaları, Çeviren: Levent Konyar

29 Ağustos 2016 Pazartesi

İmralı Notları'ndan Sızanlar

          18 Temmuz tarihli yazımızda İmralı Notları'ndan bâzı alıntılar vermiş, son dönemde birilerini hain ilân eden ve sık sık vatana ihânetten söz eden AKP'lileri utandıracak itirafları ortaya koymuştuk. Bu yazıda İmralı Notları'ndan altını çizdiğimiz sayfaları tek tek yorum yapmadan aktarıyoruz. İçinde bir hayli "ilginç" kısımlar var.

          Terörist başı Abdullah Öcalan'ın ağır narsist kişiliği ve her olayı kendine karşı yapılmış bir komplo olarak değerlendirmesi, kitabı okuyanların (PKK yandaşları hâriç) en iyi gözlemledikleri husus olabilir. Bu bakımdan -buraya aktardığım bölümler dâhil- tutanaklarda yer alan cümleler Öcalan'ın bu psikoloji bozukluğu ile birlikte yorumlanmalı. Bu cümlelerin arasında işbirliği itirafları da olabilir, narsist bir kâtilin çarpıtmaları da.

          Yazının gereksiz yere büyümemesi için köşeli parantez ([]) veya parantez içinde üç nokta ((...)) kullandık. Yazım hataları dışında sözcükleri değiştirmedik. Sıralama kitapta olduğu gibi kronolojiktir. Bâzı tutanaklarda tarih olmadığı için soru işâreti koyduk. İfâdelerin başında sayfa sayıları var. Sayfa numarası olmayan cümleler, üstündekinin devamıdır.

          "Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları)" adıyla Avrupa'da yayınlanan ve internette e-kitap olarak bulunan tutanaklarda okuduklarımızdan çok şey çıkarabiliriz. Örneğin buraya almadığım kısımlardan birinde PKK'nın siyasî uzantılarından biri olan Demokratik Bölgeler Partisi hakkında konuşuluyor. Öcalan'a logo hakkında fikri soruluyor. "Bir kadın figürü olabilir. İki elini açmış, elinde buğdayı temsilen başak. Kadın çocuk tutar gibi başağı tutacak, yani ona en değerli varlığı gibi bakacak. Çünkü başağı kadın yarattı. Kadın kırmızı elbise giymiş, iki elinde başak sarı renkte, zemin de yeşil olabilir." diyor. (s. 358) Google'la "Demokratik Bölgeler Partisi" yazarsanız târif edilen logo karşınıza çıkar. Aynı konuda bir başka örnek... Öcalan "Bu söylediklerimi hayata geçireceksiniz. Mayıs ayında milletvekillerinin hepsi HDP’ye geçecek." diyor. (s. 268) Aşağıdaki haberin tarihine bakınca birkaç gün erken de olsa tâlimatın aynen yerine getirildiğini görüyorsunuz. Burada özellikle 7 Haziran'da HDP'nin PKK ile, Abdullah Öcalan ile alâkasız bir siyasî parti olduğunu iddia eden "özgürlükçü", "demokrat" arkadaşları sevgiyle anıyoruz.


          Uzatmayalım. İşte terörist başına selâm yollayanlardan Suriye pazarlığına, Öcalan'ın imajını düzeltmekle övünüp Türk milliyetçiliğini tehlike olarak gören devlet görevlilerinden Öcalan'ın belgeselini yapmak için izin isteyenlere İmralı Notları'ından sızanlar...


23 ŞUBAT 2013

          17- A. Öcalan: “AKP’nin tam olarak oturması ve olgunlaşması için bilerek bekledim, sabrettim. AKP anlar, dedik. AKP darbe ile uğraşırken başını belâya, derde sokmayalım, dedik.”

          28- S. S. Önder: “Can Dündar’ın size selâmları var. Sizin belgeselinizi yazmak istiyor. Amara’dan başlamak istiyor. Sizin izninizi istiyor. Görüşmek istiyor.”


18 MART 2013

          34- A. Öcalan: “2006’da bir yetkili ‘Süreç ilerlerse en son sıra sana gelecek.’ demişti.”


3 NİSAN 2013

          56- A. Öcalan: “Basına yanlış şeyler yansıdı. Öcalan bağımsızlıktan, federasyondan, özerklikten, bilmem neden vazgeçti, dediler. Ben hiçbir şeyden vazgeçmedim.”


?

          66- S. S. Önder: “[Oğuzhan Müftüoğlu’na] Sizin de zâten selâmınız vardı, ilettim. O da
size selâmlarını ve sağlık dileklerini gönderdi.”

          68- S. S. Önder: “Gerek Adalet Bakanı’yla yaptığımız görüşmelerde, gerekse H. Fidan’la yaptığımız görüşmede, CHP’nin geçmişte verip unuttuğu böyle bir araştırma komisyonu önerisi olduğunu, eğer bunu güncellersek CHP’nin bir yol ayrımına geleceğini, önergesine sahip çıkması durumunda sürece katılmış olacağını, reddetmesi durumunda siyaseten beş paralık duruma düşeceğini önerdik. AKP başlangıçta bunun önemini kavrayamadı, Sıkıştıklarında bunu hatırladılar ve alelacele uyguladılar.”

          69- P. Buldan: “Başkamm, komisyon kurulmadan bir gün önce CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ile görüştük. Newroz’da okunan mesajınızı çok beğenmiş. Derlitoplu bir metin olduğunu söyledi. Yalnız ‘Daha çok Orta Doğu’ya ilişkin belirlemeler var. AB konusunda da bir görüş belirtilseydi iyi olurdu.’ dedi. Bireysel olarak CHP’nin sürecin içerisinde olması gerektiğini düşünüyor.”


24 HAZİRAN 2013

          88- A. Öcalan: “Özal ve Erbakan bana ‘Her türlü yasal tedbire hazırız.’ dediler. Orduyla
görüştüğümüzde de aynısını söylediler.”


21 TEMMUZ 2013

          102- A. Öcalan: “Lice'deki esrar operasyonları da böyledir. On yıldır niye yapmıyorsunuz? Zaten karakolların yanında bu iş yapılıyor. Yüzde 90’ı da askerin cebine gidiyor. Çiller döneminde de Yüksekova'dan bu ticareti yapıp bütçeye yirmi milyar Dolar kattılar. Savaşı buradan finanse ediyorlardı.”

          102- A. Öcalan: “Geçmişte benimle görüşen askerleri de böyle kandırıp sonra Ergenekon’dan içeri aldılar.”

          108- A. Öcalan: “Biz Emre Beyle [Taner] burada görüşmeye başladığımızda Sabri, Zübeyir onlar üzerinden bâzı anlaşmalara varılmıştı. Benim de onayımı istediler, ama yetersiz buldum, olmadı. O nedenle 156 sayfalık yol haritası hazırladım, ama kabûl görmedi. Yeniden çatışmalar başladı, savaş lobileri devreye girdi. Ordunun bizimle çözüme gitmek isteyen kesimi de Ergenekon’la birlikte tasfiye edildi. ABD yaptı bunları, yoksa Tayyip Bey bir onbaşıyı bile tasfiye edemez. Cemaatin savcıları eliyle bunları yaptılar.”


17 AĞUSTOS 2013

          119- S. Demirtaş: “Türkiye PYD’nin Suriye muhalefetiyle birlikte hareket etmesini istiyor. Muhalefetin bayrağını kullanmasını istemişler, üçüncü çizgiyi sonlandırmak istiyorlar. Buna karşılık da sınır kapıları açılacak, Türkiye de oradaki yapıyla ilişki geliştirecek. İleride muhalefetle birlikte çözüm olunca Türkiye itiraz etmeyecek.”

          129- S. Demirtaş: “Mithat Sancar, Cengiz Çandar, Filiz Koçali -kendisi aynı zamanda eşbaşkan yardımcımızdır-, Oral Çalışlar, Nuray Mert, Osman Kavala ile görüştük. Selâmları vardı.”

          130- A. Öcalan: “[Suriye konusunda] Dün heyetle tartıştım. Herhâlde hayata geçer, MGK’da da tartışacaklar.”

          131- A. Öcalan: “Ama temel stratejik ittifak Türkiye iledir. Bunu Türkiye’ye öneriyoruz.”

          131- A. Öcalan: “Müslim’in Türkiye’ye gelmesi stratejiktir, hatta PKK ile görüşülmesi
kadar önemlidir, dendi”.

          Yetkili: “Yakında on beş kamyon yardımda gidecek. Evet, stratejiktir.”


15 EYLÜL 2013

          145- S. Demirtaş: “Fetullah Gülen’in görüntülü bir demeci düştü internete. ‘KCK’lilerin, BDP'lilerin evlerine uyuşturucu yerleştirin, sonra da gidip başlan yapın. Bunlara terörist deniyordu, şimdi bir de uyuşturucu kaçakçısı falan denir.’ biçiminde bir demeçti.”

          147- A. Öcalan: “Suriye muhalefeti nasıl geçici bir hükûmet kurup başkanım belirlediyse,
onlar da hemen bir geçici hükûmet kurup başkanını belirlesinler. Salih Müslim olur, artık kendileri bilirler. Suriye demokratik birlik hükûmeti olur.”

          S. Demirtaş: “Kürt ismini kullanmasınlar mı diyorsunuz?”

          A. Öcalan: “Evet, Suriye birliğini savunsunlar, sadece Kürtler adına hareket etmesinler. Kendi konseylerini parlamento gibi belirlesinler. Cenevre’ye kendi hükûmet başkanlarıyla gitsinler. Cenevre’de ÖSO ve demokratların hükûmetleri birleşir, tek hükûmete dönüşür. Çözüm de ancak böyle gelişir. ÖSO’nun hükûmet ilanı iyidir, olumludur.”


9 KASIM 2013

          169- P. Buldan: “[Selahattin Demirtaş] ABD'de bir haftalık görüşme ve temaslarda bulunmuştu. ABD’nin süreci önemsediğini, gözlemci olma taleplerine Türkiye’nin sıcak bakmadığını aktarmışlar.”

          175- İ. Baluken: “Tutuklu vekillerle ilgili herhangi bir gelişme yok. Daha önce hükûmet yetkilileri ile yaptığımız görüşmede bu konuda Ergenekon davasından tutuklu olan vekiller nedeni ile adım atamadıklarını söylüyorlardı.”

          179- S. S. Önder: “Başbakan devam etti. ‘Bana ne yapacağımı soruyorsun, söyleyeyim. Her şeyi yapacağım. Bir zamanı var ve bu konuda Apo ile de anlaşmışım. Tek bir kırmızıçizgim var, o da Suriye’dir. Orada Kuzey İrak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.’ dedi.”


7 ARALIK 2013

          199- S. S. Önder: “Sayın Başkanım, Deniz Baykal bugünlerde beni sık sık arıyor. Sarıgül’le yaşadıkları çekişmeden dolayı aklınca bana gaz veriyor. Halkın Sarıgül’den nefret ettiğini ve kendisine gelerek ‘Biz Sırrı beye oyumuzu vereceğiz.’ dediklerini anlatıyor.”


11 OCAK 2014

          221- S. S. Önder: “Kılıçdaroğlu ile görüştük. (...) Özet olarak bizim kendilerini desteklememizi ve bunu da gizlice yapmamızı istediler. (...) ‘Birlikte gözükmemiz hem size hem de bize büyük bir zarar verir.’ dedi.”


8 ŞUBAT 2014

          231- P. Buldan: “[Hakan Fidan] PYD’nin rejimle işbirliği yaptığını, bu tutumunu değiştirirse kendilerine destek sunacaklarını söyledi.”


9 MART 2014

          254- İ. Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] PYD'nin rejime desteğini kesmesi, muhalefetle hareket etmesi ve diğer Kürt gruplarıyla ilişkiler geliştirmesi durumunda desteklemeye hazır olduğıunu ifâde etti.”


26 NİSAN 2014

          291- 15 Nisan tarihli ekten: “Pakistan-Taliban müzakere sistemi AKP’ye hatırlatılmalı.”


?

          301- S. S. Önder: “Yasemin Çongar ve Enis Batur'un size selâmı var.”

          304- A. Öcalan: “Benimle burada Ergenekoncular, Atilla Uğur vb. görüştüler. ‘Savaşı devam ettir, biz de çözüm getiririz.’ diyorlardı. (...) Bizim şimdi savunduğumuzdan daha ileri bir çözüm öneriyordu. ‘Çözüm için birçok yasa çıkaracağız.’ diyordu.”


?

          320- Öcalan’ın elinde bir yasa taslağı var. Maddeleri okuyor. Nasıl olması gerektiği konusunda konuşuyorlar. Metin, 10 Temmuz 2014’te TBMM’de kabûl edilen 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa Tasarısı”nın metni.


15 AĞUSTOS 2014

          359- İ. Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] IŞİD’e karşı olduklarını ve İŞİD’le mücadele için PYD ve Özgür Suriye Ordusu üzerinden oluşacak bir ittifaka destek verebileceklerini aktardı. Biz de bu durumu Kandil’deki toplantıda arkadaşlarla paylaştık. Özellikle Carablus ve Til Ebyad bölgesinde ÖSO ile ittifak temelinde bâzı ilişkiler gelişebileceğini arkadaşlar da aktardılar. Arkadaşlar rejimle PYD arasındaki ilişki konusunda Davutoğlu’nun dile getirdiği bâzı hususların çok gerçekçi olmadığını ifâde ettiler. Ayrıca Rojava’ya yönelik ambargo ve ablukanın Türkiye tarafında tamamen kaldırılması gerektiğini ilettik. Bu konuda Davutoğlu gerekli adımları atmaya hazır olduklarını ifâde etti. Bilmenizde fayda var, bu süre içerisinde Başbakanlık-AFAD eliyle Kobani’ye yardım malzemeleri gönderildi. Bâzı sıkıntılı konularda da pratik alanda ilerlemeler sağlandığını söyleyebiliriz. Türkiye Qamişlo kapısına PYD’nin denetimi alması durumunda hiçbir sıkıntının kalmayacağını ısrarla ifâde ediyor.”

          363- S. S. Önder: “Başkanım, buradaki arkadaşlar bu hafta gidecek dediniz, bunlar diğer arkadaşlarımızın yanına gidecekler. Onlar için bir değerlendirme yapmak ister misiniz?”

          A. Öcalan: “Ne anlamda?”

          S. S. Önder: “Tek tek kişisel olarak sizi yoranlar, üzenler oldu mu? Zorlayanlar oldu mu? Gittikleri yerlerde nasıl davranılmalı? Bir öneriniz olabilir mi?”


9 OCAK 2015

          373- A. Öcalan: “Öcalan yirmi yıldır derin düşünüp taşındı. Kendi isyancı yapısı, kuralsızlığı ve gerillacılığını Özal’ın çağrısı ile birlikte gözden geçirmeye başlamış, bu şekilde PKK’nin konumunu değiştirmeye karar vermiştir. Biz kamu düzeni için tehdit olmaktan çıkmaya yirmi yıl önce karar vermiştik. Bu konudaki iradem kesindir. Bunu Başbakan’a da iletin. Bizim geçmişte de niyetimiz vardı. Bunu Özal’la yaptık, fakat Özal öldürüldü.”

          376- Kamu Güvenliği Müsteşarı: “Bu konuda siz de haksızlık yapıyorsunuz. Siz buradan örgütü yönetiyorsunuz. Buna müsaade ediyoruz. Heyetlerin geliş gidiş imkanlarını da sağlıyoruz. Bunlar hiç yokmuş gibi değerlendiriyorsunuz.”

          376- A. Öcalan: “Burada da Oslo’da Sabri ile Zübeyir’in yazdığı bir mektup vardı. O mektubu imzalayarak girdim bu işin içine. Bazen düşünüyorum. O dönem çok saf davranmışım. O dönem o kadar safım ki, benden mektubu alıp okuduğuma dair bir imza istediler. Ben de alıp imzaladım. 2008’in sonu ya da 2009’un başlangıcıydı. Kendimi öylece bu sürecin içine koydum.”

          379- A. Öcalan’dan Sırrı’ya: “Senin bütün bunları bilerek sanatta yoğunlaşman lazım. Nasıl film yapman gerektiği için de sana bir yazı vereceğim.”

          383- A. Öcalan: “Darbe çarkı daha amansızca yürütülüyor. Paris’teki suikast onunla ilişkili. Holland, Esad konusunda Türkiye’yle ortak hareket etmiş. Bu eylem Holland’ı bu anlamda geri çekme, Türkiye’yi yalnızlaştırma operasyonudur. AKP’ye yönelik darbe mekaniğinin de işlediğinin göstergesidir.”

          383- KGM: “Tüm bu değerlendirmelerinizde olumlu yapılmış olan hiçbir şeyden bahsetmiyorsunuz. Bir Öcalan imajı âdeta yeniden oluştu. Daha önceki değerlendirmelerden çok farklı olarak burada yürütülen çalışmalarla bugün kamuoyu sizi çok daha farklı değerlendiriyor.”

          383- KGM: “Ben burada son çıkarılan çerçeve yasayla birlikte müzakerenin görevlisiyim. Güvenlik güçlerinin hükûmet üzerine baskısı var. Vatandaşların da baskısı var.”

          384- KGM: “Milisler, şehir içerisindeki eylemler, silâhlandırmalar, bunlar süreç açısından oldukça zorlayıcıdır. Güvenlik güçleri üzerinde operasyon yapalım baskısı var. Bu talepler Başbakana ve güvenlik birimlerine de sıkça iletilmeye başlandı. Bu konuda belli bir rahatlamanın olması gerekir.”

          385- A. Öcalan’dan Hatip Dicle’ye: “Hak-Par ve Hüdapar’la, Ticaret ve Sanayi Odası ile, sivil toplum örgütleriyle görüşün, ilişkide olun. Onlara ‘Öcalan, ister hükûmetin yanında ister bizim yanımızda sürece katılabilirler, diyor.’ deyin. Kendileri karar versin. Siyasî heyete de katılabilirler. Böylece ‘Sürecin dışındayız.’ serzenişleri de bitmiş olur.”

          385- A. Öcalan’dan Sırrı’ya: “Bu birleşik Haziran ve Türkiye sol çevresiyle senin ciddî görüşmeler yapmanı istiyorum. Bu konu son derece önemlidir. Onlara benim ricam ve isteğim olarak iletin.”


4 ŞUBAT 2015

          388-  KGM: “Ayrıca bölgede polis ve askerin hükûmet üzerinde ciddî bir operasyon baskısı var (...) güvenlik güçlerinin operasyonel süreçlerine hükûmet direnç gösteriyor.”

          390- A. Öcalan: “Daha önce Kesire meselesini açmıştım. Derin devletin has adamının kızıyla evlenirken özellikle Dersimli arkadaşlar hep kuşku duymuştu. Ali Haydar daha iyi bilir. Ben onunla evlenirken de ‘Devletle aramızda bir köprü olabilir.’ diye düşündüm.”

          391- A. Öcalan: “Peki, acaba devlet içi çözüme ne zaman karar verdim? Burada Özal’ın büyük bir rolü var tabiî. Devlet kapısını araladığında reddetmedim. Tabiî o zaman dışarıdaydım. Reddedebilirdim de. Sonuç olarak ben karşı değilim. Mahir Kaynak’la da televizyon üzerinden diyalog kurdum. Birbirimizi bu kadar boğazlarken nasıl dost olabiliriz, diye düşündüm. O dönem bana gönderilen bir haberde de ‘Alman-Fransız Savaşı yüz yıl sürdü. Japonya-Amerika Savaşında atom bombası kullanıldı.’ örneklerini verdiler. ‘Devlet dışı çözüm çabalarının kazananı olmaz.’ dediler. ‘Bu kadar büyük acılara rağmen onlar bir araya gelebiliyor, bizim çelişkimiz bu kadar derin değil.’ dediler. Ben buna anlam biçtim.”

          400- İ. Baluken: “Amedspor’un sizin için isminizi yazarak hazırladıkları bir formayı getirdik. Formayı size teslim edecekler. Size çok selâmları vardı.”

          405- A. Öcalan’dan devlet görevlisine: “Benim geçmişte yazdığım kompozisyonlar, yazılar elinizdeyse onları bana ulaştırmanızı isterim. Tapu Kadastro’da Faruk Çağlayan’a yazdığım bir yazı vardı. Benim için önemlidir. 31 Aralık 76 günkü toplantı tutanağı var mı sizde?”

          405- A. Öcalan: “Adıyaman’da Haşan Yorulmaz’ın evine beni götüren çocuk gerçekten sen miydin?”

          S. S. Önder: “Bendim başkanım.”

          Devlet Görevlisi: “Barış Manço’nun bir programı vardı. Adam olacak çocuk diye. Sırrı beyin adam olacağı o günden belliymiş.”

          406- A. Öcalan: “29 Kasım’ı da hatırlayalım (Türkiye cephesinden Kobani’ye en yoğun saldırının geliştirildiği gün). MİT’in özel müdahalesi oldu. Zaten Kobani’yi de o kurtardı.” [Parantez içi, yayıncının notu.]

          406- A. Öcalan: “Bizim üst aklı bulmamız lazım. Bu üst akıl kimdir?”

          410- A. Öcalan: “Tamam. Ciddî bir hazırlık yapın. Teknik olarak bütün hazırlıklarınızın bitmesi gerekiyor. Şimdiden bu çalışmaları başlatın.3 milyona yakın ırgat var. Bunların üyelikleri ve otobüs tutulup taşınmaları şimdiden gündeminizde olmalıdır.”

          Heyet: “Geçen seçim Pervin Hanım İğdır’daki seçmeni dışarıdan otobüslerle
oy kullanmaya taşımıştı.”

          A. Öcalan: “Her yerde aynı şeyi yapmak zorundasınız. Sadece Iğdır değil, tüm Türkiye’de bunu yapmak zorundasınız. (Pervin’e dönerek) Sen artık tecrübelisin bu konularda ve seni sorumlu tutuyorum. Bu seçimde başarmak zorundasınız. Başarmazsanız gözüme görünmeyin.”


27 ŞUBAT 2015

          417- S. S. Önder: “Geliş sebebi doğrudan arabuluculuk teklifi değil. Bunu Kandil’deki arkadaşlardan da dinledik. Süleymanşah’la ilgili bir geliştir. Gelmişken bu tıkanıklığın aşılmasında rol alıp alamayacağını sormuşlar. Ben de buna bir tek sizin karar verebileceğinizi, dolayısıyla sizinle görüşmeyi talep etmesini önerdim.”

          A. Öcalan: “Doğru yapmışsın. Zâten o da olacak. Benim önerimdi. Bu operasyonun gerekçesi nedir? IŞİD saldırısı mı? Tabiî Esad muhaberatı da var. Tahmininiz nedir?”

          Heyet: “Başkanım, IŞİD türbeyi Türkiye’yle anlaşarak komutanların karargahı gibi kullanıyordu. Bunun sebebi oranın rejim tarafından dokunulmaz oluşuydu. Bildiğimiz kadarıyla IŞİD karşıtı koalisyona dâhil oluyor hükûmet. Amerikalılardan da izin almışlar. Bence IŞİD’le de zımnî bir anlaşma yapmışlar. Tüm bu işleri yapabilmek için de PYD’den yardım istemişler. Genel hatlarıyla budur.”

          418- KGM: “Salih Müslim ile görüşüldü. İstedikleri önemli hususlar oldu. Cezire ile Afrin arasında bir koridor açılmasına katkıda bulunmamız ve kolaylaştırmamız istendi ve lojistik ihtiyaçların giderilmesine dair talepler görüşüldü. En önemlisi, irtibat noktası tesisi, yani temsilcilik. Kobane ile Cezire arası koridor, Şenyurt-Dirbesiye kapısının açılması, STK’lara kolaylık göstermek, yüz jeneratör ve şartları değiştirecek geniş boyutlu ihtiyaçlar konuşuldu.”

          422- KGM: “Yüz yıldır Türk-Kürt ilişkileri üzerinden çatışma politikası uygulandı. Tehlike sadece Kürt milliyetçiliği değil, Türk milliyetçiliğidir aynı zamanda.”


14 MART 2015

          437- S. S. Önder: “Üç ay değil, bir ömür boyu Apocu olacağım.”

          437- S. S. Önder: “[Oktay Vural’ın] Bir yeğeni de kadın arkadaş, gerilladadır.”

18 Temmuz 2016 Pazartesi

"İdam İsteriz"


15 Temmuz 2016’da Cumhuriyet tarihinin yüz karası niteliğinde, felâket, berbat bir gece yaşadık. Türk Silâhlı Kuvvetleri’ndeki gruplaşmalar, illegal yapılanmalar ve disiplinsizlik kimsenin reddedemeyeceği bir şekilde ortaya çıktı. Tanklar, jetler, helikopterler... TBMM tarihinde ilk kez bombalandı ve bu olayda Türk ordusuna ait askerî araçlar kullanıldı. Çeşitli yerlerdeki olaylarda yüzlerce asker ve sivil hayatını kaybetti. Henüz bu tarihî ve karanlık günlerin ardındaki sır perdesi aralanmış, kafalardaki ciddî soru işâretleri yanıtlanmış, haklı kuşkular giderilmiş değil.

Bu acı ve fakat “bir garip” darbe girişiminin en çok can sıkan sonuçlarından biri de selâlar ile, hükûmetin çağrısı ile sokağa dökülenler arasındaki kişilerin günahsız erleri linç etmeye kalkması oldu. Kafasından kan fışkırır hâlde yerde yatan askeri acımasızca tekmelemek gibi görüntülerin yaşandığı süreçte “demokrasiye sâhip çıkan” öfkeli güruhun sloganlarından biri de bu darbe girişiminde bulunanların idam edilmesine yönelik taleplerdi. Erdoğan’ın halk önündeki konuşmalarında da bu “İdam isteriz!” talebi dile getirildi ve kendisi “Bu taleplerinizi yok sayamayız. Demokrasilerde halkın istediği olur!” diye beylik bir lâf ile yanıt verdi. En son 1 saat önce internete düşen habere göre CNN International'a röportaj veren Erdoğan mecliste idam cezasının kabûl edilmesi hâlinde cumhurbaşkanı olarak yasa değişikliğini onaylayacağını söylemiş.

Normali nedir bunun? Siyasetçi, öfkeli ve kontrolden çıkmaya müsait kitleleri yatıştırmaya çalışır, fakat tek amacı daha fazla iktidar olursa ortaya çıkan öfkeden beslenmekten geri durmaz. Şimdi Türkiye’de uzun süredir yargı bağımsızlığının yok edildiği hepimizin mâlûmu. Buna -mizansen veya gerçek- bir darbe girişimini atlatmış olmanın verdiği özgüvenle daha otoriter bir döneme gidileceği yönünde oluşan çekinceleri de ekleyin. Sonuç olarak eğer bir hata yapılıp idam cezası yeniden yasalara dâhil edilirse, iktidar dışındaki kesimlerin, hattâ iç hesaplaşmalarda harcanacak iktidar çevresindekilerin de can güvenliğini tehlikeye sokacak korkunç bir dönem başlayacaktır. Nasıl ki 1999 depreminde oluşan zararı kısa bir sürede gidermek için “geçici bir amaçla” çıkarılan Özel İletişim Vergisi depremin üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen hâlâ varlığını koruyor ve depremzedelere değil yolsuzluk yapan hırsızların ceplerine akıyorsa, muhtemel bir idam cezası da bu darbe girişimini organize eden Fetullahçı ihânet örgütünün alçak ve nâmussuz elemanlarına dokunmakla kalmayacaktır. Birilerinin güç ve iktidar hırsı ile yapabileceklerinin sınırının epey bir yüksek olduğunu acı olaylarla tecrübe ettik. Fakat İsmet Paşa’nın dediği gibi, sehpalar kurulursa nasıl işleyeceğini kimse bilemez.

Saray ve hükûmetin 7 Haziran 2015’ten sonra “milliyetçiliği ayaklar altına alma” söylemini terk edip kuşandığı o eğreti milliyetçi dil, “vatana ihânet” temalı cümleler bu süreçte de öne çıktı. İşte havuz medyasında, mitinglerde, sosyal medyada “vatan hainlerine idam” konuşulur oldu. İslâmcı camianın içinden gelen muhalif bir gazetecinin dediği gibi bunları başarılı kılan en önemli şey ve iktidarlarını ayakta tutan farkları, utanma duygusuna sâhip olmamalarıdır. Hababam Sınıfı’ndaki Ahmet gibi, utanacaklarını bilsem onlara hitap etmek isterdim ama ondan da anlamazlar ki... Çok yakın tarihimizin gerçekleri hâfızalarda tâze dursun diye kısa bir fatura çıkaracağız şimdi. Kaynağımız bölücü terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı’da kendisini ziyârete gelen BDP/HDP heyetleriyle olan görüşmelerinin metinlerinden oluşan ve geçen yıl Avrupa’da basılan “İmralı Notları” kitabı... Vatandan, bayraktan, vatana ihânetten, idam cezasından bahsetmelerinin ne denli büyük bir utanmazlık (taban için de unutkanlık) olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

***

Tarih 21 Temmuz 2013.
Bebek katili geçmişte hükûmet ile PKK’nın “bâzı anlaşmalara” vardığını, MİT Müsteşarı Emre Taner’in (göreve atanması 2005) kendisinden onay istendiğini anlatıyor: “Biz Emre Bey ile burada görüşmeye başladığımızda Sabri, Zübeyir, onlar üzerinden bâzı anlaşmalara varılmıştı. Benim de onayımı istediler ama yetersiz buldum, olmadı. O nedenle 156 sayfalık yol haritası hazırladım, ama kabûl görmedi.” (s. 108)

***

Tarih 17 Ağustos 2013.
Abdullah Öcalan’ın fikirleri Millî Güvenlik Kurulu’nda tartışılıyor: “Dün heyetle tartıştım. Herhâlde hayata geçer, MGK’da da tartışacaklar.” (s. 130)

***

Tarih belli değil. 26 Nisan ve 15 Ağustos 2014 arasındaki ikinci görüşme.
Terörist başının elinde bir yasa taslağı var. Maddeleri okuyor. HDP (veya BDP) heyetine fikirlerini soruyor. Metin, 10 Temmuz 2014’te TBMM’de kabûl edilecek olan 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa Tasarısı”nın metni. Bu yasa -İmralı görüşmelerinde de sık tekrarlanan- “sürecin (yâni PKK ile pazarlığın) yasal dayanağını oluşturmak” için çıkarılan yasa olarak biliniyor. (s. 320) Yasalar artık mecliste, komisyonlarda değil terörist başının masasında belirleniyor, ne âlâ!

***

Tarih 9 Ocak ve 4 Şubat 2015.
Bu iki görüşmede hazır bulunan Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun üç ayrı yerde bahsettiği hususları aktaralım: “Ben burada son çıkarılan çerçeve yasayla (yukarıda bahsettiğimiz yasa - ES) birlikte müzâkerenin görevlisiyim. Güvenlik güçlerinin hükûmet üzerine baskısı var. Vatandaşların da baskısı var. (s. 383) Güvenlik güçleri üzerinde operasyon yapalım baskısı var. Bu talepler Başbakana ve güvenlik birimlerine de sıkça iletilmeye başlandı. (s. 384) Ayrıca bölgede polis ve askerin hükûmet üzerinde ciddî bir operasyon baskısı var (...) güvenlik güçlerinin operasyonel süreçlerine hükûmet direnç gösteriyor. (s. 388)

Yâni vatandaş ve güvenlik güçleri hükûmete sürekli baskı yapıp terör örgütüne karşı operasyon talep etmiş, hükûmet de direnç göstermiş. Bu arada hükûmetin bu talepleri karşılıksız bıraktığı süreçte (ki bunun adını vatanseverler “ihânet süreci” veya “the süreç” koymuştu) terör örgütünün çeşitli yerlerde saldırılar düzenlediğini, şehirleri silâh deposu yaptığını, asker dâhil olmak üzere kamu görevlilerini dağa kaçırdığını, heykel diktiğini, bayrak indirdiğini, “asayiş timleri” kurduğunu, yol kestiğini hepimiz biliyoruz. Özellikle “Güvenlik güçlerinin operasyonel süreçlerine hükûmet direnç gösteriyor.” cümlesi, askerimizi ve polisimizi şehit edenlerin kimin yüzünden hayatta kalıp güçlendiği sorusunu yanıtlamakta tek başına yeterli!

***

Tarih 9 Ocak 2015.
KGM’den devam edelim. Öcalan’ın ve HDP’lilerin eleştirileri üzerine Müsteşar Bey konuşuyor ve hükûmetin PKK’ya olan yardımlarının yalnızca askerî olmadığını belirtiyor: “Bu konuda siz de haksızlık yapıyorsunuz. Siz buradan örgütü yönetiyorsunuz. Buna müsaade ediyoruz. Heyetlerin geliş gidiş imkânlarını da sağlıyoruz. Bunlar hiç yokmuş gibi değerlendiriyorsunuz. (s. 376) Tüm bu değerlendirmelerinizde olumlu yapılmış olan hiçbir şeyden bahsetmiyorsunuz. Bir Öcalan imajı âdeta yeniden oluştu. Daha önceki değerlendirmelerden çok farklı olarak burada yürütülen çalışmalarla bugün kamuoyu sizi çok daha farklı değerlendiriyor. (s. 383)

***

Tarih 9 Kasım 2013.
Gönlü terörle mücadele eden Engin Alan’ın tutuklu kalmasından ama terör davasından tutuklu BDP’li vekillerin dışarı çıkmasından yana olan bir hükûmet!.. İdris Baluken anlatsın: “Tutuklu vekillerle ilgili herhangi bir gelişme yok. Daha önce hükümet yetkilileri ile yaptığımız görüşmede bu konuda Ergenekon davasından tutuklu olan vekiller nedeni ile adım atamadıklarını söylüyorlardı.” (s. 175)

***

Tarih 18 Mart 2013.
Biz susalım terörist başı konuşsun: “2006’da bir yetkili ‘Süreç ilerlerse en son sıra sana gelecek.’ demişti.” (s. 34)

***

Tarih 27 Şubat 2015.
Biz susalım, Müsteşar konuşsun. Hükûmetimizin ve önemli makamlara atadığı kişilerin ne kadar vatansever, milliyetçi olduğunu yansıtsın: “Yüz yıldır Türk-Kürt ilişkileri üzerinden çatışma politikası uygulandı. Tehlike sadece Kürt milliyetçiliği değil, Türk milliyetçiliğidir
aynı zamanda.” (s. 422)

***

Bir parça da YPG konusundan söz etmeli... Son aylarda Tayyip Erdoğan Batı’ya, ABD’ye karşı anti-emperyalist(!) nâralar atıyor, neden YPG’yi terör örgütü olarak tanımlamadıklarını, neden terör örgütleri arasında ayrım yapıp bâzılarını desteklediklerini sorup dert yanıyor. PKK’nın Suriye kolu olduğu konusunda hiçbir kuşkuya yer olmayan YPG ile AKP arasındaki ilişkiler konusunda da İmralı Notları yardımcı oluyor.

Tarih 17 Ağustos 2013
Selahattin Demirtaş: “Türkiye PYD’nin Suriye muhalefetiyle birlikte hareket etmesini istiyor. Muhalefetin bayrağını kullanmasını istemişler, üçüncü çizgiyi sonlandırmak istiyorlar. Buna karşılık da sınır kapıları açılacak, Türkiye de oradaki yapıyla ilişki geliştirecek. İleride muhalefetle birlikte çözüm olunca Türkiye itiraz etmeyecek.” (s. 119)

Abdullah Öcalan: “[Salih] Müslim’in Türkiye’ye gelmesi stratejiktir, hatta PKK ile görüşülmesi kadar önemlidir, dendi”.
Yetkili: “Yakında on beş kamyon yardım da gidecek. Evet, stratejiktir.” (s. 131)

***

Tarih 8 Şubat 2014
Pervin Buldan: “[Hakan Fidan] PYD’nin rejimle işbirliği yaptığını, bu tutumunu değiştirirse
kendilerine destek sunacaklarını söyledi.” (s. 231)

***

Tarih 9 Mart 2014
İdris Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] PYD'nin rejime desteğini kesmesi, muhalefetle hareket etmesi ve diğer Kürt gruplarıyla ilişkiler geliştirmesi durumunda desteklemeye hazır olduğıunu ifâde etti.” (s. 254)

***

Tarih 15 Ağustos 2014
İdris Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] İŞİD’le mücadele için PYD ve Özgür Suriye Ordusu üzerinden oluşacak bir ittifaka destek verebileceklerini aktardı. Biz de bu durumu Kandil’deki toplantıda arkadaşlarla paylaştık. Özellikle Carablus ve Til Ebyad bölgesinde ÖSO ile ittifak temelinde bazı ilişkiler gelişebileceğini arkadaşlar da aktardılar. Arkadaşlar rejimle PYD arasındaki ilişki konusunda Davutoğlu’nun dile getirdiği bazı hususların çok gerçekçi olmadığını ifade ettiler. Ayrıca Rojava’ya yönelik ambargo ve ablukanın Türkiye tarafında tamamen kaldırılması gerektiğini ilettik. Bu konuda Davutoğlu gerekli adımları atmaya hazır olduklarını ifade etti. Bilmenizde fayda var, bu süre içerisinde Başbakanlık-AFAD eliyle Kobani’ye yardım malzemeleri gönderildi. Bazı sıkıntılı konularda da pratik alanda ilerlemeler sağlandığını söyleyebiliriz. Türkiye Qamişlo kapısına PYD’nin denetimi alması durumunda hiçbir sıkıntının kalmayacağını ısrarla ifade ediyor.” (s. 359)

***

Tarih 4 Şubat 2015
Abdullah Öcalan: “29 Kasım’ı da hatırlayalım (Türkiye cephesinden Kobani’ye en
yoğun saldırının geliştirildiği gün). MİT’in özel müdahalesi oldu.
Zaten Kobani’yi de o kurtardı.” (s. 406 - Parantez içi yayıncının notu.)

***

Tarih 27 Şubat 2015
Sırrı Süreyya Önder: “Geliş sebebi doğrudan arabuluculuk teklifi değil. Bunu Kandil’deki arkadaşlardan da dinledik. Süleyman Şah’la ilgili bir geliştir. Gelmişken bu tıkanıklığın aşılmasında rol alıp alamayacağını sormuşlar. Ben de buna bir tek sizin karar verebileceğinizi, dolayısıyla sizinle görüşmeyi talep etmesini önerdim.”
Abdullah Öcalan: “Doğru yapmışsın. Zaten o da olacak. Benim önerimdi. Bu operasyonun gerekçesi nedir? IŞİD saldırısı mı? Tabiî Esad muhaberatı da var. Tahmininiz nedir?”
Heyet: “Başkanım, IŞİD türbeyi Türkiye’yle anlaşarak komutanların karargahı gibi kullanıyordu. Bunun sebebi oranın rejim tarafından dokunulmaz oluşuydu. Bildiğimiz kadarıyla IŞİD karşıtı koalisyona dâhil oluyor hükûmet. Amerikalılardan da izin almışlar. Bence IŞİD’le de zımnî bir anlaşma yapmışlar. Tüm bu işleri yapabilmek için de PYD’den yardım istemişler. Genel hatlarıyla budur.” (s. 417)

Kamu Güvenliği Müsteşarı: “Salih Müslim ile görüşüldü. İstedikleri önemli hususlar
oldu. Cezire ile Afrin arasında bir koridor açılmasına katkıda bulunmamız ve kolaylaştırmamız istendi ve lojistik ihtiyaçların giderilmesine dair talepler görüşüldü. En önemlisi, irtibat noktası tesisi, yani temsilcilik. Kobane ile Cezire arası koridor, Şenyurt-Dirbesiye kapısının açılması, STK’lara kolaylık göstermek, yüz jeneratör ve şartları değiştirecek geniş boyutlu ihtiyaçlar konuşuldu.” (s. 418)

***

PKK ve FETÖ... İkisi de AKP döneminde gücüne güç kattı. İkisi de AKP’nin mücadele değil müzâkere ettiği veya işbirliği yaptığı örgütlerdi. Bu politikaların can, mal, kaynak, millî birlik, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, bağımsızlık, uluslararası ilişkiler gibi farklı açılardan çok ağır bir maliyeti oldu. 15 Temmuz da bu maliyetin bir parçasıdır. Sorumlulara verilecek ceza ile ilgili olarak ortaya uçuk fikirler atanların bir daha düşünmesini öneririz!


NOT: “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları)” adlı kitapla ilgili genel incelememizi başka bir yazıda sunacağız.

21 Haziran 2016 Salı

Altı Ayın Hikâyesi

Bağımsızlık Savaşımızın başlangıcı olarak 19 Mayıs 1919’u kabûl ediyoruz. 9. Ordu Müfettişi Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemâl Paşa’nın Bandırma vapuru ile Samsun’a çıktığı bu tarihten önce İstanbul’da geçen altı ayın hikâyesini ders kitaplarından okumadığımız gibi 2008’e dek yalnız bu süreci araştıran bir kitap da sanırım yazılmamıştı. Yazılmışsa cehâletime verin. Alev Coşkun’un sekiz yıl önce Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan ve bende Mayıs 2013 tarihli 21. basımı bulunan Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay adlı eserini nihâyet okudum, 21 Haziran’a yâni Amasya Genelgesi’nin ilân ediliği güne tesâdüf etmesi güzel oldu. Bu değerli yapıtı her vatanseverin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm için, okuma zahmetine katlanan insan sayısının az olmasını da dikkate alarak kitaptan bahis bahanesiyle aynı zamanda küçük bir özetini çıkaracağım.

Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta yazdığım yazının başlığı “19 Mayıs’ı Unutun” idi. Tarihi geleceğe ışık tutması için okuyorsak bildiğimizi zannettiğimiz konuları bir daha, beş daha, on daha baştan okumalı ve öğrenmeliyiz. Bu yolla o ışığı geçmişten alıp önümüze tutabiliriz. Bu anlamda 19 Mayıs’ta başlayan süreci olduğu gibi Mondros’tan 19 Mayıs’a kadar olan süreci de önemsemek, araştırmak ve yürütülen mücadelenin aşamalarını, ayrıntılarını bilmek çok önemlidir.

Mustafa Kemâl’in 5 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olarak emrindeki kuvvetlere İngilizlerin İskenderun’a çıkmaya teşebbüs etmeleri durumunda ateş açmaları tâlimatını verdiğini çeşitli kaynaklardan biliyoruz. Bu konuda sadrâzamla yazışmalarında, verdiği emrin “derhâl düzeltilmesi”nin söylenmesine karşı verdiği yanıt, “yaradılışı gereği” böyle bir şey yapamayacağı ve yerine başkasının atanmasını istemek olmuştu. Yıldırım Orduları lağvedilince İstanbul’a, Harbiye Nezâreti emrine alınan Mustafa Kemâl’in “altı ay”ı başlar. 13 Kasım’da başkenttedir.

İstanbul’daki ilk faaliyetleri doğrudan hükûmet işleriyle ilgilidir. Sadrâzamlığa henüz atanan Tevfik Paşa’nın güven oylaması henüz Meclis-i Mebusan’da yapılmamıştır. Mustafa Kemâl, güvenoyu verilmemesi için çalışma başlatır. Ahmet İzzet Paşa’yı yeniden hükûmetin başına getirmek, bu kabinede kendisi de Harbiye Nâzırı olmak istemektedir. Ateşkes Antlaşması’nın hükümleri çerçevesinde Osmanlı’nın haklarını korumak ve işgâllere engel olmak ancak dirençli bir hükûmetin mesaisi ile sağlanabilecektir. Yakın arkadaşları ile bu amaç için faaliyet yürütürler. Ali Fethi Bey’in (Okyar) çıkardığı Minber gazetesinde çeşitli propagandalar yapılır. Bu gazeteye Mustafa Kemâl de yazılar yazar. Meclise giderek milletvekilleri ile görüşürler. Fakat Tevfik Paşa kabinesi güvenoyu alır. Sultan Vahdettin’le konuşarak yapılan teşebbüsler de işe yaramaz. Vahdettin oralı olmaz. Bu başarısızlıktan daha kötüsü 21 Aralık’ta meclisin Vahdettin tarafından feshedilmesidir. Hükûmet üzerinde denetim yetkisi olan bir organ ortada kaldırılmış ve böylece güçler dengesinde pâdişah, hükûmete etki edebilecek tek kuvvet olarak kalmıştır.

İlgili makamlara getirilerek işgâlleri ve vatanın parçalanmasını elindeki yetkilerle önlemeye çalışmak isteyen Mustafa Kemâl bu süreçte İngilizlere açıktan bir muhalefet politikası gütmemeye dikkat etmiştir. Gazetelere verdiği demeçlerde “Daha önce cephelerde karşı karşıya geldiği İngilizlere kin ve düşmanlık gütmediğini” ifâde etmiş, Osmanlı’nın haklarına saygı gösterirlerse İngiltere’nin de Türkler tarafından saygıyla karşılanacağını vurgulamıştır. Burada gözetilen denge ne dönemin satılık yönetici ve aydınları gibi İngilizden çok İngilizcilik yapmak ne anti-emperyalist bir söylemle kendi hareket alanını sınırlamak, hattâ yok etmek, bunların tam tersine ince ve hassas bir strateji izlemektir. Tutuklamaların gırla gideceği bu aylarda kafasındaki plânları uygulamak için özgürce çalışması da olmazsa olmazdır. Bunun için (kitabı okuyana kadar hiç duymadığım, hayli ilgimi çeken) bir ilişki içinde bulunur. İtalyanların İstanbul’daki siyasî komiseri Kont Sforza ile diyalog kurar. Esasında Birinci Dünya Savaşı’nın yenik devletlerine uygulanacak şartların konuşulduğu Paris Barış Konferansı’nda (Ocak 1919) İzmir ve çevresinin Yunanlara bırakılması fikri öne çıktığı için İtalyanlar daha önce kendilerine bırakılacağı konuşulan bu bölgede muhtemel bir Yunan hâkimiyetini önlemek için çoktan “direniş” örgütleme derdine düşmüşlerdir, her türlü desteği sunacaklarının sözünü vermişlerdir. İzmir’deki Müdafaa-i Hukukçularla yakın ilişkiler kuran Kont Sforza, Mustafa Kemâl’e de bölgede Yunanlara karşı direnişi örgütlemesini teklif etmiştir fakat o, neticede bir “kuklacı seçimi”nden ibâret olacak böyle bir projeyi de “yaradılışına aykırı” bulup yanaşmaz. Yanaşmaz ancak olası bir tutuklama girişiminde İtalyan elçiliğine sığınma güvencesini almıştır. (Yıllar sonra İtalya Dışişleri Bakanı olacak olan Sforza’nın anıları dâhil çeşitli kaynakların kullanıldığı ilgili bölümde bu konu işlenmiştir. Merak buyuran kitabın 16. bölümüne başvursun.)

İstenen hükûmet işbaşına getirilememiş, harbiye nâzırlığı hedefi uzakta kalmış, meclis kapatılmış... Hepsinden daha önemlisi vatan işgâl altında ve ayrılıkçı istekler, ayrılıkçı terörle birleşmiş. Ermeni, Yunan, Rum, hattâ Kürt projeleri gündeme geliyor. Bu durumda Mustafa Kemâl Şişli’deki evinde yakın çalışma arkadaşlarıyla, Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar), Ali Fuat (Cebesoy), Kâzım Karabekir, Câfer Tayyar (Eğilmez), İsmail Canbulat, İsmet (İnönü) ve diğerleriyle uzun uzun görüşüp tartışmakta, akla gelebilecek tüm kurtuluş yöntemlerini ele almaktadır. Bunların arasında bir ihtilâl yapmak da vardır. Ünlü İttihatçılardan Kara Kemâl de işin içindedir fakat gerek İsmail Canbulat’ın kesin itirazı gerekse yabancı kuvvetlerin işgâli altındaki bir başkentte yapılacak ihtilâlin muhtemel olumsuz sonuçları nedeniyle plân rafa kaldırılmıştır. Kitapta konunun geçtiği yerde Vahdettin’in öldürülmesinden, Tevfik Paşa’nın kaçırılmasından bahsolunuyor. İhtilâl örgütünün adı bile belirlenmiş: “Ay-yıldız”. Ancak dediğimiz gibi bundan vazgeçilmiş.

Zaman ilerliyor, şartlar ağırlaşıyor. “Mütareke basını” hainliğin, kansızlığın diplerinde yaşıyor. Mart 1919’da Vahdettin’in eniştesi Damat Ferit sadârete geliyor, İngiliz işgâl görevlilerinin “Olabilecek en çok İngiliz yanlısı hükûmet” dediği bir kabine işbaşına getiriliyor. Mustafa Kemâl ve arkadaşlarının girişimlerinden netice alınamıyor. Böylelikle İstanbul’daki herhangi bir girişimin memleketi kurtarmaya fayda etmeyeceği fikrine varılıp Anadolu’ya geçme düşüncesi giderek ağırlık kazanıyor. Mustafa Kemâl’in kafasında bu fikrin eski olduğunu Ali Fuat’a daha mütarekenin imza edildiği günlerde Adana’da iken söylediklerinden biliyoruz. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya (ki Harbiye’den beri yakın arkadaşıdır) “ilk direniş merkezini Adana’da oluşturmak”tan, “pâdişahın yalnız tahtını düşündüğünden dolayı bu işin milletle birlikte yapılacağından” söz etmiştir. Fakat bahsettiğimiz gibi İstanbul’da iken çeşitli yöntemler denenmiş, milleti esâret ve parçalanma tehlikesinden kurtarmak için farklı yollara başvurulmuştur.

Anadolu’ya geçişin tek hâl çâresi olarak gözüktüğü günlerde Mustafa Kemâl, yâveri Cevat Abbas’a (Gürer) Kocaeli üzerinden güvenli bir geçiş yolu için hazırlıkların yapılması emrini verir. Yol güvenliğini sağlayacak kişi Yahya Kaptan’dır. Binbaşı Dr. Refik (Saydam) daha evvel bölgeye tâyin ettirilmiştir. Bu yoldan Ali Fuat’ın komutasındaki 20. Kolordu (karargâhı Konya’da) sınırlarına ulaşılacaktır. Bu arada denizci bir subay olan Hüseyin Rauf şubat ayının sonunda askerlikten istifa etmiştir, sivil olarak Anadolu’ya geçecektir. Kâzım Karabekir 13 Mart’ta Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı olarak atanmış, Nisan’da görev yerine gitmiştir. Câfer Tayyar Edirne’de 1’inci Kolordu Komutanı’dır. Kolordu merkezlerini haritada işâretleyin ve Şişli’deki o evde defalarca memleketin hâline çâre arayan o grubun Anadolu içinde ne kadar güç potansiyeline sâhip olduklarını düşünün. Anadolu da elbette büsbütün teslim olmamıştır, çeşitli tepkiler, direnişler ortaya çıkmaktadır fakat bunlar bölgesel amaçlıdır, zayıftır veyahut dağıtılmıştır. Bu tepkileri birleştirecek, tek elde toplayacak bir örgütleyici gerekmektedir. Şartlar olgunlaşmaktadır.

21 Nisan 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe hükûmete bir nota verir, Karadeniz’de “Rumlara saldıran Türk çetelerinin” dağıtılmasını ister. Alev Coşkun “Gökten İnen Müjde – İngiliz Notası” başlığını uygun gördüğü 22’nci bölümde Karadeniz bölgesinin Kafkas petrolleri için önemini de anlatarak notanın içeriğindeki diğer isteklerden söz eder: Mütârekeye göre yapılması gereken ordunun terhisi ve silâhların toplanması Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde yavaş ilerlemektedir. Buralarda “şûra”lar kurulmuştur, asker toplayıp halkı rahatsız etmektedirler. Bunlarda İttihatçıların parmağı vardır. Bu nota yeterli görülmeyip ayrıca Calthorpe Vahdettin’i, yine İngiliz görevlilerinden Amiral Webb de Damat Ferit’i ziyâret etmiş ve yazılı olarak bildirilen hususları sözlü olarak iletmişlerdir. İşte 9’uncu Ordu Müfettişliği, İngilizlerin bu istekleri üzerine Karadeniz’de Rum katliamlarına karşı yurtlarını koruyan Türkleri dağıtmak için kurulmuştur. 21 Nisan’dan sekiz gün sonra, 29 Nisan’da bu müfettişliğe atanan kişi mâlûmunuz geleceğin “Atatürk”üdür.

Peki neden Atatürk veya o günkü adıyla Mustafa Kemâl Paşa? Bu sorunun yanıtı kitapta çok ayrıntılıdır. O kadar ki Alev Bey tablolarla, özetlerle, resimlerle süreci kolaylaştırarak anlatmaya çalışmıştır. Kısaca değinmek gerekirse, öncelikle Mustafa Kemâl’i dönemin hükûmet ve saray çevrelerinin gözünde güvenilir kılan birtakım hususlar vardır. Bunlardan birincisi onun Enver Paşa’ya muhalifliğinin, onda hoşlanmadığının bilinmesidir. İkincisi, Ermeni tehcirinde bir rolü yoktur, dolayısıyla İngilizler ve saray nezdinde “kirli” değildir. Üçüncüsü Vahdettin şehzâde iken onun Almanya seyahatinde yanında bulunmuş, aralarında bir yakınlık meydana gelmiş, “fahrî yâver” unvanını almıştır. Dördüncüsü Çanakkale’deki başarısı sâyesinde “Anafartalar Kahramanı” nâmıyla bilinmiştir, bu da ona yaptırılacak işlerin halk nazarında daha kolay meşrulaşması demektir. Beşincisi aynı zamanda Almanlara karşı olduğu bilinmektedir. (Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda çok geniş yetkilere sâhip Alman subaylar görev yapmış, Türk subaylar Almanların emrine verilmişti. Genelkurmay Başkanı da bir Alman, Bronsart von Schellendorf idi. Mustafa Kemâl hem üstündeki Alman subaylara karşı yetkilerini aşan inisiyatifler almış hem de çektiği telgraflarda âdeta Alman sömürgesi olduğumuzdan yakınmış ve bu durumu eleştirmişti.)

Bunlar onun kişisel özellikleri ile ilgili konular. Bir de kurduğu ve sâhip olduğu bağların etkisi var. Dönemin Dâhiliye Nâzırı Mehmet Ali Bey, Ali Fuat’ın babası İsmail Fâzıl Paşa’nın dünürüdür. Harbiye Nâzırı Şakir Paşa, Cevat Abbas’ın akrabasıdır. Bahriye Nâzırı Ahmet Avni Paşa ise Mustafa Kemâl’in Suriye’de birlikte çalıştığı bir subaydır. Bütün bunlarla ilgili bağlantıların kurulması ayrı ayrı başarılmış, gerek Mustafa Kemâl bizzat bu hükûmet üyeleriyle muhabbetini geliştirmiş, evine bakanlar sık gelir gider olmuş, gerekse de gıyâbında onun ismi adı geçenlere önerilmiş. Bu görüşmelerde ana sorun elbette Mustafa Kemâl’in İttihat ve Terakki ile bir ilgisinin kalıp kalmamasıydı. Kendi ağzından dinleyelim: “Mütareke devrinde İzzet Paşa’dan sonra sadrâzamlığa gelerek âdeta her gün değişen kabinelerinde bakanlık görevi alanların hakkımda şöyle bir görüş beslediklerini sanıyorum. Beni Talât Paşa’nın, Enver Paşa’nın ve genellikle İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin karşıtı kabûl ediyorlardı. Bu nedenle kendileri tarafından kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek yararlı olacağım düşüncesindeydiler. Benimle bu yolda temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nâzırlar olduğunu hatırlarım.” (s. 376)

Ayrıca onu kendi ifâdesiyle “kazanabileceğini” düşünenlerin bu tercihte etkisi olduğu gibi İstanbul’dan uzaklaştırarak hükûmet ve ordu üzerindeki etkisini yok etmeyi düşünenler de bir etken olabilir.

29 Nisan’da Mustafa Kemâl’e bildirilen görev o gün Harbiye Nâzırı, ertesi gün Pâdişah, 4 Mayıs’ta Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından onaylanmıştır. 29 Nisan’da Harbiye Nâzırı’nın odasından çıkıp Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya (İnanç) gitmiş, Samsun’a gidişine izin veren belgeyi âdeta kendi yazdırmıştır. (O gün Genelkurmay Başkanı bulunan Fevzi Paşa (Çakmak) İstanbul’da değildi.) Çünkü dikkat çekici noktalardan biri şudur ki Mustafa Kemâl bu görevi kullanacağı gerçek amacı ve niyetini Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’ya (Çobanlı) açmaktan çekinmez, açık açık konuşur ve hattâ destek ister. Böyle bir durumda metin üzerinde istediği değişiklikleri yapmıştır.

Bu arada İngiliz notasından sonra “asayişi sağlamak için” 1. Ordu Müfettişi olarak Fevzi Paşa, 2. Ordu Müfettişi olarak Cemâl Paşa (Mersinli) atanmıştır.

Böylelikle 16 Mayıs 1919’a geldik. Son ayrıntı olarak, Bandırma vapurunun kalkacağı gün farklı yerlerden ve kişilerden Bandırma’nın İngilizler tarafından batırılacağı yönünde duyumlar gelmiştir, ama Mustafa Kemâl zâten Türk milletinin ölüm kalım mücadelesi uğruna ölmeyi göze almıştır.

***

Yerli ve yabancı çok sayıda farklı kaynağa dayanan bu çalışmanın kronolojik gidişatı büyük ölçüde Zeki Sarıhan’ın Kurtuluş Savaşı Günlüğü kitabı temelinde. Olayları Atatürk’ün anılarından anlatmak için 1926’da Fâlih Rıfkı ve Mahmut Soydan’a anlattığı anılar kullanılmış. (Bu anıları 1965’te Atatürk’ün Bana Anlattıkları adıyla kitaplaştıran F. Rıfkı’nın kitabı ve bunları yeniden düzenleyen İsmet Görgülü’nün Atatürk’ün Anıları kitabı.) “6 Ay”ın kanımca alanında bir ilk olmanın dışında en büyük özelliği, kitabın konusu olan olayları bütün okurlar, her sınıftan insan kolayca anlasın diye ağır bir üslûba kaçmadan anlaşılır bir şekilde yazılmış olması ve fevkalâde yararlı özetlemeler ile bilginin sürekli tekrarlanması. Bu sâyede olaylar âfakî olmaktan çıkıp zihne iyice yerleşiyor ve okur yeni sayfalarda karşısına çıkan isimleri ve olayları yerine oturtabiliyor. Her kitapta olan birkaç eleştiri konusu dışında yazarın kullandığı dil ile ilgili eleştirebileceğim bir iki nokta var. Yabancı kökenli sözcükleri kullanmama düşüncesiyle yapılan “(Öz)Türkçeleştirme”ler bâzen sözcüğü anlaşılmaz kılmış. Öte yandan 1918-1919’ları anlatırken “milliyetçi” yerine özellikle ve ısrarla “ulusalcı” kelimesinin kullanılması son derece garibime gitti. “Milliyetçiliği” terk etmenin, üstelik 1919’un milliyetçilerine de terk ettirmenin mantıklı bir tarafı yok diye düşünüyorum. Dil konusunda kitapta geçen “partisel bir siyasal ilişki” lâfının oldukça ilginç ve sıradışı geldiğini de söylemeliyim.


Alev Coşkun’a ne kadar teşekkür etsek az. Bu değerli kitabı Türk milletine armağan ettiği için ve vatansever insanların, tarihindeki en onurlu mücadelenin nasıl ve hangi süreçlerden geçerek başlatıldığını öğrenmesine yardımcı olduğu için.

Millî mücadelenin bütün aşamalarıyla nasıl bir strateji savaşı olduğunu anlamak için, bugüne ve yarına yönelik ilham almak için mutlaka bu kitabı okuyun.

13 Haziran 2016 Pazartesi

2016-17'de Galatasaray

Berbat bir sezonu geride bıraktık. En kötü günümüzde müzeye bir kupa daha eklemeyi, üstelik Fenerbahçe’yi mağlûp ederek başarmak ve “Mayıslar bizimdir!”e yakışır bir finalle noktayı koymak güzel iş. Böylece Avrupa’dan uzak kalacağımız sürenin iki yıla çıkma tehlikesinden de kurtulduk. Fakat kuşkusuz hepimizin unutmak isteyeceği bir sezondu bu. Zaman zaman 2015-16 sezonuna “Bi’ bitmedin ...” dedik bıkkınlıkla. Şimdi elde var lig 6’ncılığı, Türkiye Kupası şampiyonluğu ve Avrupa Ligi 2’nci Tur (son 32) aşaması... TFF Süper Kupa maçı yeni kadrolarla ağustos ayında oynandığı için o zaferi de bu sezona dâhil edebiliriz. Maç sonuçlarını ve lig/kupa derecelerini bir kenara bırakıp sahaya bakacak olursak göreceğimiz şey ise sezon boyunca rezâlet denecek kadar kötü bir oyun, her yanı dağılan bir takım... Kederden içip içip gecenin bir saatinde İstanbul sokaklarında re-re-re ra-ra-ra Gassaray-Gassaray Cimbombom! diye bağıran adam gördüm. Sonunda bitti!

Geçen yaz Florya’da ilginç olaylar olmuştu. Taraftar mevcut kadronun yetersiz olduğunu düşünüyordu. Lig ve kupa şampiyonluğunu mükemmel oyun getirmemişti. İki değil yirmi iki kupa kazanılmış olsa da sahada kötü ve istikrarsız bir oyun vardı. Takımın eksiği çoktu. Fakat Dursun Özbek geniş çaplı bir değişim ve yenilenme fikrinin üzerini kazanılmış iki kupa ve dördüncü yıldız ile örtmeye kalktı, Hamza Hamzaoğlu da “Şu anki kadromuz şampiyon olan kadro.” diyerek yönetime çanak tuttu. Teferruatlı anlatmam lüzumsuz. Hatırlıyorsunuzdur o günleri. “Hakan Balta’yı ön liberoda oynatırım.” filân... O günlere kadar zaman zaman eleştirmiş olsam da elde ettiği başarılardan dolayı büyük minnet ve saygı duyduğum Hamzaoğlu’nun bu anlamsız tavırları hakkında kesin bir yorum yapmak için transfer sezonunun bitişini beklemiş (o güne kadar bir şeylerin yapılacağını ummuş) ve eylül başında görüşlerimi yazmıştım.

Bu yazıda en önemli iki kadro sorunu olarak takımda esas mevkiisi ön libero olan kimsenin olmaması ve santrfor kadrosunun son derece yetersiz olması ifâde edilmişti ve şöyle denmişti: “Dursun Özbek ve yönetim kadrosunun beceriksizliği ve Hamza Hamzaoğlu’nun aşırı merhameti, Eylül 2015’inde Galatasaray’ı hedeflerine ulaşması çok zor bir duruma getirmiştir.” Elbette bize özgü bir şey değil, Galatasaraylıların çoğunun açık bir şekilde gördüğü sonuçtu bugünler. Yaşlı, bitik, mücadele azmi kalmamış, hırssız; teknik olarak kötü yönetilen; idarî olarak kötü yönetilen bir takım... Her “sezon sonu yazısı”nda olduğu gibi bölge bölge, isim isim gidelim. Fakat bâzı futbolcularla ilgili değerlendirmeler birbirine çok benzeyecek zira bâzı sorunlar çok sayıda futbolcuda var.

Fernando Muslera sezona kötü başladı. İlk haftalarda beklenmeyen hatalarla kötü goller yedi. Sezon geneline bakınca performansında önceki yıllara göre aşırı bir dalgalanma yok ama birkaç yıl önce dünyanın en iyi 10 kalecisinden biri arasında sayılırken şimdi öyle değil. Özellikle sağ tarafından gelen toplarda zaafiyet göstermesi dikkat çekti bu yıl. Bir de topu oyuna ısrarla yavaş sokması can sıktı. Bir değil iki değil, defalarca Muslera’nın topu elinden çıkarmak için normalden çok daha fazla beklemesine tanık olduk. Önünde çok kötü bir savunma ekibi oynadığı için sürekli oyun bölgesinde gol pozisyonu meydana geliyor, kendisi bunların bir kısmını üst düzey performansla kurtarıyor fakat neticede ortaya 48 resmî maçın yalnızca 10’unda kaleyi kapatabilmiş, 64 gol yemiş bir kaleci tablosu çıkıyor. Muslera’yı övmeyeceğim. Bir Galatasaray taraftarı olarak ne kadar büyük sempati beslediğimi de anlatmayacağım. Bunları bilen biliyor. Fakat bu transfer döneminde takımdan ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun farklı nedenleri var.

1- Geçen sezon yapılamayan değişim bu sene mecburen yapılmalı, dolayısıyla paraya ihtiyaç var. Bu parayı da ancak Muslera’dan kazanabiliriz.
2- Bu yaz satmazsak, 2017 yazında muhtemel tâlipler “Seneye (2018) sözleşmesi bitiyor. Teklifimizi kabûl etmezseniz 1 yıl bekleyip bedavaya alırız.” diyerek pazarlıkta elini güçlendirecek. Üstelik yaşı da 30 oldu. O yüzden bu yazdan sonra bize yüksek bonservis kazandıramayacak.
3- Bu takımda 3 lig şampiyonluğu, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final, çok sayıda kupa kazandı. 5 sezon boyunca kaleyi korudu. “Şunu yapmadan, takımıma şu başarıyı kazandırmadan ayrılmak istemiyorum.” diyeceği veya taraftarın bunu isteyeceği yeni bir hedef yok. Takım zor günler geçirirken ve 1 yıl Avrupa yasağı varken bunlardan daha büyük bir hedef de kısa vâdede imkânsız.
4- Bu kadar kötü yönetilen bir takıma, bu kadar kötü oynayan savunmacılara mahkûm ve mecbur değil. Her şeyiyle mücadele ederken göt göbek salıp parasına bakan çeteciler yüzünden istatistiklerinde şu kadar maçta şu kadar gol yemiş diye yazıyor. Daha büyük bir takımda oynaması kendisi için de daha iyi olacaktır.

Son yıllarda dünyada başarılı kaleci sayısında büyük bir artış var. Özellikle 2014 Dünya Kupası’nda pek çok kaleci öne çıkmış, başarılı oyunuyla dikkat çekmişti. Galatasaray Muslera’yı satarsa başarılı bir kaleci bulmakta çok zorlanmaz.

Cenk, Sinan Bolat’tan daha iyi bir yedek kaleci. Önceki yıllarda Eray, Ufuk, Sinan Bolat gibi ancak üçüncü kaleci olabilecek ikinci kalecilerle uğraşmış olduğumuz için bu sene bu konuda daha iyi bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Türkiye Kupası’nda hatalı goller de yedi, iyi toplar da kurtardı. Devam edilmeli. Fakat Eray’ın takımdan gönderilmesi faydalı olur. Antrenman sahasının ortasında sevgilisi ve son model arabasıyla çektirdiği fotoğraftan sonra takımda kalması, taraftarla futbolcular arasındaki sevgi bağının güçlenmesine engel olan unsurlardan biri. Faydası yok, yeri de olmamalı.


Stoper konusu gerçekten bir hayli “civcivli”. Chedou, Semih, Hakan Balta ve Denayer’in sürekli sakatlanması stoperde istikrarlı bir ikili formun yakalanmasını engelledi. Chedjou 18, Semih 15, Hakan Balta 3, Denayer 17 resmî maç kaçırmış sakatlık yüzünden. Geçen sezon Semih ve Chedjou’nun toplamı 22 idi, şimdi 33 olmuş. Bunlar çok ciddî sayılar. Stoper ikilisi en çok istikrar gerektiren, futbolcuların birbiriyle oynamaya alışması gereken bir bölge. Zâten Ujfalusi’den sonra bir türlü ideal ikili bulunamamıştı, bir de üzerine sürekli sakatlıklar eklenince takım savunması fena dağıldı. 1,82-1,84 boyundaki bu stoperlerle Galatasaray hava toplarında ligin en kötü dördüncü takımı olmuş. Semih artık taraftara saç baş yolduruyor. Her geçen yıl biraz daha gelişmesini beklerken biraz daha geriye gidiyor. Önümüzdeki sezon maaşı 1,7 milyon Euro olacak. Bu oyunla dünyanın hiçbir yerinde 1,7 milyon Euro kazanamaz. Fakat altyapısından yetiştiği Galatasaray’da kazanıyor. Bu da Galatasaraylıları çıldırtıyor. Fakat beterin beteri var. Chedjou için Galatasaray 6,3 milyon Euro bonservis ücreti ödedi. Yıllık 2,2 milyon Euro gibi sağlam bir maaşı var. Fakat oyun ciddiyetinden uzak, topu ayağına alınca çalım atmaya kalkan, topu kaptırıp rakibe gol fırsatı veren, ne markajı ne hava hâkimiyetini Şampiyonlar Ligi kalitesinde yapamayan, pek çok zaman Türkiye Ligi kalitesinde de yapamayan bir futbolcu izliyoruz yıllardır. Tarık Çamdal’dan sonra performans/maliyet oranı en düşük oyuncu sanırım Chedjou. Bâzen zor zamanda çıkıp gol atması, hattâ topla çıkıp asist yapması önemli şeyler. (“Zor olamayan zamanda” rakip futbolcuya çalım atması, artistik hareketler yapması da maalesef alkış alıyor çoğu zaman. Gereksiz de olsa şovun para edeceğini biliyor.) Fakat stoperin öncelikli işi birtakım defansif görevlerdir. Ofansif hareketleri fazladan yâni “ekstra” iştir. Büyük takımların tercih ettiği savunma oyuncuları bu ekstra işleri de yapabilir ama kimse öncelikli görevini yapmadan ekstra işler yapan bir oyuncuyu gönül rahatlığıyla oynatmaz! Chedjou’yu satma imkânımız olsa bir dakika düşünmeden satılmasını isterdim. Ancak 2,2 milyon Euro maaşı bu oyunla alamayacağını bildiği için neredeyse 2 yıldır sürekli sözleşme yenilemek istiyor. 2017’ye kadar kontratı var. Önümüzdeki sezon sonunda takımdan ayrılıp 1 milyon Euro’ya oynayacağı bir kulüp bulacaktır. Fakat “Bu sene adam akıllı oynayayım da sözleşmemi uzatsınlar.” diye düşünerek aşırı mücadele eder ve kendini verirse önümüzdeki sezon takıma daha fazla katkıda bulunur, bu da bizim işimize gelir. Semih-Chedjou ikilisi başarısız oldu. Üç yıldır bunu defalarca gözlemledik. Hakan Balta da 33 yaşına gelmiş, sol bekten bozma bir stoper olarak ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir futbolcu. Çok fazla beklentim olmadığı için çok eleştirmiyorum. Jason Denayer sürpriz bir transferdi. 21-22 yaşında, Manchester City’de oynayan, Belçika’nın kadrosuna sürekli çağrılan, Celtic’te kiralık olarak 44 maç oynamış bir stoperin kiralanmasına sevindik. Fakat sezonun kadro yapılanması felâket kötü olduğu için kendisini neredeyse stoperden çok sağ bekte izledik. Onun ve kulübünün açısından istenmeyen bir şeydi. Bizim açımızdan da mecburiyet. Sabri ve Tarık’la çıkılan yolda devşirme sağ beklere ihtiyaç olacağı baştan belliydi. Denayer fena da değildi sağ bekte. Özellikle sağ ayak içini iyi kullanıyordu. Fakat zorla güzellik olmaz, olmadı. Stoperdeki performansı ise tam anlamıyla güven vermiyor fakat on bire alınmadığı zaman Denayer bunlardan kötü mü?” dedirtiyordu. Manchester City’nin yeni hocası Guardiola, Denayer’i yine kiralamayı düşünse dahi onu sağ bekte oynatacak bir takımı tercih etmeyeceği kesin. Bunların dışında Koray Günter de bu sezon stoperde oynadı ve ben tam ondan umudu kesip “Olmayacak gâliba... Boşuna ümit beslemişim.” dediğim anda oyununun üzerine koymaya başladı. Kısa sürede pişman oldum. 22 yaşında olduğu için kadroda tutulmalı, hattâ yaz döneminde özellikle üzerinde durulup takımın on bir oyuncusu olacak gibi psikolojik olarak hazırlanmalı. Geçen yaz döneminde Alex Telles iyi hazırlanmış ve kendini geliştirerek sezona girmişti. Bu dönem de Koray aynısını yapabilir. Sonuç olarak Galatasaray’a hava hâkimiyeti olan, tecrübeli bir stoper kesinlikle şart.

Geçen yaz baş ağrıtan konulardan biri sağ bek transferi yapmamak için gösterilen ısrardı. Sabri, Ünal Aysal başkanlığı bırakınca tekrar takıma dâhil olmuş ve Veysel, Tarık gibi felâket deneyimlerden sonra on bire girince fark yaratmıştı. Büyük gayreti taraftarı mutlu etmişti. Fakat 31 yaşına gelmiş, sözleşmesi bitmiş ve 10 yıldır hepimizin izlediği, ne oynadığını, ne oynayabileceğini az çok bildiğimiz bir futbolcu ile sözleşme yenilemek, üstelik maaşına zam yapmak akıl kârı değildi. Taraftar Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak takımın Şampiyonlar Ligi kalitesinde sağ bekle oynamasını istiyordu. Örneğin bonservisi elinde olan Maxi Pereira çok konuşuldu. Dönemin yöneticisi Cüneyt Tanman ise Sabri’nin Pereira’dan bir eksiğinin olmadığını ve Tarık’ın geçen sezondan (2014-15) daha iyi oynayacağını “varsaydıklarını” söylüyordu. Tarık Çamdal’ın Galatasaray’a hiçbir dönemde hiçbir olumlu katkı vermeyeceği açıktı. Kısaca bu sağ bek kadrosu Türkiye’de ve Avrupa’da zirveye oynayacak bir kadro değildi. Dursun Özbek yönetimi ve ona boyun eğen Hamzaoğlu’nun anlayışı, Financial Fair-Play kurallarından dolayı tehlike altında olan takımın bütçesini iyileştirmek için pahalı yâni kaliteli futbolcuları transfer etmemek ve eldekiyle idâre etmekti. Kaliteli futbolcuları ucuza kapatmak gibi bir seçenek, yönetim kadrosunun beceriksizliği yüzünden ihtimâl dışıydı. Hamzaoğlu’nun 9 milyon Euro bonservis talebinden dolayı vazgeçildiğini ifâde ettiği Mario Gomez’in neredeyse bedavaya Beşiktaş’a kiralanması bunun örneği. Ayrıca kulüp giderleri büyümesin diye futbolcu kadrosunun kalitesi düşürülünce hedeflenen başarıların gerisinde kalınacak, dolayısıyla çeşitli gelirlerden mahrum kalınacak ve bu sefer malî durum daha kötü bir hâl alacak. Meseleye böyle bakmak akıllarına gelmedi. Neticede başımız çok ağırdı. Devre arasında alınan Martin Linnes yaraya merhem olacak, dedik. Fena da başlamadı. Özellikle kupadaki Gâziantep maçında sağ tarafta Sinan’la müthiş uyumlu oynadılar. Fakat takıma alışma,  Mustafa Denizli’nin anlamsız kadro ve sistem tercihleri ve neredeyse genel olarak takımda işleyen parça kalmaması gibi sorunlar yüzünden Linnes’ten bekleneni alamadık. Elbette bu bekleneni alamama durumu bir Tarık Çamdal seviyesinde değil. Yaşı 25 ve maaşı 950 bin Euro. Şahsen performansından hiç memnun kalmadığımı söyleyemem. Rekabet edeceği bir sağ bekle yedeklenirse benim gözümde bir sıkıntı kalmaz. Tabiî Tarık Çamdal’ı etkisiz eleman sayıyorum. Yedeğin yedeği olup futbolu unutma “paha”sına da olsa takımdan ayrılmayıp yıllık 1,4 milyon Euro’yu yatarak kazanmak istiyor olabilir. 2019’a kadar sözleşmesi var. 1,4 x 3’ten 4,2 milyon Euro’yu banka hesabına koyup 29 yaşında ama hiçbir takımın kadrosuna katmak istemeyeceği, futbolun f’siyle ilgisi kalmamış bir sağ bek olarak emekli olabilir. Çünkü hesaplasa, orta düzey bir Anadolu kulübünde 32 yaşına kadar oynasa bu kadar para kazanamayacağını görür. Kendi tercihidir... Sabri’nin 1+1’den sonradan sâdece 1 yıla inen kontratı bittiğine göre artık Galatasaray’la bir bağının kalmaması gerekiyor. Sonunda o beklenen ayrılık gerçekleşebilir. Taraftarla, takımla, yönetimlerle arasında dünya kadar sorun meydana geldi son yıllarda. Eline verilen kaptanlık bandını bile (daha önce elinden alındığı için) takmıyor. Yeni sözleşme yapılacağı yönündeki haberlere inanasım gelmiyor. Böyle bir hata yapılmamalı. Eray konusunda bahsettiğimiz taraftar-takım bağını güçlendirmek istiyorsanız Sabri’yi bir dakika daha tutmazsınız. Bitti.


Bu sezon Carole özellikle ikinci yarıda takımın en iyilerinden biriydi. Savunmasını geliştirmesi gerekiyor ama sol çizgideki çıkışları ile güven verdi. En son Fenerbahçe maçında çok iyi oynayarak bitirdi. Fransa 2. Ligi'nden bulup getirdikleri için scout ekibini kutlamak gerek. Takım tel tel dökülürken, Sinan'dan başka koşacak, sıyrılıp gidecek adam yok iken iyi işler yaptı. Telles ise ilk yarı forma şansı bulduğu Inter'de ikinci yarı daha az oynadı. Caner'in İtalyan ekibine gitmesinden sonra Telles'in dönüşü kesinleşti. Bana kalırsa sol bekte sorun yaşamayacağız, hattâ daha iddialı olursam önümüzdeki 4-5 yıl rahatız.

Gelelim ön libero konusuna. Eylül ayındaki değerlendirmede yer alan cümleleri tekrarlamak istemiyorum, sezona asıl mevkiisi ön libero olan hiçbir futbolcu olmadan girdik biliyorsunuz. Bu da takım savunmasını berbat etti. Stoperdeki istikrar sorunu zâten asgari bir tehdidi devamlı kılarken ön liberosuzluk bu asgari düzeyi bir hayli arttırdı. Hamzaoğlu’nun Hakan Balta’yı ön libero oynatma şeklindeki dâhiyâne(!) fikri Atletico Madrid maçında fiyasko ile sonuçlanınca, benim de denemeye değer gördüğüm Chedjou ön liberoda hiçbir varlık gösteremeyince işler kötü gitti. Chedjou resmen nereye geldiğini bilmeyen yabancı gibi sağa sola bakıyordu ön liberoda oynadığı zaman. Sap gibi dikiliyordu. Ne atağa çıkarken varlık gösteriyordu ne agresif bir savunma yapıyordu. Refakatçilikti yaptığı. Olmadı yâni. Meselâ başlarda bu boşluğu doldurmak için Jose Rodriguez’e hiç alışkın olmadığı kadar defansif bir rol verildi defansın önünde ve ona da takıma da yazık edildi. Jose fazlasıyla tecrübeye muhtaç fakat takımın oyun bölgesi ne kadar ileriye taşınırsa o kadar etkili olabilecek bir merkez orta saha oyuncusu. Topu ayağında tutabilen, kıvrak bir driplingci gibi olmasa da kendine has tarzıyla “yürüyerek” adam eksiltebilen ve en önemlisi pasları Selçukvari geriye ve yana değil sürekli ileriye doğru  kullanan, isâbet bulması hâlinde faydası büyük olacak paslar deneyen bir futbolcu. Yâni Jose riske giren bir orta saha. Onu 6 numara gibi riske girmenin tehlikeli sonuçlar doğuracağı garantici bir bölgede görevlendirirseniz olmaz. Ön liberoya dönelim. Bu sezon ligde 49 gol yiyerek kendi tarihimizin rekorunu kırdık. Bugün hâlâ Hamzaoğlu’nu savunanlar var. Bu tablonun sorumlusunun Özbek-Hamzaoğlu ikilisi değil sâdece Özbek olduğunu iddia ediyorlar. Hattâ Hamzaoğlu döneminde o kadar gol yemediğimizi, bu sayıyı Denizli’nin arttırdığını söyleyebilirler. Rakamları verelim. Hamzaoğlu döneminde resmî maç başına 1,35 yemişiz, 1,80 atmışız. Denizli döneminde 1,36 yemişiz, 1,76 atmışız. Riekerink döneminde 1,16 yemişiz, 1,91 atmışız. Hamzaoğlu ile Denizli’nin ortalamaları birbirine çok yakın, yenen gol ortalaması 0,01 fark ediyor gördüğünüz gibi. Devre arasında alınan Donk bu sorunu çözecek zannettik. Yarım sezonluk sözleşmesi kalmış 30 yaşındaki Kasımpaşa futbolcusuna 2,5 milyon Euro bonservis verildi. Sorun o kadar âcildi ki pek çoğumuz bunu da önemsemedi, yeter ki yol geçen hanına dönen Galatasaray yarı sahasında dirençli, etkili bir savunma ortaya konabilsin. Fakat sonuç herkesin mâlûmu. Lâkayıt, uyuşuk, gamsız bir oyuncu. Bu kadar kısa sürede taraftarın bu kadar büyük düşmanlığını kazanan başka bir futbolcu geldi mi Galatasaray’a bilmiyorum. 2 yıl daha sözleşmesi ve 1,5 milyon Euro garanti maaşı var. Tarık gibi yaş-maaş hesabı yapıp kulübede veya tribünde para basabilir. O yüzden kendisinden kurtulmak zor. İçinde biraz futbol sevgisi varsa altı ay önce önemli oyuncularından biri sayıldığı ligde silik bir kişi olarak unutulmayı kabûl etmez. Kulübün de bonservis bedeli istemeden satması gerekir. Bilemiyorum... “Galatasaray’ın parası deniz, yemeyen domuz!” oldu son yıllarda. O da bol bol yiyecek gibi. Bir de Dzemaili var. Galatasaray’da olmadı. Kiralık oynadığı Genoa’ya satılabilir. Euro 2016’daki oyunu da fiyatını artırırsa tadından yenmez. 2,1 milyon Euro’luk maaştan kurtuluruz. Bu konuyu toparlarsak, defansif karakteri yüksek en az bir ön libero transferinin kesinlikle gerektiğini söyleyebiliriz. Oyun yapısı olarak Alex Song buna uygun. Güncel formunu bilmiyorum fakat tarz olarak... Haberlerde de çıktı zâten kiralama girişimleri. Bu gerçekleşirse bir tâne daha ön libero olmak lüks olmayacaktır. Hakan Balta, Chedjou, Selçuk, Jose gibi zoraki denemelere mecbur kalmamak için, eğer malî durum izin vermeyecekse de o zaman kapasitesi düşük olsa da esas mevkiisi ön libero olan bir yedek bulundurulmalı. Hürriyet Güçer’den iyi olmak kaydıyla tabiî...

Selçuk, Jose, Emre Çolak, Bilal gibi merkez orta sahada oynayabilecek futbolcular vardı. Bursa’ya kiralanan Jem Paul Karacan’ı da yarım sezon için sayın. Kadro genişti ama Galatasaray’da en kötü gününde bile ilk on bir oynatılan Selçuk’un pozisyonu için bu kadar geniş bir liste yapmanın âlemi yoktu. Selçuk, 2013’te başlayıp Prandelli döneminde dibe vuran çöküşü Hamzaoğlu’nun geldiği dönem atlatıp daha istekli ve etkili oynamaya başlamıştı. Bu sezon da 2014-15’in ikinci yarısındaki performansını üç aşağı beş yukarı sürdürdü. Yine bol bol Chedjou’ya, Hakan Balta’ya, Semih’e pas vererek ligin en çok isâbetli pas veren oyuncularından biri oldu. Yine topu ileri taşıyamadı. Yine hırssızdı ama önceki sezonlarla kıyaslarsak o kadar da hırssız değildi. Yine topu kaybedeceğini anladığı an yere düşüp faul aldı. (Fakat Türkiye’de alışkanlık yaptığı bu hareketi Şampiyonlar Ligi’nde yapmaya kalkınca elle oynamadan sarı kart gördü. Ders olmuştur inşallah.) Selçuk serbest vuruş, uzaktan şut, hattâ kafa vuruşu ile gol bulabilen bir oyuncu. Skor yapmada kısır değil. Bu da onu değerli kılan şeylerden biri. Fakat Melo’suz, orta sahada savunma görevini ifa eden, ısıran bir ön libero yok iken performansı düşüyor. Ondan en yüksek faydayı almak için sistemin geri kalan parçaları ona göre düzenleyebilirsiniz fakat bu maliyeti yüksek, verimi de sınırlı bir yatırım olur. Bu yüzden gerekirse yeni sezonun yapılanmasına Selçuk’un ilk on birde olmadığı, hattâ kulüpte olmadığı bir plânla gidilmesinde benim için hiçbir sakınca yok. Selçuk bu takımın değişmezi, olmazsa olmazı asla değil. Kaptanlık bandının ve 2,85 milyon Euro (garanti kısmı) maaşın hakkını veremeyen bir futbolcu. Ama gerçekçi bakarsak en leş hâliyle, “Leşçuk” hâliyle dahi devamlı oynatılan, takımda bu kadar gücü olan bir futbolcuyu tasfiye etmek çok zor. İşin bu kısmını kör topal idâre edeceğiz artık. Emre Çolak ise artık klişe hâline gelen konularda bir türlü kendini aşamadı. Özellikle Mustafa Denizli döneminde âdeta harcandı. Kadroya bile almadı hoca Emre’yi. Fakat o sabretti. Devre arasında Antalyaspor’dan gelen teklifi reddetti. Bu arada Galatasaray’dan aldığı maaşın Eray’dan sonra en düşük maaş olduğunu hatırlatalım. O gitmedi, Denizli gitti. Riekerink döneminde devamlı 11 oyuncusu oldu. İyi kötü iş yapan birkaç futbolcudan biri oldu. Topu ayağında tutabilmesi ve kanatlara attığı paslar hücum organizasyonlarına katkı sağlıyordu. Ama fiziksel zaafiyetlerinden hiç kurtulamadı, yine omuz omuza mücadelelerde erken yıkıldı. Bunun yanında bir de artistik, estetik görüntüye önem verme illeti var ki onun en büyük hatası burada başlıyor. Göze hoş gelen bir görüntü oluşsun diye yerden vermesi gereken topu havadan verince, çalımı rakip kale ile arasındaki oyunculardan kurtulmak için değil taraftardan alkış almak için yapmaya kalkınca birtakım sorunlar meydana geliyor. Emre ne kadar çalışkan ve istekli olsa da bu iki konuyu lehine çeviremedi. Bu kadar eleştirilmesine, haftalarca kadroya bile alınmamasına rağmen direnç gösterdi ve şimdi İspanya Ligi’nde top koşturacak. Yolu açık olsun. Başarılı bir kariyer yaşamasını dilerim. Galatasaray’a dönecek olursak, defans ile hücum arasında kopukluk olmaması için orta sahanın göbeğindeki futbolcunun ve hemen yanında, arkasındaki ön liberonun zaman zaman stoperlerin arasına girip topu alması ve dikine giderek, paslaşarak, verkaç yaparak ileri taşıması gerek. Selçuk’ta bu yok. Kalmadı. Emre gitti. Elde Jose var, esas yeri 10 numara olsa da Bilal var. Kayserispor’da kiralık oynayan Furkan Özçal var. Bunların geçen sezonki performansı ve bu yaz kampındaki durumu iyi incelenmeli, ona göre kadronun ne kadar alternatifli olduğu, yeni bir 8 numaranın gerekli olup olmadığı belirlenmelidir. Edilgen cümle kuruyorum çünkü bu işi yapacak kişiler henüz belli değil, hâlâ teknik direktör aranıyor...


2014-15’te Yasin’in etkili oyunu şampiyonluğu getiren en önemli etkenlerden biriydi. Fakat Kayseri Erciyesspor’da karın tokluğuna oynarken Galatasaray’da yarım sezon üstün performans sergilemek bu Alamanya görmüş apaçi karakterli, bilekliklere ve jöleye büyük önem atfeden, Cristiano Ronaldo’nun yandan yemişi kılıklı arkadaşımızın bir yerlerini kaldırmaya yetti de arttı. Bu takıma Türkiye Kupası’nda yaptığı asistler sâyesinde girmişti. Bu sezon ligde ilk asisti 21’inci hafta yaptı. Bruma kiralık gidince, Sinan’ı da Hamza Hoca pek düşünmeyince rakipsiz kalan Yasin daha çok çalışmak yerine “Bu takımın as oyuncusu benim.” havalarına girdi. Takımın en önemli şutörleri Sneijder ve Podolski dâhil olmak üzere takım arkadaşlarının müsait olduğu pozisyonlarda kaleyi denedi, durduk yere ve bin kez başarısız olduğu hâlde çalım atmaya kalktı, en yakınındaki adama pas veremez oldu. Aşırı bencil oyunu bizi kendisinden nefret ettirdi. “Premier Lig’deki ağır savunma oyuncularını çalımlarımla pazara gönderebilirim.”, “Ronaldo mu ben mi göreceğiz!” gibi cümleler kuracak kadar “hayâllerde yaşayan”, egosunu büyüten bir insana tahammülümüz kalmadı. Aklıma dışarıdaki Benfica ve Kayseri maçlarında kaçırdıkları geliyor, yetiyor öfkelendirmeye... Bu sezonki performans düşüşünde geçen sezon çok iyi anlaştıkları Sneijder’in geçen yıla nispeten etkisiz olmasının etkisi de var elbette. Fakat taraftar ortada berbat oyununa rağmen zam isteyen bir tipitip değil karakter, özveri ve çalışkanlık görseydi bu kadar yüklenmezdi, bu kadar iğrenmezdi. Bruma dönecek, Sinan bu sezon müthiş yükseldi, Podolski de kanatta oynuyor, Emrah Başsan gibi kanat oyuncuları kulübe için düşünülüyor... Bu durumda Yasin’den kurtulmamak için hiçbir neden yok. Tez zamanda biletini kesilmesi takıma büyük fayda sağlayacaktır. Sinan Gümüş için hem çok konuşmak hem “Zâten her şey ortada.” diye kısa kesmek istiyor insan. Muslera ve Sneijder’in istenen devamlılığı sağlayamaması, Podolski’nin gol yükünü çekmekle beraber oyun içinde kaybolması gibi hususlardan dolayı bu yıl taraftarın içini en çok, belki de tek rahatlatan, huzur veren, umut veren, neşe veren futbolcu Sinan Gümüş idi. Sinan topla topla çok hızlı çıkabiliyor, hele önü açıksa... Yerleşmiş savunma söz konusu olduğunda ise büyük rakipler karşısında zorlanmakla birlikte zayıf takımların savunma oyuncularını alt etmekte zorlanmıyor. Fiziği belli bir seviyenin üstünde ve gelişmeye açık, yâni bâzı taraftarı çok sevdiği tâbirle “vitaminsiz” değil. Sol ayağıyla hızla yana çekip vurduğu şutlar tehlike yaratıyor. Ceza sahası içindeki tek vuruşları da olumlu iz bıraktı. Kısaca bitiriciliği hiç arka plânda kalacak düzeyde değil. Pasları bir Bruma kadar zayıf değilse de tam takım oyuncusu olmak için geliştirmeli. Bence en önemlisi Sinan’ın kendisini psikolojik olarak, moral olarak maçlara iyi hazırlanması ve tükenmeyen bir iştah ve coşkuyla saldırması... İşini, futbolu, Galatasaray’ı, top koşturmayı gerçekten sevmesi... Sezonu Sinan açısından beş parçaya ayırabiliriz. Goller atıp öne çıktığı hazırlık dönemi. Bruma’yı Sinan’a şans vermek için kiraladık.” denen ama Olcanlara, Yasinlere kurban edildiği Hamzaoğlu dönemi. Formayı kaptığı ve taraftarı heyecanlandırdığı Mustafa Denizli dönemi. Muhteşem giderken sakatlanıp üç ay oynayamadığı dönem. Döndüğü gibi “kaliteyi” çıkarıp masaya koyduğu son bölüm. Taraftarın en çok destek verdiği 22 yaşındaki bu genç futbolcu Galatasaray’ın en büyük fırsatı. Önümüzdeki sezonun on birine ilk yazılması gereken isimlerden biri olduğunu söylemeye gerek yok ama insan “Burası Galatasaray, her şey olur!” diyor işte. Biraz da Bruma’dan söz etmeli. Galatasaray taraftarı yüzünden, iki top kaptırdı diye ıslıklandığı için tüm cesâretini kaybetmişti, bir daha aynı tepkileri almamak için risk içeren her hareketten kaçınmıştı. 20-21 yaşındaki (2014-15 sezonunda) bir futbolcuyu hatalarına rağmen desteklemek ve moral vermek yerine böyle korkutursanız verim alamazsınız. Aynı ıslıkçılar bu sezon da yine 1994’lü Jose’yi ıslıkladılar, çocuk top ayağına geldiği an başlayan ıslığa o an çok güzel bir pasla asist yaparak yanıt vermişti. Bu kafayla Brumalar “elde patlar”, Joselerden “bir şey olmaz” ama zâten öyle olacağı için değil, bu kafa yüzünden... (Takımın, futbolcunun ıslıklanmasına ilke olarak karşı değilim. Fakat bir kişiyi veya topluluğu protesto etmenin mantığı olmalı.) Geride bıraktığımız sezon Bruma’yı çok aradık. Sinan’a fırsat verilene kadar Yasin’le, Olcan’la, Umut’la imtihan edildik. Sonra Sinan sakatlandı, aynı imtihan... Taraftar bu hâli gördükten sonra Bruma’nın şevkini kırmaktan vazgeçecektir diye umuyorum. Real Socidedad’ın maçlarını çok fazla izleyemedim. İzlediğim kısımlardan, izleyenlerin yorumlarından ve istatistiklerden tâkip etmeye çalıştım. Kulübün güncel iktisadî koşulları sıkıntılı olduğu için yüksek bir bedelle bir kanat oyuncusu almaktansa Bruma’yı takıma tekrar monte etmek kuşkusuz daha mantıklı. Tersinin olması için Bruma’ya çok önemli bir transfer teklifi gelmesi gerekir ki mâlûm Sociedad 7,5 milyon Euro olan satın alma bedelini ödemedi. 10 milyon Euro bonservisle transfer edilen genç futbolcu için bu civarda bir teklif gelmeyeceği belli. Elinizde bu kadar çabuk bir futbolcu varsa kullanmasını bileceksiniz. Lionel Carole ve Bruma’nın on birde oynadığı takımın sol çizgiden neler yapabileceğini düşünün. Yeter ki o şartlar oluşsun... Olcan Adın, Fenerbahçe maçından itibaren sürekli oynamaya başladı. Bu maç dışında berbat oynadı. Adı “göbek reyiz”e çıkmış bir futbolcu. Yılda bir lig, bir kupa maçı dışında bu takıma hiçbir faydası olmayacak. 31 yaşına geldi ve bu insanın her bir hafta yaşlanmasının futbolunu ne kadar etkilediğini gözle görebiliyoruz. Özellikle ligin ikinci yarısı oynadığı maçlarda potansiyel vaat eden atakları geri paslarla bitirdi, bir Yasin Öztekin düzeyinde sinirlendiriciydi. 2014-15’te soldan yaptığı ortalar işe yarıyordu arada. Artık o da yok. Bir dönem sol bekti mâlûmunuz. Ceza sahasında topla buluşan rakip hücum oyuncusuyla arasında 3 metre boşluk bırakarak savunuyordu kaleyi. Olmuyordu. Olcan olmadı. Bâzı taraftarların “çöp” diye sınıflandırdığı futbolcu grubunun başında geliyor. Bu yazı yer yer duygusal bir yazı. O yüzden bu konuda istatistiklere, verilere, karşılaştırmaya dayanan “bilimsel” yorumlar yapmayacağım. Tez zamanda kurtuluruz inşallah!

Wesley Sneijder de bu sezon sakatlıkları ile can sıkanlar arasındaydı. Zâten sezon başında kilolarıyla gündeme gelmişti. Bu haberlerden dolayı gazetecilere tepki gösterse de aldığı kilolar meydandaydı. Bir beden büyük forma giyerek vaziyeti gizleyemedi. 2014’ten itibaren ilk iki sezon 10 ve 12 gol atan Sneijder bu sezon 5’te kaldı. Fakat sarı kart sayısını ikiye çıkardı. Yaş gidiyor, 32 oldu artık. Birtakım özellikleriniz zayıflayabilir. Fakat tekniğiniz, oyun görüşünüz ve zekânız yerindedir, çalışkan bir futbolcuysanız katkı vermeye devam edersiniz. Wesley de esas itibariyle oyun kuran, pas dağıtan, atakları yönlendiren bir pozisyonda oynadığı için endişe etmeye gerek yok. En formsuz gününde bile öyle bir pas atar, öyle bir yeri görür ki ihtiyaç duyulan golü bir anda hazırlamış olur. Hücumlar onun oyun aklı üzerine kuruludur. Bu anlamda yeri kolay kolay doldurulamayacak bir oyuncu Sneijder. Fakat kaleyi tehdit eden sert şutlarını bu sezon yeteri kadar izleyemedik. İlk yarıdaki Konyaspor maçında son dakikalarda takımı rahatlatan iki gol atmıştı. Bu maçtaki bitiriciliği bir daha gösteremedi. Geçen yaz takıma katılan Lukas Podolski belki bu açığı kısmen kapattı ama Sneijder’in bu sezon yaşadığı formsuzluğu unutturması gerekiyor. İki yıl daha sözleşmesi var. Avrupa’ya gidememe cezasını çekeceğimiz önümüzdeki sezon ligi ilk ikide bitirirsek 2017-18’de Galatasaray’a, belki futbola da Şampiyonlar Ligi’nde, Avrupa’nın ve dünyanın gözü önünde veda edebilir.


Podolski sezonun en iyi transferiydi tartışmasız. Tüm maçlarda 17 gol 10 asist, ligde 13 gol 9 asistle başı çekti. Kariyeri boyuna sağ kanatta oynadığı maç sayısı iki elin parmaklarını geçmez ama burada sağ kanatta oynatıldı. 9,5 numara gibi de oynadı, santrforda da görev verildi. Gol yükünü çekti. Bu beceriksiz yönetim nasıl oldu da Podolski’yi transfer etmiş? Hayret... Podolski yerine Jem Karacan ayarında bir kanat-forvet alsalardı bu sezonu birkaç sıra daha aşağıda bitirirdik muhtemelen, Şampiyonlar Ligi’nde de 2014-15 sezonunu tekrarlayabilirdik. Sol ayağıyla kaleye bu kadar etkili, sert, dümdüz, tehlikeli şutlar yollayan futbolcu dünyada az, dolayısıyla Türkiye’nin üzerinde bir şut yeteneği var Poldi’nin. Fakat bunlar işin güzel kısmı. Podolski’nin kalitesinden bahsediyoruz ama aynı zamanda sürekli oyun içinde kaybolmasından, organizasyonlara sâdece en uç noktada yâni kaleye şut çekme kısmında katılmasından, savunmaya neredeyse hiç yardım etmemesinden, agresif hareketleriyle herkesi takım 10 kişi kalacak, diye tedirgin etmesinden de bahsetmeliyiz. Podolski, Sinan ve Sneijder taraftarın beğendiği, adını söylerken içinin sıkılmadığı hücumcular. Bu sezon için özellikle Podolski ve Sinan. Araları da çok iyi zâten. Fakat takımın en kaliteli bu üç hücum gücünün aynı anda sahada olması neredeyse olanaksız. Podolski’nin bir kanatta olması, o kanadın savunmasının aksaması demek. Sinan’ın savunmaya katkısı, defansif mücadelesi daha fazla ama o da neticede Poldi tipi golcü bir açık oyuncusu. İkisi aynı anda sahada olacaksa orta sahayı üçlü olarak kurmak gerekecek. 4-3-3 yâni. Bu durumda da Sneijder kaleden uzaklaşıyor. Sneijder’i “baklava” orta sahanın 10 numarasına koyup Sinan’la Poldi’yi forvette oynatırsanız da zâten hava toplarında kötü olan takım alenî bir pivot oyuncu eksiğiyle oynayacak. Kaldı ki Bruma dönerse kanatsız baklava orta sahayı denemenin bir anlamı kalmıyor. Podolski’yi santrforda deneseniz oranın oyuncusu değil tam olarak. Sadede gelelim, Podolski ve Sinan iki vazgeçilmez oyuncu, Sneijder zâten öyle. Bunlar aynı anda oynatılamayacaksa Podolski’den vazgeçilebilir. Euro 2016’da son dünya kupası şampiyonu takımın futbolcusu olarak forma giyen bir futbolcu yedek kalmayı sorun edeceğine göre Podolski’nin satışı düşünülebilir. Tabiî bu düşünceler hep bâzı varsayımlar üzerine kurulu. Kaliteli bir santrfor transfer edileceğini farz ederek konuşuyoruz.

Umut Bulut kiralandığı ilk sezon müthiş bir katkı sağlamıştı takıma. İstatistikleri çok iyiydi. Her fırsatı değerlendiriyordu. Çalışkanlığı da takdir topluyordu. Fakat takvimler 2012’yi, 2013’ü gösteriyordu. Üç sezon sonra Umut artık Galatasaray’ın yedek kulübesinde oturmayacak kadar çaptan düştü. Kaçırdığı goller dayanılır gibi değil. Hava toplarına çıkmayı bile unutmuş, her seferinde zamanlama hatası yapıyor, çoğu kez elini kolunu sallayıp faul yapıyor. Ankara’daki hain terör saldırısında babasını kaybedince çok üzüldük, onu eleştirmeye bir süre ara verdik. Sahadaki performansı üzerine konuşulacağı vakit fazla söz söylemeye gerek kalmıyor. Teşekkür edilip kendine bir kulüp bulması söylenmeli. Burak Yılmaz'ın devre arasında satılması ise çok mantıklı bir hamleydi. Doldurduğu santrfor boşluğunu aslında dolduramıyordu. Garip bir cümle oldu ama öyle. Uğur Meleke'nin dediği gibi sağ ayak içinden başka tehdidi bulunmayan bir forvet olan Burak bir santrforun yapması gereken dört beş temel görevin ancak birini, ikisini yapabiliyordu, ayrıca sürekli sakatlanarak maç kaçırıyordu. Tam zamanında -biraz kötü pazarlık yapsak da- Çin'e satarak kasaya biraz para koyduk. Her ne kadar ondan sonra bir dönem Umut'a mahkûm olsak da Burak'ı sırma saçlı, bâdem gözlü yapmayacağım. "Kral" zamanı geride kalmıştı, gitmesi güzel oldu.

Şöyle bir toparlayalım. Onu satabileceğimiz son dönem olan bu transfer döneminde Muslera’yı gönderip transfer bütçesi oluşturmalıyız. Yerine bir kaleci alınmalı. Stoperde hava hâkimiyeti yüksek, tecrübeli bir oyuncu şart. Bütçeyi sarsmamak için Linnes’in lige yeteceği düşünülüp eli ayağı düzgün bir yedek alınmalı. Sol bekte Telles-Carole rekabetini izlemek güzel olacak. Ön libero konusu çok kritik. Alex Song gibi defansif karakteri öne çıkan biri bu açığı kapatmaya –tarz olarak- uygun. Yine bütçe durumuna göre bir ön libero daha alınabilir. Göbekte cesur, dikine oynayabilen bir transfer fena olmaz ama Selçuk, Jose, Bilal ve kadroya alınacak Furkan Özçal kadrosu da yeterli görülebilir. Bruma’nın dönüşü, Sinan’ın ve Poldi’nin varlığı heyecanlandırıcı ama Olcan ve Yasin’in bileti kesilebilirse rotasyonda kullanmak için bir kanat oyuncusu gerekir. Forvette Umut’un gitmesi gerektiğinde herkes hemfikir. Bu durumda genç Volkan Pala’dan başka santrfor kalmıyor. Poldi gibi, Sinan gibi üçüncü bir hem kanat hem forvet olarak Emre Güral’ın alınması fayda mı sağlar şişkinlik mi yaratır bilmiyorum ama bonservisi elinde olunca câzip geliyor. Beğendiğim bir futbolcu Emre Güral. Her durumda etkili bir santrfor şart. Santrfor, ön libero ve stoper şu anda kesin bir şekilde takviye gereken mevkiiler. FFP sınırlarını aşmadan bu işler hâlledilmeli, bu yüzden bonservisi elinde oyuncular önemli ve Muslera’nın satışını gündeme getiriyorum. Fakat FFP’den dolayı maaş yükünü de azaltmamız gerekiyor ki burada bir futbolcunun bonservisi elinde olsa bile kalitesi belliyse maaşının da o oranda yüksek olacağı durumu can sıkıyor. Sözleşmesi biten Sabri ve Hamit’le 4 milyon Euro, takımdan göndereceğiniz Olcan, Yasin, Umut ve Dzemaili’yle 5,65 milyon Euro maaş indirimi yapmış oluyorsunuz. Yaklaşık 10 milyon Euro. Muslera’nın satışı da 3,5 milyon Euro yapar. Zor ama Tarık ile Donk’tan kurtulursanız 2,9 milyon Euro daha gelir. Toplam 16 milyon Euro. Maç başı ücretler, primler buna dâhil değil. Ayrıntılı hesap yönetimin işi.

Yazıyoruz çiziyoruz ama boş işlerle uğraşıyormuşuz gibi geliyor bâzen. Galatasaray tarihinin en başarısız yönetimi iş başında. Haziranın ortasındayız ve hâlâ Galatasaray’ın teknik direktörü belli değil. Teknik direktör bulunacak, takımı izleyecek, raporları okuyacak, hangi bölgelerde hangi transferlerin gerektiğini belirleyip yönetime sunacak, onlar da bütçeyi de düşünüp bu listeye göre iş yapmaya çalışacak, kulüplerle ayrı futbolcularla ayrı anlaşılmaya çalışılacak, ha bu arada faxlanacak belgelere imza atmayı da unutmayacaklar. Zor iş... Bu yönetimle çok zor iş. Kaldı ki böyle bir süreç sonunda takımın ana gövdeleriyle tamamlanması ağustos ortalarını bulur, lig başlamış olur, bir arada adam gibi kamp yapmamış, taktik çalışmamış, hazırlık maçı yapmamış bir oyuncu grubunun birbirine ve belki lige alışması aylar alır. Yâni biz sâdece hayâl kuruyoruz.

Geride bıraktığımız sezon 2010-11’den bu yana en tatsız sezondu. Önümüzdeki sezon sâdece lig ve Türkiye Kupası ile ilgileneceğiz, toparlanma şansımız var. Hedef ilk ikiye girip Şampiyonlar Ligi yolunu açmak ve oradan gelecek para olmalı. Koray, Carole, Telles, Sinan, Jose, Bruma gibi gençler var. Gecelekte işler tersine dönebilir. Ama bunların hepsi için aklı başında bir yönetim gerekiyor. Bu yok.


2016-17 sezonu için Galatasaray çoktan gecikti. Yöneticilerin daha önemli işleri vardı sanırım, o yüzden teknik direktör bulamadılar. Meselâ “Galatasaray fakirleşirken birileri zenginleşmiş!” diyerek hırsızlara dikkat çeken yöneticileri “Derin Galatasaray”ın emriyle tasfiye etmek gibi... Dursun Özbek ve yönetiminden kurtulmadığımız sürece Galatasaray’ın birkaç sezonu daha heba olacak gibi gözüküyor. Sonumuz hayrolsun.


NOT: 2015-16 sezonunda izlediğim her Galatasaray maçı için birtakım notlar aldım. Sezonun ikinci yarısında notlar epey azalsa da kimin ne yaptığı hakkında fikir verebilir. İlgililer bu notları okumak için Twitter'da @makmenimin adresine bakabilir. Twitter'da arama bölümüne "from:makmenimin futbolcuadı" yazarak yalnızca istediğiniz futbolcuyla ilgili Tweet'leri okuyabilirsiniz.