24 Aralık 2016 Cumartesi

Devlet Kimin Devleti?

Zor bir coğrafyada yaşadığımız için bin türlü tehdit başımızdan eksik olmuyor. Yalnız bizim değil, bütün dünyanın başını ağrıtan sorunlar şiddetlenerek artıyor. Biz bu sorunların kendini gösterdiği bölgenin göbeğindeyiz. Son yıllardaki “girişken” dış politikamız yüzünden bu tehlikelerden en çok etkilenen ülkelerin başında geliyoruz. Küresel sorunlara ek olarak bize özgü sorunlarımız da var. En son ne zaman bir haftanın tamamını olaysız, sâkin bir şekilde geçirdik, hatırlamıyorum. Sizin hatırladığınızı da zannetmiyorum.

Güncel ve tarihî sıkıntılarla boğuştuğumuz bir dönemde sorunları çözüp huzur ve güvenliği tesis etmek için milletçe birlik olmaktan başka şansımız yok. Bu bizim için bir mecburiyet. Bu tehlikeler hepimizi tehdit ediyor, hepimize zarar veriyor.

Bu birliğin sağlanması için senin benim böyle istememiz de yetmez. En başta iktidarın bu meseleyi böyle görmesi gerekiyor. Bu bir öncelik meselesi. Siyaset yapanların, siyasetle ilişkili işler yapanların önceliğinin bu olması lâzım. İktidar, muhalefet, medya, iş dünyası, STÖ’ler vb...

Birilerini bu konuda sınava tâbi tutacaksak 15 Temmuz en büyük örnek. FETÖ’nün (Bu tâbiri 15 Temmuz’dan veya 17 Aralık’tan sonra öğrenmedik.) yapacağı bir darbe, bütün toplumsal kesimlerin en istemeyeceği şeydir. Darbe başarısız olmuş ve artık FETÖ’nün bütün mevcudiyetinin tasfiye edilmesi en önemli görev. Böyle bir ortamda yapılması gereken nedir? FETÖ karşıtlığında buluşulan zemini bozmamaya çalışmak, ayrıştırıcı politikalardan derhâl vazgeçmek, birlik havasını dağıtma ihtimâli olan plân ve projeleri ertelemek, en başta buna uygun bir dil kullanmak.

Geride kalan beş ayda böyle bir Türkiye’yi mi seyrettik? Daha 15-16 Temmuz gecesinde hain teşebbüs “Allah’ın lûtfu” olarak benimsendi ve bu lûtuftan kişisel siyasî plânlar için sonuna kadar istifâde edildi, ediliyor. Daha silâh seslerinin yankısı kaybolmadan Erdoğan -hâdiseyle çok alâkası varmış gibi- Gezi Parkı’nı yıkmaktan bahsetti. Daha sonra ısrarla Lozan’a, Cumhuriyet tarihimize hakaret etmeye başladı. Olağanüstü Hâl yetkileri millî güvenliği korumak için değil muktedir düşünceye muhalif olan ve bir şekilde engel teşkil edenleri cezalandırmak için kullanıldı. Marksist akademisyenler, milliyetçi yazarlar, muhalif sendikalara üye olanlar, bir şekilde iktidarın karşısında yer alanlar Fetullahçılık iddiasıyla soruşturmaya uğradı, tutuklandı, işinden kovuldu. OHÂL yetkileri daha ilk günden bir cadı kazanı kurmak için fırsat olarak kullanıldı. Fetullahçılar aleyhinde kitaplar, yazılar yazan, konuşan Yavuz Selim Demirağ’ın veya Yarbay Mehmet Alkan’ın FETÖ ile ne ilgisi vardı?

Cumhurbaşkanına tüm kuvvetleri tek başına yönetme yetkisi veren bir anayasa değişikliği teklifi TBMM’ye getirildi. Aklı başında insanlar şu soruyu soruyor: Başkanlık (cumhurbaşkanlığı) sistemi görünümlü diktatörlük sistemini gündeme getirmek için başka zaman bulunamadı mı? Bu konu toplumu ortadan ikiye yaracak bir konu. Mecliste 330’un bulunması hâlinde yapılacak referandum, zâten fiilen ortadan kalkmış olan “içinden geçtiğimiz dönemde ihtiyacımız olan millî birlik ve beraberliği” hepten yok edecek. Bu çok açık.

2016 yılının adı takvimlerde “millî birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz dönem” olarak değiştirilebilir. Bir darbe girişiminin yanında onlarca terör eylemine mâruz kaldık. Yüzlerce insanımızı kaybettik. Ve her terör eyleminden sonra iktidarın resmî sözcüleri ve basındaki sözcüleri acıyı paylaşmayı, yaraları sarmayı, sorumluluğu ve güvenlik-istihbarat zaafiyetlerini kabûl etmeyi bir kenara bırakıp terör saldırılarının arkasında yatan ve terör eylemlerinin esas hedefi olduğunu söyledikleri “büyük siyasî başarılar”dan bahsettiler. Yapılan çok başarılı havalimanı, yol ve köprülerin teröristleri rahatsız ettiğini söylediler. Terör örgütlerini yönlendiren “üst akıl”ların Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesini istemediği için düğmeye bastığını iddia ettiler. Tüm bunlar biz şehitlerimize ağlarken oldu.

Sonsuz pişkinlikleri sâdece saldırılardan sonra söyledikleri sözlerden, verdikleri pozlardan, attıkları manşetlerden, yazdıkları yazılardan kaynaklanmıyor. Türkiye’nin başına belâ olan, geride bıraktığımız 2016 yılı boyunca insanların ölmesine veya sevdiklerinin arkasından ağlamasına neden olan terör örgütlerinin hepsiyle geçmişte bir süre “beraber yürüdüler”. Kimi devletin en kritik kurumlarını ele geçirirken, kimi şehirleri silâh deposu yaparken, kimi her yere elini kolunu sallayarak gelip giderken sessiz kaldılar veya onları desteklediler. Amaç hep aynıydı: Kendi iktidarını güçlendirmek ve “ortak düşmanlar”ı alt etmek. Dansöz gibi bir o yana bir bu yana kıvırtan politikalar sonunda eski dostları yeni düşman olduktan sonra en büyük bedeli her zamanki gibi Türk milleti ödedi, ödüyor.

“Hem suçlu hem güçlü” deyiminin bu kadar oturduğu başka bir durum yok. 14 yıllık iktidarları boyunca terörün güçlenmesine ve dolayısıyla bugün yaşadığımız terör olaylarına neden olan kendileri. Ama hain saldırıların “ekmeğini yiyen”, bu acı olayları “puan toplamak” için kullanmakta beis görmeyen ve üstelik sağa sola terörist, PKK’lı, FETÖ’cü yaftası vuran da kendileri. Devasa bir medya gücüne sâhip oldukları için de bu utanç verici utanmazlıkları kolayca sahneye koyabiliyorlar. Çıldırmamak zor.

Şimdi Türkiye yakın tarihinin en büyük krizini yaşıyor. Büyük propaganda gücünün etkisinde ve iktisadî ilişkiler çarkının bir şekilde içinde yer alan ve sorgulama melekesi işlevsizleştirilmiş kitlenin dışındaki insanlar devlete hiçbir şekilde güvenmiyor. Siyasî iktidar, “eleştirilen, muhalefet edilen bir hükûmet” formunun sıradanlığından çok daha öte bir şekilde, bütün sıkıntıların kaynağı, Türkiye’yi günbegün uçuruma sürükleyen, görevde kaldıkça Türkiye’yi daha fazla mahvedecek bir yapı olarak algılanıyor. Bu algı birkaç yıl içinde oluşmaya başladı, denebilir ancak 2016 sonu itibariyle zirveye ulaşmış durumda. İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyorlar, kendilerini güvende hissetmemelerine neden olan mekanizmaya da güvenmiyorlar. “Hükûmet” demiyorum, “devlet” kelimesini kullanıyorum. Zira AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın sâdece partiye, bakanlar kuruluna ve mevzuatın izin verdiği kurumlara hükmetmediği düşünülüyor. Alkollü iken trafiğe çıkıp bir polis memurunu öldüren Rüzgâr Çetin’i ve halk otobüsünde bir kadına şort giydiği için tekme atan Abdullah Çakıroğlu’nu tahliye eden mahkemeler Erdoğan’dır. Onlarca çocuğun hayatını karartan Ensarcılar Erdoğan’dır. Soma’da daha fazla kâr uğruna gerekli tedbirleri almayıp yüzlerce işçinin ölümüne neden olan mâden şirketinin yöneticileri Erdoğan’dır. Fenerbahçe tribünü “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” diye bağırdığı için tribünden televizyona giden sesi kısan Lig TV yöneticileri Erdoğan’dır. Elektronik maç bileti ihâlesini damadın bankası Aktifbank’a veren TFF yönetimi Erdoğan’dır. İkide bir internete erişimi kısıtlayan, Twitter’ı, YouTube’u yasaklayan BTK, Erdoğan’dır. Vicdan ve insanlıktan nasibini almamış yazıları yazan köşe yazarları, manşetleri atan gazeteler Erdoğan’dır. Mersin’de erkek ve kız öğrencilerin aynı sırada oturmasını yasaklayan ortaokul müdürü Erdoğan’dır. “Kültürel etkinlik” diye Cumhuriyet düşmanı sözde tarihçileri devlet yurtlarına getirip konferans verdiren KYK müdürleri Erdoğan’dır. Cübbeli Ahmet’in elini sıkarak gülümseyen Genelkurmay Başkanı Hulûsi Akar, Erdoğan’dır. Erdoğan’ın şahsında bütün devlet teşkilatının yöneticileri ve devleti doğrudan temsil etmeyip çeşitli alanlarda nüfuz ve itibar sâhibi olan kuruluşların başındakiler, bu insanlara göre asla güvenmedikleri ve güvenmeyecekleri, geleceğimizi kendi çıkarları için yok etmek isteyen bir güruhtur.

Tam tersi, devlet Erdoğanlaştıkça devleti daha çok benimseyen bir kesim de var, tanık oluyoruz. Onlar da iktidarda bulunma hazzını yaşarken Erdoğan’ın toplumu kutuplaştıran söyleminden dolayı diğer insanların duygusal kopuşundan doğan boşluğu büyük bir coşku ile dolduruyorlar. Ama bu yazıyı “iki tâne yüzde 50” klişe ve düz mantığıyla yazmak istemiyorum. Erdoğan ve AKP hiçbir genel ve yerel seçimde ve de cumhurbaşkanlığı seçiminde kayıtlı seçmenin yüzde 50’sinin oyunu alamadı, meselâ cumhurbaşkanlığını yurt içinde yüzde 39, yurt dışı dâhil toplam yüzde 37 ile aldı, o da başka bir konu.

Türkiye’nin bütün hükmedenleri bu büyük kitle için Erdoğan’dır. Ve bu insanların artık bu hükmedenlerin söz sâhibi olduğu bir devlet için hiçbir fedâkârlığı yapma motivasyonu kalmamıştır. Verilecek her emek, harcanacak her dakika, akacak bir damla ter ziyan olacaktır. Gözü açık ve olan biteni sorgulama alışkanlığı olan bir genci düşünelim. Yaşı geldiğinde askere gidecek, belki askere gittiği zaman daha düne kadar devletin pazarlık sürecinde olduğu ve “Metropolleri de patlayıcılarla doldurdunuz bu arada.” dediği teröristler tarafından öldürülecek. Şehit olduktan sonra güya onların anısına futbol maçı düzenlenecek ve maçta “Gençlik istedi, yeni anayasa geliyor” pankartları açılacak. Televizyonlarda “PKK başkanlık sistemini istemediği için saldırıyor.” denecek. Belki ertesi gün bir köprü açılışı vardır, halkımız açılışta göbek atacak. Şimdi bunları gören, bunları bilen bir gençten kendisini ülkesi uğruna tehlikeye atmasını ne kadar bekleyebilirsiniz?

Hüsnü Mahalli şu an tutuklu bulunuyor. Kim “Bu adam tutuklanmayı gerektirecek ne yaptı? Hangi yasanın hangi maddesini ihlâl eden bir suç içledi?” sorusuna mantıklı bir yanıt verebilir? Herkesin gözü önünde olan, yazıları ve konuşmaları ortada olan bir gazeteci. Veya Musa Kart karikatür çizerek hangi suçu işledi de iki aya yakındır cezaevinde? İnsanların bu kadar kolay ve gerekçesiz bir şekilde hapse atılabildiği bir ülkede kim, nasıl “Ben bu ülke için konuşacağım, yazacağım, çizeceğim, çalışacağım, dolaşacağım, uğraşacağım, üreteceğim!” desin?

“Ne istedilerse veren” Erdoğan başta olmak üzere bütün iktidar mensuplarının, yazarlarının Fetullah’la olan ilişkileri ve Fetullah cilâlamaları arşivlerde dururken, onlar fiilin suç sayılmasında 17 Aralık’ı milat kabûl etmek gibi akla ziyan bir yöntemle yırtarken Türk ordusuna yıllarca hizmet etmiş ve kardeşini bu ülke için şehit vermiş Yarbay Mehmet Alkan’ın FETÖ’cü iftirasıyla ordudan atılması insanlara “Bu vefâsız ve nankör ülke için kılını kıpırdatmaya değmez!” dedirtmez mi?

Örnekler bitmez... “Oy verdikleri partiler bir türlü iktidara gelemiyor diye hazımsızlık sorunu çekiyorlar.” diyecek kadar ucuz ve partizan bir şekilde de anlatılamaz milyonların öfkesi ve huzursuzluğu. Tut ki şairin dediği gibi “çiçekli badem ağaçlarını unut”tuk bu bahiste, vazgeçtik; mesele aidiyeti hissettirecek değerler. Fikirde ve eylemde...

Başımıza ne kadar kötü bir olay gelirse gelsin sâdece “Bu olayı iktidarımızı güçlendirmek için nasıl kullanabiliriz?” diye düşünen, tek önceliği bu olan bir güruh Türkiye’nin üzerine çöktüğü için milyonlarca insanın devletle arasındaki duygusal bağ kopuyor. Yüreği temiz vatanseverlik duygularıyla dolu olan bu insanlar çok sevdikleri ülkelerine hükmedenleri artık “leş” kollayan kargalar olarak görüyor. Bu devlete güvenmiyorlar. Kendilerini bu devlete ait görmüyorlar. Hattâ kendilerini bu devletten gelecek tehditlere karşı korumaya çalışıyorlar. “Devlet hepimizin devleti.” söylemi giderek gerçekçiliğini kaybediyor. Çünkü devlet kişiselleşti, devlet Erdoğan Devleti oldu. Şimdi bütün bu darbe, terör, Suriye, Dolar bilmem ne kargaşası içinde Devlet Bahçeli’nin büyük katkılarıyla devleti daha da kişiselleştirmek için diktatörlük sistemi resmen meclise sunuluyor.

Halkla devlet arasındaki gönül mesâfesinin bu kadar açıldığı bir ülkede kiminle nereye gideceksiniz, hangi hedefe yürüyecek, hangi başarılara koşacaksınız? Meselâ çok popüler ve basit bir örnek. Bir zamanlar birlik ve beraberlik havasının kaynağı olan millî takım son yıllarda neden ayrışmanın kaynağı? Neden bu kadar çok insan, futbolla alâkası olmasa dahi Türkiye maçlarında rakip ülke takımının kazanmasını istiyor? Fatih Terim 4-4-2 oynatmadığı için değil herhâlde.

Yakın zamana kadar “Erdoğan bir millî güvenlik sorunudur.” tespiti geçerliydi. Erdoğan artık bir ontolojik sorundur. Milletle devletin bütünleşmesini, aidiyet hissinin temin edilmesini, ortak millî değerler üzerinde bir olunmasını engelleyen bir tehdittir. Devletin var olma sebebini ortadan kaldıran, değiştiren bir vakadır. Elbette Erdoğan sâdece Erdoğan değildir. Onu yaratan sistem ve onun yarattığı sistemdir.

Birey, ulus ve devlet olarak hayatta kalmak için bu sorunu aşmak zorundayız.

Biliyorum, soruyorsunuz: Nasıl?

Hepimiz bu sorunun yanıtını arıyoruz.

4 Kasım 2016 Cuma

1946 ve Sonrası

Türkiye’de kendisini Atatürkçü, Kemâlist, milliyetçi gibi sıfatlarla adlandıran kişiler arasında az buçuk mürekkep yalamış, iyi kötü kitap karıştırmış olanların çoğu yakın tarihte İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan süreci çok önemli bir dönüm noktası ve aslında bugün yaşanan olayların bir şekilde başlangıcı olarak ele alır. Bu insanların düşünce dünyasında Atatürk döneminde yapılanlar, Türk Devrimi ile kurulan Cumhuriyet ve ülkeye hâkim olan anlayış 1945’ten sonra tersine döndürülmeye başlamıştır1. Amerikan emperyalizminin dünya liderliğine soyunduğu bu yeni düzende Batı Bloğu’na dâhil olan Türkiye bu süreçte emperyalizmin isteklerini yerine getirmiş ve Türk Devrimi’nin onu çevirdiği yönden döndürülmüştür. İslâmcılığa ilk tâvizler bu yıllarda verilmiştir. Kemâlizmin veya Atatürkçülüğün esaslarından kopuş ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. Türk eğitim sistemini ABD’lilere teslim eden antlaşmalar imzalamışızdır. Köy Enstitüleri’ni ABD öyle istediği için kapamışızdır. NATO’ya girmek için Kore’ye asker göndermişizdir ve saire...

Bu “Batı Bloğu’na katılım” veya “Amerikan emperyalizminin kuklası olma” sürecinde yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Cumhuriyet’ten sonra kısa ömürlü iki başarısız deneme dışında tek partili bir siyasî hayat yaşayan Türkiye’nin 1946’da çok partili hayata geçmesidir. Bu konu da Türkiye’nin geldiği durum yüzünden rahatsız olan Atatürkçülerin “meseleleri tarihî analiz”lerinde baş köşeye oturttuğu dönüm noktalarından biridir. Bu kesimde çok partili hayata 1946’da geçmenin Türkiye’ye ve Türk Devrimi’ne verdiği zararları anlatan bir yakın tarih eleştirisinin taşıdığı önermeleri -duymak bir yana- dile getirmemiş kişi sayısı azdır. Bu olay siyaset ve ideoloji edebiyatında (burada edebiyat kelimesini olumsuz anlamda kullanmıyoruz) bu kadar sık gündeme gelmesinden dolayı tarihî ve sosyal verileri kullanarak daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde durulmayı hak ediyor.

Herkesin mâlûmu (veya değil), devrim dediğimiz tarihî olaylar mevcut siyasî ve sosyal yapıyı baştan başa değiştiren süreçlerdir. Devrimler en başta kendi hukukunu yaratır ve meşruiyeti yeniden tanımlar. Yıktığı düzen için apaçık gayrimeşru ve hukuksuz bir şey olan devrim, kendisi tesis ettiği hukuk düzeninde ve tanımladığı meşruiyet anlayışında bir “gayrimeşruiyet kümesi” oluşturur. Bir kurumu veya anlayışı iktidardan ederek iktidara gelen güç, eşyanın tabiatı gereği o anlayışı yeniden iktidara getirmeye çalışanlara da hoşgörüyle bakmayacaktır. O fikri savunanları engelleyecek, dahası pek çok örnekte o fikri savunma potansiyeli taşıyanları -bir tür “önleyici saldırı” ile- derhâl ortadan kaldıracaktır. Rusya’da Şubat Devrimi’nden sonra çarlık düzeninin geri gelmesinin savunmak gayrimeşrudur ve kimse buna yeltenemez. O kadar ki, 2. Nikolay’ın hizmetçileri bile kurşuna dizilmiştir. Kısaca, devrimin en öncelikli işi, devirdiği düzenin geri gelmesini ve kurulan düzenin herhangi bir şekilde yıkılmasını isteyenlere en ağır şekilde hücum ederek devrimi korumaktır.

Bu pek çok apolitik insana acımasız gelse de (çeşitli örnekler ayrı ayrı ele alınıp farklı yargılar verilebilir) devrimin, sağlığı için kendisini güven altına alması kaçınılmazdır. Ülkemizde özellikle liberal yazarların tarih anlatımları bu “devrimci” anlayışı insanî değerlere ve demokrasiye aykırı olmakla itham eden sayfalarla doludur. Fakat tarih kısa süre içinde tersyüz edilen devrimlerle doludur. Bu tecrübeler, yapılanın yıkılma tehlikesini önemsemek gerektiğini göstermiştir. Fransız Devrim(ler)i bunun en popüler örneğidir. Farklı fikirlerin ve güç odaklarının çarpışmalarıyla defalarca şekil değiştiren Fransa’da 1792’de ilân edilen cumhuriyet 1870’te kesin zafere ulaşmıştır, denilebilir. Bu 78 yıl demektir (1789’dan itibaren alınırsa 82 yıl). Tarık Zafer Tunaya’nın İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa kitabının adına da konu olan Fransız Devrim tarihi, dökülen kanların, uçurulan kafaların, sonu gelmeyen mücadelelerin tarihidir. 78 yılda yaşanan rejim değişiklikleri, sosyal çatışmalar, siyasî süreçler sonunda Üçüncü Cumhuriyet ilân edilmiştir ve tâ Nazi Almanya’sının Fransa’yı işgâline kadar varlığını sürdürmüştür. Mihver Devletleri’nin yenilgisiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da cumhuriyet idâresi devam etmiştir. Demek ki devrim “Ben devrim yaptım. Bundan sonra düzen böyle işleyecek!” demekle yürümüyor, yapılanlar defalarca yıkılabiliyor.

Tarihin bize öğrettiği bu gerçeklerin ışığında Türk Devrimi’nin hikâyesine -tabiî kendi koşullarını ve özelliklerini göz önünde bulundurarak- devam edebiliriz. Fransa’nın yaklaşık 80 yıl süren geçmişi veya 17’nci yüzyıl İngiliz Devrimleri hatırlanırsa (gerçi İngiliz devrim tarihinin diğer örneklere göre biraz sıra dışı olduğu unutulmamalıdır) Türkiye’de devrimin kendi yarattığı siyasî ve sosyal yapıyı, tâyin ettiği yönü geri döndürülemeyecek bir şekilde koruma altına alan bir altyapıyı hazırlamasının gerekliliği fark edilecektir (Marksist literatürdeki “altyapı-üstyapı”dan söz etmiyoruz). Devrim bu “altyapı oluşturma süreci” tamamlanana kadar demir yumruğunu ortaya koymak durumundadır. Kurulan yeni düzeni kabûl etmeyenlerin İslâmcı veya Kürtçü nitelik taşıyan isyanlarının bastırılması bir kenara; komünist tevkifatları, Sosyal Demokrat Fırkası’nın kapatılması, işçilerin grev hakkından yoksun bırakılması gibi olaylar devrimin selâmeti için başvurulan uygulamalardır. Daha 1924’te kurulan ve yeni rejimin muhalif önderlerince idâre edilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yanı sıra, tek parti hayatı içinde dinamizmini kaybeden hükûmetlere işlerlik kazandırması için bizzat Atatürk tarafından Fethi Okyar’a kurdurulan ve Âfet İnan’ın bile üye olduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası dahi yöneticilerinin rejime bağlılığına rağmen Türk inkılâbına zarar getirecek bir atmosfere neden olduğu için kapatılmıştır2.

Dünyada otoriterlik rüzgârlarının çok sert estiği bir dönemde Almanya, Rusya, Japonya gibi örneklerin çizdiği kanlı tabloların benzeri bir tablo ortaya konmadan geçen 20’li ve 30’lu yıllarda bir yandan uluslaşma, kalkınma, uygarlaşma hamleleri yapılırken bir yandan karşıdevrimcilik etkisizleştirildi. Bahsettiğimiz bu “altyapı oluşturma” döneminin en önemli unsurlarından biri, devrimci eğitim içinde devrimi tamamen benimsemiş kuşakların yetişmesidir3. Sözgelimi laik bir düzeni benimseyip kabûl etmiş, kadın erkek eşitliğinin bir hak olduğunu düşünen ve bunun tersini garip bulan yurttaşların ve bu anlayışın çoğunlukta, hâkim olduğu bir toplum yapısının sağlam bir şekilde yerleşmesi için bu söz ettiğimizin dışında bir toplum tasavvuruna sâhip olan sesleri boğan bir otorite elzemdir.

İşte Türkiye’nin çok partili sisteme geçişine denk gelen 1946 (veya 1950) senesi, Türkiye’de devrimci kuşakların yetişip toplumun tüm kesimlerine egemen olması ve karşıdevrimci kalıntıların tamamen ortadan kalkması için çok erken bir tarih idi. Cumhuriyet’in ilânının üzerinden 23, Atatürk’ün ölümünden sonra 8 yıl geçmiş idi. Üstelik bu sistem değişikliğini buyuran ABD’nin Türkiye’ye biçtiği kılıf da “kızıl tehlike”ye karşı kendisini İslâmcılıkla koruyacak bir NATO jandarması rolü idi ve Türkiye kaçınılmaz olarak iç yapısını bu anlayışa uydurma yoluna gitti4. Yâni Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dâhil olduğu sistemde çok partili hayata geçerek yalnızca Türk Devrimi’nin yarattığı eseri emekleme döneminde korunaksız bırakmakla kalmadı, onu kendi elleriyle yıkmaya başladı.

Denebilir ki, Türk Devrimi henüz geniş halk kitlelerine nüfuz edemeden çok partili sisteme geçmek erken bir vakitte alınmış zorlama bir karardır. Tabiî bu yargı liberal “enteller” ve İslâmcı “münevverler” tarafından “vesâyetçilik” ile suçlanacak türden bir cümledir. Muhtemelen “Ne yâni halka seçimde istediği partiyi iktidara getirme hakkı verilmese miydi? Bu nasıl demokrasi?” de denebilir. Oysa çok partili sisteme dayalı demokrasi her şeyden önce bir “kültür” işidir. Bir toplum çok partili sistemde istikrarlı bir şekilde yaşayabilmek için bir olgunluk düzeyini aşmak zorundadır. Afrika’nın medeniyet görmemiş bir bölgesine seçim sandığını koyarsanız gâlip gelecek sonuç “Düşman kabile bize boyun eğmezse onları bulduğumuz yerde mızrakla öldürelim.” fikri olacaktır. (Elbette 70 yıl öncesinin Türk toplumunun Afrikalı bir kabile düzeyinde olduğunu iddia etmiyorum.) Gerçi Kemâlizmin ilk kuramcılarından Mahmut Esat Bozkurt’un ünlü Atatürk İhtilâli kitabında bu “kemâle erme” fikri şiddetle eleştirilmiştir, Bozkurt’a göre Türk halkı en ileri sistem içinde yaşayıp bunu uygulayabilecek kadar siyasî olgunluk sâhibidir. Fakat pratiğe baktığımızda -kitabın yazıldığı tarihte-, dile getirdiğimiz teze uygun bir şekilde tek partili sistemin ve yazıda bahsettiğimiz “devrimin selâmeti için zorunlu kısıtlamaların” var olduğunu görüyoruz. 1946’da yeniden şekillendirilen düzenin eleştirisi belki de en çok Uğur Mumcu’nun 1970’lerde Devrim gazetesinde yazdığı yazılarda görülür. Dönemin siyasî sistemi için “cici demokrasi”, “Filipinler demokrasisi” gibi ifâdeleri kullanan Mumcu’nun çok partili hayata geçiş için kullandığı deyim ise şu kadar keskindir: “1946 anti-Kemalist sandık darbesi” 5.

1946’da çok partili sisteme geçiş veya Uğur Mumcu’nun 46 yıl önce yazdığı gibi “anti-Kemalist sandık darbesi” bir erken doğum olarak Türk siyasî ve toplumsal hayatında pek çok sakatlık meydana getirdi. Demokrasiye geçemeden demagojiye geçmiş olduk. Aslında öne sürdüğümüz “erken doğum” tezine karşı çıkanların pek yakındıkları “vesâyetçi” dönemler bu erken doğum yüzünden gerçekleşti.


Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kemâlist ruh en çok orduya nüfuz etmiştir, daha sonra yargı ve diğer kurumlar gelir. Çok partili hayattan sonra, devrimin çizdiği yönün tam tersine hareket etmeye kalkan akımlar iktidara gelme olanağı bulunca bu kaçınılmaz olarak devlet ile hükûmetin karşı karşıya gelmesine ve hükûmetin tasarruflarının devlet tarafından engellenmesine neden olmuştur. 27 Mayıs bunun ilk büyük örneğidir. (İlk örnek için hattâ şaibelerle dolu 1946 seçimlerine kadar gidebiliriz.) Kısmen 12 Mart, 28 Şubat gibi süreçler bunun örnekleridir6. Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabının ikinci cildinde yer alan Türkiye ile ilgili bir CIA raporunun şu cümlesi bir dönemin özeti gibidir: “Bütün devlet cihazı, maalesef muhalefete bağlı kimselerin elindedir.” Bu tartışmaları AKP’nin ilk döneminde söylenen “İktidar ama muktedir değil!” cümlelerinden hatırlıyoruz. CHP, tarihî misyonu itibariyle devletin güvendiği, “kara kitap”a girmeyeceği kesin olan partidir ama bir türlü iktidara gelemez. İktidara sağcı, İslâmcı partiler gelir ama bunlar da devletin hoş görmediği, tehdit olarak algıladığı partilerdir. Bu tablonun nedeni, nereden bakarsanız bakın 1946’dır. İşin kötüsü “devlet”in temsil ettiği Kemâlizm veya Atatürkçülük de Soğuk Savaş döneminde Amerikancı kof anti-komünizmle harmanlanmış, sulandırılmıştır. 12 Eylül’den sonra sulandırılmışı, sulandırılmamışı hepsi tasfiye edilmeye başlamış, AKP iktidarı döneminde tasfiye büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Sâdece yazımızın konusu olan devrimlerle ilgili değil, doğrudan anayasa kapsamında ele alırsak bile, bir ülkenin kurucu fikirleri, ideolojisi, felsefesi vardır, bir de anayasasının ve yasalarının izin verdiği, yaşama hakkı tanıdığı, “gayrimeşruiyet kümesi”ne dâhil olmayan fikirler vardır. Sözgelimi Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kapitalist sistemle yönetilen ülkelerde proletarya diktatörlüğünü hedefleyen komünist partilerin kurulmasına ve seçime girmesine izin verilir. Fakat ırkçılığa, neo-Nazizme hoşgörüyle bakılmaz. Irkçılık “çoğulculuk” içinde kendine yer bulamaz. Türk Devrimi dış kaynaklı müdahale ile doğal gelişim sürecinden koparılmasaydı “muasır medeniyetler seviyesi”nin üzerine çıkma yolunda ilerlemiş bir Türkiye’de kimsenin Kemâlist olmak zorunda olmadığı, farklı eğilimlerin rekabet içinde yaşadığı ama karşıdevrimcilerin egemen olamayacağı, istikrarlı bir düzen var olabilirdi.

            Tabiî ki 70 yıl önce çok partili sisteme geçilmeseydi bir şekilde “suyun akıp yatağını bulacağını” söylemek fazla iddialı olur. Evvelâ dönemin uluslararası koşulları savaşı kaybeden “otoriteryenizm”e karşı liberal demokrasilerin lehine idi. Dolayısıyla devleti yönetenler için çok partili sisteme geçip bu biçimsel demokrasiyi benimseyen bir görüntü vermek, uluslararası alanda itibar görmek için bir zorunluluk olarak görülüyordu. Uluslararası alanda itibar görme meselesi de Sovyetler’in Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs bulundurma hakkı talep ettiği bir dönemde güvenliğimizi sağlamak için önemlidir. (Bu isteklerin ortaya atılmasında Türkiye’nin savaş sırasında Almanya’ya krom göndermek gibi politikalarının da etkisi vardır7.) İkinci olarak, Türkiye 1946’da çok partili sistemi kabûl etmeseydi 1940’ların denetleme mekanizmalarından yoksun yönetim tarzının sürüp gitmesiyle iktidarın keyfî uygulamalarının artacağı, iktidardakilerin hiçbir zaman “toplumun olgunlaştığı”nı kabûl etmemesiyle tek parti yönetiminin devam edeceği, hak ve özgürlüklerin giderek daha fazla kısıtlanacağı öne sürülebilir. Bu bir tahmindir. Bizim savunduğumuz tez de bir tahmindir. Fakat bizim tezimizde 1938 ile 1946 arasındaki dönemin iç ve dış politikasının tümüyle isâbetli olduğu ve 1946’dan önce Türk Devrimi’nden ödünler verilmediği iddiası yer almaz. Dolayısıyla “1946’da hata yapıldı.” derken “1946’dan önce de hata yapıldı”yı da buna ekliyoruz.

1946’dan bu yana yaşanan siyasî tarihimiz boyunca gerçekleşen manzaralar on yıllarca devlet ile hükûmetler arasında siyasî çatışmalara, krizlere sebebiyet vermiş, Kemâlizm karşıtlarınca CHP’nin hiçbir zaman tek başına iktidara gelememesi hakkında mizah eserleri üretilmesine yol açmış, liberal entelijansiya (veya Cengiz Özakıncı’nın tâbiriyle “entel+ajan+CIA”) mensuplarının CHP’ye “Halkın değerleri ile barışık olun, statükoculuğu, Kemâlizmi terk edin, o zaman oylarınız artar!” diye akıl vermelerine neden olmuş ve ilerici insanları “çok partili demokraside Kemâlizmin yeri ve iktidara gelme imkânı” konusunda düşünmeye sevk etmiştir. Buradan merkez-çevre teorileriyle Kemâlizm karşıtlığına garip değerler atfeden liberaller ve liberal solcular da çıkmıştır, geniş kitlelere Kemâlizmi benimsetme çabasıyla tarihi ve ideolojiyi alt üst eden Atatürkçüler de. Türk Devrimi'nin yarattığı zemin, toplumda ve toplumu yönlendiren siyaset sahnesinde üzerinde kesin bir uzlaşma olduğu için tartışma dışı olamamıştır. Bu da bürokrasinin siyasî görüşler arasında bir siyasî görüşe ayrıcalık tanıdığı şeklinde bir algıyı beslemiştir. Bunun en ağır sonuçlarından biri, Kemâlist ideolojiyi benimseyen insanların her türlü fikrî, ideolojik, siyasî vazifelerini bürokrasiye devretmesi ve Atatürkçülerde büyük bir düşünce ve mücadele tembelliğinin ortaya çıkması olmuştur. Her şeyden önemlisi, genel bir ifâde ile Türk Devrimi’nin sağlıklı bir şekilde gelişmesi engellenmiştir.

Zaman makinesi ile geçmişe gidip tarihin seyrini değiştirme düşüncesi henüz bilimkurgu filmlerinin ötesine geçemediğine göre burada üzerinde durduklarımız geçmişin muhasebesi niteliğindedir ve “Vaziyet bu ise bundan sonra nasıl bir yol izlemeli?” farklı bir yazının konusudur.


DİPNOTLAR

1 Kimileri Batı Cephesi Kumandanı, Lozan kahramanı, Cumhuriyet’in “İkinci Adam”ı ve CHP’nin uzun süre Genel Başkanı olan İsmet İnönü’yü böyle bir sürecin bir parçası olarak görmek istemeyip “kırılma noktası”nı 1950’ye yâni Demokrat Parti iktidarının başlangıcına koyar, kimileri ise daha gerçekçi bir şekilde, savaştan sonra kurulan “yeni dünya düzeni”ne bağlanma yıllarında “millî şef” olarak iktidarda bulunan İnönü’yü bu tarihî dönemin içinde görüp onun “davaya sadâkat göstermediğini” öne sürer.
2 Bir başka görüşe göre SCF rejim karşıtlarını ister istemez etrafında topladığından dolayı değil, muhalefet partisi işlevini görmesi için kurulmasına rağmen kısa sürede CHF’den daha büyük bir güç olmaya başladığı için kapatılmıştır. Tartışmasını burada yapmıyoruz.
3 Dört başı mâmur bir toprak reformunu hayata geçiremeden, devrimin en ücra köşedeki çobana ulaşabileceği şekilde bürokrasiyi ve üretim tarzını tanzim edemeden bunun ne kadar olanaklı olduğu da başka bir tartışma konusu.
4 “Hür dünya”ya iştirak ve çok partili hayata geçiş yılları, hattâ ayları ile Türkiye’nin İslâmcılaşması arasındaki şaşırtıcı derecede senkronize ilişki bkz. Cengiz Özakıncı, İblis’in Kıblesi
5 Uğur Mumcu, “Kardan Adamlar”, Devrim, sayı: 44, 18.8.1970, s. 2. Uğur Mumcu’nun siyasî çoğulculuk konusundaki fikirleri daha sonra değişmiştir. Bu, yazılarında ve “dinci partilerden Marksist partilere kadar her düşüncenin örgütlenebildiği bir düzen” idealini dile getirdiği konuşmasında görülebilir. https://www.youtube.com/watch?v=n3URULPmlyM
6 Burada eklemek zorunda hissettiğim birkaç çok önemli ayrıntı var. Öncelikle Türkiye’nin NATO’ya girişi elbette TSK’nin ideolojik yapısında birtakım değişikliklere yol açmıştır. Fakat Kemâlist damar, Atatürkçü refleksler, adına ne derseniz, her zaman bir parça, öyle veya böyle var olmuştur. 12 Mart gibi esasında bu yazıda da andığımız Uğur Mumcu vb. Kemâlistleri işkencehânelerden geçirmiş bir müdahale bile bir parça Atatürkçü refleks taşımaktadır. 12 Eylül ise Türk Devrimi’ne vurulmuş en büyük darbe olmasına rağmen Atatürkçülük adına yapılmıştır, kendisini Atatürkçülüğe dayandırmıştır. Bir, Kemâlist fikirlerle hareket etmek; iki, Kemâlizmi özünden farklı algılayıp Soğuk Savaş sağcılığına hapsetmek; üç, Kemâlizm ile hiçbir ilişkisi olmadığı hâlde bilinçli ve kasıtlı bir şekilde onu kalkan olarak, emperyalist projelerinin parçası olarak kullanmak... Bu üçü arasında geçişkenlik yoğun olmuştur ve kişilerin hangi kategoride değerlendirileceği bâzen bir parça subjektif ve karmaşık bir mesele olarak kalmıştır.
7 Stalin’den Churchill’e yazılan 15.7.1944 tarihli mektuptan: “Tabiî ki bu, Almanya ile savaşmaktan kaçınan Türkiye'nin savaş sonrası meselelerdeki özel hak taleplerinin dikkate alınmayacağı anlamına gelir.” Bkz. İkinci Dünya Savaşı'nda Stalin, Roosevelt ve Churchill'in Türkiye Üzerine yazışmaları, Çeviren: Levent Konyar

29 Ağustos 2016 Pazartesi

İmralı Notları'ndan Sızanlar

          18 Temmuz tarihli yazımızda İmralı Notları'ndan bâzı alıntılar vermiş, son dönemde birilerini hain ilân eden ve sık sık vatana ihânetten söz eden AKP'lileri utandıracak itirafları ortaya koymuştuk. Bu yazıda İmralı Notları'ndan altını çizdiğimiz sayfaları tek tek yorum yapmadan aktarıyoruz. İçinde bir hayli "ilginç" kısımlar var.

          Terörist başı Abdullah Öcalan'ın ağır narsist kişiliği ve her olayı kendine karşı yapılmış bir komplo olarak değerlendirmesi, kitabı okuyanların (PKK yandaşları hâriç) en iyi gözlemledikleri husus olabilir. Bu bakımdan -buraya aktardığım bölümler dâhil- tutanaklarda yer alan cümleler Öcalan'ın bu psikoloji bozukluğu ile birlikte yorumlanmalı. Bu cümlelerin arasında işbirliği itirafları da olabilir, narsist bir kâtilin çarpıtmaları da.

          Yazının gereksiz yere büyümemesi için köşeli parantez ([]) veya parantez içinde üç nokta ((...)) kullandık. Yazım hataları dışında sözcükleri değiştirmedik. Sıralama kitapta olduğu gibi kronolojiktir. Bâzı tutanaklarda tarih olmadığı için soru işâreti koyduk. İfâdelerin başında sayfa sayıları var. Sayfa numarası olmayan cümleler, üstündekinin devamıdır.

          "Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları)" adıyla Avrupa'da yayınlanan ve internette e-kitap olarak bulunan tutanaklarda okuduklarımızdan çok şey çıkarabiliriz. Örneğin buraya almadığım kısımlardan birinde PKK'nın siyasî uzantılarından biri olan Demokratik Bölgeler Partisi hakkında konuşuluyor. Öcalan'a logo hakkında fikri soruluyor. "Bir kadın figürü olabilir. İki elini açmış, elinde buğdayı temsilen başak. Kadın çocuk tutar gibi başağı tutacak, yani ona en değerli varlığı gibi bakacak. Çünkü başağı kadın yarattı. Kadın kırmızı elbise giymiş, iki elinde başak sarı renkte, zemin de yeşil olabilir." diyor. (s. 358) Google'la "Demokratik Bölgeler Partisi" yazarsanız târif edilen logo karşınıza çıkar. Aynı konuda bir başka örnek... Öcalan "Bu söylediklerimi hayata geçireceksiniz. Mayıs ayında milletvekillerinin hepsi HDP’ye geçecek." diyor. (s. 268) Aşağıdaki haberin tarihine bakınca birkaç gün erken de olsa tâlimatın aynen yerine getirildiğini görüyorsunuz. Burada özellikle 7 Haziran'da HDP'nin PKK ile, Abdullah Öcalan ile alâkasız bir siyasî parti olduğunu iddia eden "özgürlükçü", "demokrat" arkadaşları sevgiyle anıyoruz.


          Uzatmayalım. İşte terörist başına selâm yollayanlardan Suriye pazarlığına, Öcalan'ın imajını düzeltmekle övünüp Türk milliyetçiliğini tehlike olarak gören devlet görevlilerinden Öcalan'ın belgeselini yapmak için izin isteyenlere İmralı Notları'ından sızanlar...


23 ŞUBAT 2013

          17- A. Öcalan: “AKP’nin tam olarak oturması ve olgunlaşması için bilerek bekledim, sabrettim. AKP anlar, dedik. AKP darbe ile uğraşırken başını belâya, derde sokmayalım, dedik.”

          28- S. S. Önder: “Can Dündar’ın size selâmları var. Sizin belgeselinizi yazmak istiyor. Amara’dan başlamak istiyor. Sizin izninizi istiyor. Görüşmek istiyor.”


18 MART 2013

          34- A. Öcalan: “2006’da bir yetkili ‘Süreç ilerlerse en son sıra sana gelecek.’ demişti.”


3 NİSAN 2013

          56- A. Öcalan: “Basına yanlış şeyler yansıdı. Öcalan bağımsızlıktan, federasyondan, özerklikten, bilmem neden vazgeçti, dediler. Ben hiçbir şeyden vazgeçmedim.”


?

          66- S. S. Önder: “[Oğuzhan Müftüoğlu’na] Sizin de zâten selâmınız vardı, ilettim. O da
size selâmlarını ve sağlık dileklerini gönderdi.”

          68- S. S. Önder: “Gerek Adalet Bakanı’yla yaptığımız görüşmelerde, gerekse H. Fidan’la yaptığımız görüşmede, CHP’nin geçmişte verip unuttuğu böyle bir araştırma komisyonu önerisi olduğunu, eğer bunu güncellersek CHP’nin bir yol ayrımına geleceğini, önergesine sahip çıkması durumunda sürece katılmış olacağını, reddetmesi durumunda siyaseten beş paralık duruma düşeceğini önerdik. AKP başlangıçta bunun önemini kavrayamadı, Sıkıştıklarında bunu hatırladılar ve alelacele uyguladılar.”

          69- P. Buldan: “Başkamm, komisyon kurulmadan bir gün önce CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ile görüştük. Newroz’da okunan mesajınızı çok beğenmiş. Derlitoplu bir metin olduğunu söyledi. Yalnız ‘Daha çok Orta Doğu’ya ilişkin belirlemeler var. AB konusunda da bir görüş belirtilseydi iyi olurdu.’ dedi. Bireysel olarak CHP’nin sürecin içerisinde olması gerektiğini düşünüyor.”


24 HAZİRAN 2013

          88- A. Öcalan: “Özal ve Erbakan bana ‘Her türlü yasal tedbire hazırız.’ dediler. Orduyla
görüştüğümüzde de aynısını söylediler.”


21 TEMMUZ 2013

          102- A. Öcalan: “Lice'deki esrar operasyonları da böyledir. On yıldır niye yapmıyorsunuz? Zaten karakolların yanında bu iş yapılıyor. Yüzde 90’ı da askerin cebine gidiyor. Çiller döneminde de Yüksekova'dan bu ticareti yapıp bütçeye yirmi milyar Dolar kattılar. Savaşı buradan finanse ediyorlardı.”

          102- A. Öcalan: “Geçmişte benimle görüşen askerleri de böyle kandırıp sonra Ergenekon’dan içeri aldılar.”

          108- A. Öcalan: “Biz Emre Beyle [Taner] burada görüşmeye başladığımızda Sabri, Zübeyir onlar üzerinden bâzı anlaşmalara varılmıştı. Benim de onayımı istediler, ama yetersiz buldum, olmadı. O nedenle 156 sayfalık yol haritası hazırladım, ama kabûl görmedi. Yeniden çatışmalar başladı, savaş lobileri devreye girdi. Ordunun bizimle çözüme gitmek isteyen kesimi de Ergenekon’la birlikte tasfiye edildi. ABD yaptı bunları, yoksa Tayyip Bey bir onbaşıyı bile tasfiye edemez. Cemaatin savcıları eliyle bunları yaptılar.”


17 AĞUSTOS 2013

          119- S. Demirtaş: “Türkiye PYD’nin Suriye muhalefetiyle birlikte hareket etmesini istiyor. Muhalefetin bayrağını kullanmasını istemişler, üçüncü çizgiyi sonlandırmak istiyorlar. Buna karşılık da sınır kapıları açılacak, Türkiye de oradaki yapıyla ilişki geliştirecek. İleride muhalefetle birlikte çözüm olunca Türkiye itiraz etmeyecek.”

          129- S. Demirtaş: “Mithat Sancar, Cengiz Çandar, Filiz Koçali -kendisi aynı zamanda eşbaşkan yardımcımızdır-, Oral Çalışlar, Nuray Mert, Osman Kavala ile görüştük. Selâmları vardı.”

          130- A. Öcalan: “[Suriye konusunda] Dün heyetle tartıştım. Herhâlde hayata geçer, MGK’da da tartışacaklar.”

          131- A. Öcalan: “Ama temel stratejik ittifak Türkiye iledir. Bunu Türkiye’ye öneriyoruz.”

          131- A. Öcalan: “Müslim’in Türkiye’ye gelmesi stratejiktir, hatta PKK ile görüşülmesi
kadar önemlidir, dendi”.

          Yetkili: “Yakında on beş kamyon yardımda gidecek. Evet, stratejiktir.”


15 EYLÜL 2013

          145- S. Demirtaş: “Fetullah Gülen’in görüntülü bir demeci düştü internete. ‘KCK’lilerin, BDP'lilerin evlerine uyuşturucu yerleştirin, sonra da gidip başlan yapın. Bunlara terörist deniyordu, şimdi bir de uyuşturucu kaçakçısı falan denir.’ biçiminde bir demeçti.”

          147- A. Öcalan: “Suriye muhalefeti nasıl geçici bir hükûmet kurup başkanım belirlediyse,
onlar da hemen bir geçici hükûmet kurup başkanını belirlesinler. Salih Müslim olur, artık kendileri bilirler. Suriye demokratik birlik hükûmeti olur.”

          S. Demirtaş: “Kürt ismini kullanmasınlar mı diyorsunuz?”

          A. Öcalan: “Evet, Suriye birliğini savunsunlar, sadece Kürtler adına hareket etmesinler. Kendi konseylerini parlamento gibi belirlesinler. Cenevre’ye kendi hükûmet başkanlarıyla gitsinler. Cenevre’de ÖSO ve demokratların hükûmetleri birleşir, tek hükûmete dönüşür. Çözüm de ancak böyle gelişir. ÖSO’nun hükûmet ilanı iyidir, olumludur.”


9 KASIM 2013

          169- P. Buldan: “[Selahattin Demirtaş] ABD'de bir haftalık görüşme ve temaslarda bulunmuştu. ABD’nin süreci önemsediğini, gözlemci olma taleplerine Türkiye’nin sıcak bakmadığını aktarmışlar.”

          175- İ. Baluken: “Tutuklu vekillerle ilgili herhangi bir gelişme yok. Daha önce hükûmet yetkilileri ile yaptığımız görüşmede bu konuda Ergenekon davasından tutuklu olan vekiller nedeni ile adım atamadıklarını söylüyorlardı.”

          179- S. S. Önder: “Başbakan devam etti. ‘Bana ne yapacağımı soruyorsun, söyleyeyim. Her şeyi yapacağım. Bir zamanı var ve bu konuda Apo ile de anlaşmışım. Tek bir kırmızıçizgim var, o da Suriye’dir. Orada Kuzey İrak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.’ dedi.”


7 ARALIK 2013

          199- S. S. Önder: “Sayın Başkanım, Deniz Baykal bugünlerde beni sık sık arıyor. Sarıgül’le yaşadıkları çekişmeden dolayı aklınca bana gaz veriyor. Halkın Sarıgül’den nefret ettiğini ve kendisine gelerek ‘Biz Sırrı beye oyumuzu vereceğiz.’ dediklerini anlatıyor.”


11 OCAK 2014

          221- S. S. Önder: “Kılıçdaroğlu ile görüştük. (...) Özet olarak bizim kendilerini desteklememizi ve bunu da gizlice yapmamızı istediler. (...) ‘Birlikte gözükmemiz hem size hem de bize büyük bir zarar verir.’ dedi.”


8 ŞUBAT 2014

          231- P. Buldan: “[Hakan Fidan] PYD’nin rejimle işbirliği yaptığını, bu tutumunu değiştirirse kendilerine destek sunacaklarını söyledi.”


9 MART 2014

          254- İ. Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] PYD'nin rejime desteğini kesmesi, muhalefetle hareket etmesi ve diğer Kürt gruplarıyla ilişkiler geliştirmesi durumunda desteklemeye hazır olduğıunu ifâde etti.”


26 NİSAN 2014

          291- 15 Nisan tarihli ekten: “Pakistan-Taliban müzakere sistemi AKP’ye hatırlatılmalı.”


?

          301- S. S. Önder: “Yasemin Çongar ve Enis Batur'un size selâmı var.”

          304- A. Öcalan: “Benimle burada Ergenekoncular, Atilla Uğur vb. görüştüler. ‘Savaşı devam ettir, biz de çözüm getiririz.’ diyorlardı. (...) Bizim şimdi savunduğumuzdan daha ileri bir çözüm öneriyordu. ‘Çözüm için birçok yasa çıkaracağız.’ diyordu.”


?

          320- Öcalan’ın elinde bir yasa taslağı var. Maddeleri okuyor. Nasıl olması gerektiği konusunda konuşuyorlar. Metin, 10 Temmuz 2014’te TBMM’de kabûl edilen 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa Tasarısı”nın metni.


15 AĞUSTOS 2014

          359- İ. Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] IŞİD’e karşı olduklarını ve İŞİD’le mücadele için PYD ve Özgür Suriye Ordusu üzerinden oluşacak bir ittifaka destek verebileceklerini aktardı. Biz de bu durumu Kandil’deki toplantıda arkadaşlarla paylaştık. Özellikle Carablus ve Til Ebyad bölgesinde ÖSO ile ittifak temelinde bâzı ilişkiler gelişebileceğini arkadaşlar da aktardılar. Arkadaşlar rejimle PYD arasındaki ilişki konusunda Davutoğlu’nun dile getirdiği bâzı hususların çok gerçekçi olmadığını ifâde ettiler. Ayrıca Rojava’ya yönelik ambargo ve ablukanın Türkiye tarafında tamamen kaldırılması gerektiğini ilettik. Bu konuda Davutoğlu gerekli adımları atmaya hazır olduklarını ifâde etti. Bilmenizde fayda var, bu süre içerisinde Başbakanlık-AFAD eliyle Kobani’ye yardım malzemeleri gönderildi. Bâzı sıkıntılı konularda da pratik alanda ilerlemeler sağlandığını söyleyebiliriz. Türkiye Qamişlo kapısına PYD’nin denetimi alması durumunda hiçbir sıkıntının kalmayacağını ısrarla ifâde ediyor.”

          363- S. S. Önder: “Başkanım, buradaki arkadaşlar bu hafta gidecek dediniz, bunlar diğer arkadaşlarımızın yanına gidecekler. Onlar için bir değerlendirme yapmak ister misiniz?”

          A. Öcalan: “Ne anlamda?”

          S. S. Önder: “Tek tek kişisel olarak sizi yoranlar, üzenler oldu mu? Zorlayanlar oldu mu? Gittikleri yerlerde nasıl davranılmalı? Bir öneriniz olabilir mi?”


9 OCAK 2015

          373- A. Öcalan: “Öcalan yirmi yıldır derin düşünüp taşındı. Kendi isyancı yapısı, kuralsızlığı ve gerillacılığını Özal’ın çağrısı ile birlikte gözden geçirmeye başlamış, bu şekilde PKK’nin konumunu değiştirmeye karar vermiştir. Biz kamu düzeni için tehdit olmaktan çıkmaya yirmi yıl önce karar vermiştik. Bu konudaki iradem kesindir. Bunu Başbakan’a da iletin. Bizim geçmişte de niyetimiz vardı. Bunu Özal’la yaptık, fakat Özal öldürüldü.”

          376- Kamu Güvenliği Müsteşarı: “Bu konuda siz de haksızlık yapıyorsunuz. Siz buradan örgütü yönetiyorsunuz. Buna müsaade ediyoruz. Heyetlerin geliş gidiş imkanlarını da sağlıyoruz. Bunlar hiç yokmuş gibi değerlendiriyorsunuz.”

          376- A. Öcalan: “Burada da Oslo’da Sabri ile Zübeyir’in yazdığı bir mektup vardı. O mektubu imzalayarak girdim bu işin içine. Bazen düşünüyorum. O dönem çok saf davranmışım. O dönem o kadar safım ki, benden mektubu alıp okuduğuma dair bir imza istediler. Ben de alıp imzaladım. 2008’in sonu ya da 2009’un başlangıcıydı. Kendimi öylece bu sürecin içine koydum.”

          379- A. Öcalan’dan Sırrı’ya: “Senin bütün bunları bilerek sanatta yoğunlaşman lazım. Nasıl film yapman gerektiği için de sana bir yazı vereceğim.”

          383- A. Öcalan: “Darbe çarkı daha amansızca yürütülüyor. Paris’teki suikast onunla ilişkili. Holland, Esad konusunda Türkiye’yle ortak hareket etmiş. Bu eylem Holland’ı bu anlamda geri çekme, Türkiye’yi yalnızlaştırma operasyonudur. AKP’ye yönelik darbe mekaniğinin de işlediğinin göstergesidir.”

          383- KGM: “Tüm bu değerlendirmelerinizde olumlu yapılmış olan hiçbir şeyden bahsetmiyorsunuz. Bir Öcalan imajı âdeta yeniden oluştu. Daha önceki değerlendirmelerden çok farklı olarak burada yürütülen çalışmalarla bugün kamuoyu sizi çok daha farklı değerlendiriyor.”

          383- KGM: “Ben burada son çıkarılan çerçeve yasayla birlikte müzakerenin görevlisiyim. Güvenlik güçlerinin hükûmet üzerine baskısı var. Vatandaşların da baskısı var.”

          384- KGM: “Milisler, şehir içerisindeki eylemler, silâhlandırmalar, bunlar süreç açısından oldukça zorlayıcıdır. Güvenlik güçleri üzerinde operasyon yapalım baskısı var. Bu talepler Başbakana ve güvenlik birimlerine de sıkça iletilmeye başlandı. Bu konuda belli bir rahatlamanın olması gerekir.”

          385- A. Öcalan’dan Hatip Dicle’ye: “Hak-Par ve Hüdapar’la, Ticaret ve Sanayi Odası ile, sivil toplum örgütleriyle görüşün, ilişkide olun. Onlara ‘Öcalan, ister hükûmetin yanında ister bizim yanımızda sürece katılabilirler, diyor.’ deyin. Kendileri karar versin. Siyasî heyete de katılabilirler. Böylece ‘Sürecin dışındayız.’ serzenişleri de bitmiş olur.”

          385- A. Öcalan’dan Sırrı’ya: “Bu birleşik Haziran ve Türkiye sol çevresiyle senin ciddî görüşmeler yapmanı istiyorum. Bu konu son derece önemlidir. Onlara benim ricam ve isteğim olarak iletin.”


4 ŞUBAT 2015

          388-  KGM: “Ayrıca bölgede polis ve askerin hükûmet üzerinde ciddî bir operasyon baskısı var (...) güvenlik güçlerinin operasyonel süreçlerine hükûmet direnç gösteriyor.”

          390- A. Öcalan: “Daha önce Kesire meselesini açmıştım. Derin devletin has adamının kızıyla evlenirken özellikle Dersimli arkadaşlar hep kuşku duymuştu. Ali Haydar daha iyi bilir. Ben onunla evlenirken de ‘Devletle aramızda bir köprü olabilir.’ diye düşündüm.”

          391- A. Öcalan: “Peki, acaba devlet içi çözüme ne zaman karar verdim? Burada Özal’ın büyük bir rolü var tabiî. Devlet kapısını araladığında reddetmedim. Tabiî o zaman dışarıdaydım. Reddedebilirdim de. Sonuç olarak ben karşı değilim. Mahir Kaynak’la da televizyon üzerinden diyalog kurdum. Birbirimizi bu kadar boğazlarken nasıl dost olabiliriz, diye düşündüm. O dönem bana gönderilen bir haberde de ‘Alman-Fransız Savaşı yüz yıl sürdü. Japonya-Amerika Savaşında atom bombası kullanıldı.’ örneklerini verdiler. ‘Devlet dışı çözüm çabalarının kazananı olmaz.’ dediler. ‘Bu kadar büyük acılara rağmen onlar bir araya gelebiliyor, bizim çelişkimiz bu kadar derin değil.’ dediler. Ben buna anlam biçtim.”

          400- İ. Baluken: “Amedspor’un sizin için isminizi yazarak hazırladıkları bir formayı getirdik. Formayı size teslim edecekler. Size çok selâmları vardı.”

          405- A. Öcalan’dan devlet görevlisine: “Benim geçmişte yazdığım kompozisyonlar, yazılar elinizdeyse onları bana ulaştırmanızı isterim. Tapu Kadastro’da Faruk Çağlayan’a yazdığım bir yazı vardı. Benim için önemlidir. 31 Aralık 76 günkü toplantı tutanağı var mı sizde?”

          405- A. Öcalan: “Adıyaman’da Haşan Yorulmaz’ın evine beni götüren çocuk gerçekten sen miydin?”

          S. S. Önder: “Bendim başkanım.”

          Devlet Görevlisi: “Barış Manço’nun bir programı vardı. Adam olacak çocuk diye. Sırrı beyin adam olacağı o günden belliymiş.”

          406- A. Öcalan: “29 Kasım’ı da hatırlayalım (Türkiye cephesinden Kobani’ye en yoğun saldırının geliştirildiği gün). MİT’in özel müdahalesi oldu. Zaten Kobani’yi de o kurtardı.” [Parantez içi, yayıncının notu.]

          406- A. Öcalan: “Bizim üst aklı bulmamız lazım. Bu üst akıl kimdir?”

          410- A. Öcalan: “Tamam. Ciddî bir hazırlık yapın. Teknik olarak bütün hazırlıklarınızın bitmesi gerekiyor. Şimdiden bu çalışmaları başlatın.3 milyona yakın ırgat var. Bunların üyelikleri ve otobüs tutulup taşınmaları şimdiden gündeminizde olmalıdır.”

          Heyet: “Geçen seçim Pervin Hanım İğdır’daki seçmeni dışarıdan otobüslerle
oy kullanmaya taşımıştı.”

          A. Öcalan: “Her yerde aynı şeyi yapmak zorundasınız. Sadece Iğdır değil, tüm Türkiye’de bunu yapmak zorundasınız. (Pervin’e dönerek) Sen artık tecrübelisin bu konularda ve seni sorumlu tutuyorum. Bu seçimde başarmak zorundasınız. Başarmazsanız gözüme görünmeyin.”


27 ŞUBAT 2015

          417- S. S. Önder: “Geliş sebebi doğrudan arabuluculuk teklifi değil. Bunu Kandil’deki arkadaşlardan da dinledik. Süleymanşah’la ilgili bir geliştir. Gelmişken bu tıkanıklığın aşılmasında rol alıp alamayacağını sormuşlar. Ben de buna bir tek sizin karar verebileceğinizi, dolayısıyla sizinle görüşmeyi talep etmesini önerdim.”

          A. Öcalan: “Doğru yapmışsın. Zâten o da olacak. Benim önerimdi. Bu operasyonun gerekçesi nedir? IŞİD saldırısı mı? Tabiî Esad muhaberatı da var. Tahmininiz nedir?”

          Heyet: “Başkanım, IŞİD türbeyi Türkiye’yle anlaşarak komutanların karargahı gibi kullanıyordu. Bunun sebebi oranın rejim tarafından dokunulmaz oluşuydu. Bildiğimiz kadarıyla IŞİD karşıtı koalisyona dâhil oluyor hükûmet. Amerikalılardan da izin almışlar. Bence IŞİD’le de zımnî bir anlaşma yapmışlar. Tüm bu işleri yapabilmek için de PYD’den yardım istemişler. Genel hatlarıyla budur.”

          418- KGM: “Salih Müslim ile görüşüldü. İstedikleri önemli hususlar oldu. Cezire ile Afrin arasında bir koridor açılmasına katkıda bulunmamız ve kolaylaştırmamız istendi ve lojistik ihtiyaçların giderilmesine dair talepler görüşüldü. En önemlisi, irtibat noktası tesisi, yani temsilcilik. Kobane ile Cezire arası koridor, Şenyurt-Dirbesiye kapısının açılması, STK’lara kolaylık göstermek, yüz jeneratör ve şartları değiştirecek geniş boyutlu ihtiyaçlar konuşuldu.”

          422- KGM: “Yüz yıldır Türk-Kürt ilişkileri üzerinden çatışma politikası uygulandı. Tehlike sadece Kürt milliyetçiliği değil, Türk milliyetçiliğidir aynı zamanda.”


14 MART 2015

          437- S. S. Önder: “Üç ay değil, bir ömür boyu Apocu olacağım.”

          437- S. S. Önder: “[Oktay Vural’ın] Bir yeğeni de kadın arkadaş, gerilladadır.”

18 Temmuz 2016 Pazartesi

"İdam İsteriz"


15 Temmuz 2016’da Cumhuriyet tarihinin yüz karası niteliğinde, felâket, berbat bir gece yaşadık. Türk Silâhlı Kuvvetleri’ndeki gruplaşmalar, illegal yapılanmalar ve disiplinsizlik kimsenin reddedemeyeceği bir şekilde ortaya çıktı. Tanklar, jetler, helikopterler... TBMM tarihinde ilk kez bombalandı ve bu olayda Türk ordusuna ait askerî araçlar kullanıldı. Çeşitli yerlerdeki olaylarda yüzlerce asker ve sivil hayatını kaybetti. Henüz bu tarihî ve karanlık günlerin ardındaki sır perdesi aralanmış, kafalardaki ciddî soru işâretleri yanıtlanmış, haklı kuşkular giderilmiş değil.

Bu acı ve fakat “bir garip” darbe girişiminin en çok can sıkan sonuçlarından biri de selâlar ile, hükûmetin çağrısı ile sokağa dökülenler arasındaki kişilerin günahsız erleri linç etmeye kalkması oldu. Kafasından kan fışkırır hâlde yerde yatan askeri acımasızca tekmelemek gibi görüntülerin yaşandığı süreçte “demokrasiye sâhip çıkan” öfkeli güruhun sloganlarından biri de bu darbe girişiminde bulunanların idam edilmesine yönelik taleplerdi. Erdoğan’ın halk önündeki konuşmalarında da bu “İdam isteriz!” talebi dile getirildi ve kendisi “Bu taleplerinizi yok sayamayız. Demokrasilerde halkın istediği olur!” diye beylik bir lâf ile yanıt verdi. En son 1 saat önce internete düşen habere göre CNN International'a röportaj veren Erdoğan mecliste idam cezasının kabûl edilmesi hâlinde cumhurbaşkanı olarak yasa değişikliğini onaylayacağını söylemiş.

Normali nedir bunun? Siyasetçi, öfkeli ve kontrolden çıkmaya müsait kitleleri yatıştırmaya çalışır, fakat tek amacı daha fazla iktidar olursa ortaya çıkan öfkeden beslenmekten geri durmaz. Şimdi Türkiye’de uzun süredir yargı bağımsızlığının yok edildiği hepimizin mâlûmu. Buna -mizansen veya gerçek- bir darbe girişimini atlatmış olmanın verdiği özgüvenle daha otoriter bir döneme gidileceği yönünde oluşan çekinceleri de ekleyin. Sonuç olarak eğer bir hata yapılıp idam cezası yeniden yasalara dâhil edilirse, iktidar dışındaki kesimlerin, hattâ iç hesaplaşmalarda harcanacak iktidar çevresindekilerin de can güvenliğini tehlikeye sokacak korkunç bir dönem başlayacaktır. Nasıl ki 1999 depreminde oluşan zararı kısa bir sürede gidermek için “geçici bir amaçla” çıkarılan Özel İletişim Vergisi depremin üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen hâlâ varlığını koruyor ve depremzedelere değil yolsuzluk yapan hırsızların ceplerine akıyorsa, muhtemel bir idam cezası da bu darbe girişimini organize eden Fetullahçı ihânet örgütünün alçak ve nâmussuz elemanlarına dokunmakla kalmayacaktır. Birilerinin güç ve iktidar hırsı ile yapabileceklerinin sınırının epey bir yüksek olduğunu acı olaylarla tecrübe ettik. Fakat İsmet Paşa’nın dediği gibi, sehpalar kurulursa nasıl işleyeceğini kimse bilemez.

Saray ve hükûmetin 7 Haziran 2015’ten sonra “milliyetçiliği ayaklar altına alma” söylemini terk edip kuşandığı o eğreti milliyetçi dil, “vatana ihânet” temalı cümleler bu süreçte de öne çıktı. İşte havuz medyasında, mitinglerde, sosyal medyada “vatan hainlerine idam” konuşulur oldu. İslâmcı camianın içinden gelen muhalif bir gazetecinin dediği gibi bunları başarılı kılan en önemli şey ve iktidarlarını ayakta tutan farkları, utanma duygusuna sâhip olmamalarıdır. Hababam Sınıfı’ndaki Ahmet gibi, utanacaklarını bilsem onlara hitap etmek isterdim ama ondan da anlamazlar ki... Çok yakın tarihimizin gerçekleri hâfızalarda tâze dursun diye kısa bir fatura çıkaracağız şimdi. Kaynağımız bölücü terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı’da kendisini ziyârete gelen BDP/HDP heyetleriyle olan görüşmelerinin metinlerinden oluşan ve geçen yıl Avrupa’da basılan “İmralı Notları” kitabı... Vatandan, bayraktan, vatana ihânetten, idam cezasından bahsetmelerinin ne denli büyük bir utanmazlık (taban için de unutkanlık) olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

***

Tarih 21 Temmuz 2013.
Bebek katili geçmişte hükûmet ile PKK’nın “bâzı anlaşmalara” vardığını, MİT Müsteşarı Emre Taner’in (göreve atanması 2005) kendisinden onay istendiğini anlatıyor: “Biz Emre Bey ile burada görüşmeye başladığımızda Sabri, Zübeyir, onlar üzerinden bâzı anlaşmalara varılmıştı. Benim de onayımı istediler ama yetersiz buldum, olmadı. O nedenle 156 sayfalık yol haritası hazırladım, ama kabûl görmedi.” (s. 108)

***

Tarih 17 Ağustos 2013.
Abdullah Öcalan’ın fikirleri Millî Güvenlik Kurulu’nda tartışılıyor: “Dün heyetle tartıştım. Herhâlde hayata geçer, MGK’da da tartışacaklar.” (s. 130)

***

Tarih belli değil. 26 Nisan ve 15 Ağustos 2014 arasındaki ikinci görüşme.
Terörist başının elinde bir yasa taslağı var. Maddeleri okuyor. HDP (veya BDP) heyetine fikirlerini soruyor. Metin, 10 Temmuz 2014’te TBMM’de kabûl edilecek olan 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Yasa Tasarısı”nın metni. Bu yasa -İmralı görüşmelerinde de sık tekrarlanan- “sürecin (yâni PKK ile pazarlığın) yasal dayanağını oluşturmak” için çıkarılan yasa olarak biliniyor. (s. 320) Yasalar artık mecliste, komisyonlarda değil terörist başının masasında belirleniyor, ne âlâ!

***

Tarih 9 Ocak ve 4 Şubat 2015.
Bu iki görüşmede hazır bulunan Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun üç ayrı yerde bahsettiği hususları aktaralım: “Ben burada son çıkarılan çerçeve yasayla (yukarıda bahsettiğimiz yasa - ES) birlikte müzâkerenin görevlisiyim. Güvenlik güçlerinin hükûmet üzerine baskısı var. Vatandaşların da baskısı var. (s. 383) Güvenlik güçleri üzerinde operasyon yapalım baskısı var. Bu talepler Başbakana ve güvenlik birimlerine de sıkça iletilmeye başlandı. (s. 384) Ayrıca bölgede polis ve askerin hükûmet üzerinde ciddî bir operasyon baskısı var (...) güvenlik güçlerinin operasyonel süreçlerine hükûmet direnç gösteriyor. (s. 388)

Yâni vatandaş ve güvenlik güçleri hükûmete sürekli baskı yapıp terör örgütüne karşı operasyon talep etmiş, hükûmet de direnç göstermiş. Bu arada hükûmetin bu talepleri karşılıksız bıraktığı süreçte (ki bunun adını vatanseverler “ihânet süreci” veya “the süreç” koymuştu) terör örgütünün çeşitli yerlerde saldırılar düzenlediğini, şehirleri silâh deposu yaptığını, asker dâhil olmak üzere kamu görevlilerini dağa kaçırdığını, heykel diktiğini, bayrak indirdiğini, “asayiş timleri” kurduğunu, yol kestiğini hepimiz biliyoruz. Özellikle “Güvenlik güçlerinin operasyonel süreçlerine hükûmet direnç gösteriyor.” cümlesi, askerimizi ve polisimizi şehit edenlerin kimin yüzünden hayatta kalıp güçlendiği sorusunu yanıtlamakta tek başına yeterli!

***

Tarih 9 Ocak 2015.
KGM’den devam edelim. Öcalan’ın ve HDP’lilerin eleştirileri üzerine Müsteşar Bey konuşuyor ve hükûmetin PKK’ya olan yardımlarının yalnızca askerî olmadığını belirtiyor: “Bu konuda siz de haksızlık yapıyorsunuz. Siz buradan örgütü yönetiyorsunuz. Buna müsaade ediyoruz. Heyetlerin geliş gidiş imkânlarını da sağlıyoruz. Bunlar hiç yokmuş gibi değerlendiriyorsunuz. (s. 376) Tüm bu değerlendirmelerinizde olumlu yapılmış olan hiçbir şeyden bahsetmiyorsunuz. Bir Öcalan imajı âdeta yeniden oluştu. Daha önceki değerlendirmelerden çok farklı olarak burada yürütülen çalışmalarla bugün kamuoyu sizi çok daha farklı değerlendiriyor. (s. 383)

***

Tarih 9 Kasım 2013.
Gönlü terörle mücadele eden Engin Alan’ın tutuklu kalmasından ama terör davasından tutuklu BDP’li vekillerin dışarı çıkmasından yana olan bir hükûmet!.. İdris Baluken anlatsın: “Tutuklu vekillerle ilgili herhangi bir gelişme yok. Daha önce hükümet yetkilileri ile yaptığımız görüşmede bu konuda Ergenekon davasından tutuklu olan vekiller nedeni ile adım atamadıklarını söylüyorlardı.” (s. 175)

***

Tarih 18 Mart 2013.
Biz susalım terörist başı konuşsun: “2006’da bir yetkili ‘Süreç ilerlerse en son sıra sana gelecek.’ demişti.” (s. 34)

***

Tarih 27 Şubat 2015.
Biz susalım, Müsteşar konuşsun. Hükûmetimizin ve önemli makamlara atadığı kişilerin ne kadar vatansever, milliyetçi olduğunu yansıtsın: “Yüz yıldır Türk-Kürt ilişkileri üzerinden çatışma politikası uygulandı. Tehlike sadece Kürt milliyetçiliği değil, Türk milliyetçiliğidir
aynı zamanda.” (s. 422)

***

Bir parça da YPG konusundan söz etmeli... Son aylarda Tayyip Erdoğan Batı’ya, ABD’ye karşı anti-emperyalist(!) nâralar atıyor, neden YPG’yi terör örgütü olarak tanımlamadıklarını, neden terör örgütleri arasında ayrım yapıp bâzılarını desteklediklerini sorup dert yanıyor. PKK’nın Suriye kolu olduğu konusunda hiçbir kuşkuya yer olmayan YPG ile AKP arasındaki ilişkiler konusunda da İmralı Notları yardımcı oluyor.

Tarih 17 Ağustos 2013
Selahattin Demirtaş: “Türkiye PYD’nin Suriye muhalefetiyle birlikte hareket etmesini istiyor. Muhalefetin bayrağını kullanmasını istemişler, üçüncü çizgiyi sonlandırmak istiyorlar. Buna karşılık da sınır kapıları açılacak, Türkiye de oradaki yapıyla ilişki geliştirecek. İleride muhalefetle birlikte çözüm olunca Türkiye itiraz etmeyecek.” (s. 119)

Abdullah Öcalan: “[Salih] Müslim’in Türkiye’ye gelmesi stratejiktir, hatta PKK ile görüşülmesi kadar önemlidir, dendi”.
Yetkili: “Yakında on beş kamyon yardım da gidecek. Evet, stratejiktir.” (s. 131)

***

Tarih 8 Şubat 2014
Pervin Buldan: “[Hakan Fidan] PYD’nin rejimle işbirliği yaptığını, bu tutumunu değiştirirse
kendilerine destek sunacaklarını söyledi.” (s. 231)

***

Tarih 9 Mart 2014
İdris Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] PYD'nin rejime desteğini kesmesi, muhalefetle hareket etmesi ve diğer Kürt gruplarıyla ilişkiler geliştirmesi durumunda desteklemeye hazır olduğıunu ifâde etti.” (s. 254)

***

Tarih 15 Ağustos 2014
İdris Baluken: “[Ahmet Davutoğlu] İŞİD’le mücadele için PYD ve Özgür Suriye Ordusu üzerinden oluşacak bir ittifaka destek verebileceklerini aktardı. Biz de bu durumu Kandil’deki toplantıda arkadaşlarla paylaştık. Özellikle Carablus ve Til Ebyad bölgesinde ÖSO ile ittifak temelinde bazı ilişkiler gelişebileceğini arkadaşlar da aktardılar. Arkadaşlar rejimle PYD arasındaki ilişki konusunda Davutoğlu’nun dile getirdiği bazı hususların çok gerçekçi olmadığını ifade ettiler. Ayrıca Rojava’ya yönelik ambargo ve ablukanın Türkiye tarafında tamamen kaldırılması gerektiğini ilettik. Bu konuda Davutoğlu gerekli adımları atmaya hazır olduklarını ifade etti. Bilmenizde fayda var, bu süre içerisinde Başbakanlık-AFAD eliyle Kobani’ye yardım malzemeleri gönderildi. Bazı sıkıntılı konularda da pratik alanda ilerlemeler sağlandığını söyleyebiliriz. Türkiye Qamişlo kapısına PYD’nin denetimi alması durumunda hiçbir sıkıntının kalmayacağını ısrarla ifade ediyor.” (s. 359)

***

Tarih 4 Şubat 2015
Abdullah Öcalan: “29 Kasım’ı da hatırlayalım (Türkiye cephesinden Kobani’ye en
yoğun saldırının geliştirildiği gün). MİT’in özel müdahalesi oldu.
Zaten Kobani’yi de o kurtardı.” (s. 406 - Parantez içi yayıncının notu.)

***

Tarih 27 Şubat 2015
Sırrı Süreyya Önder: “Geliş sebebi doğrudan arabuluculuk teklifi değil. Bunu Kandil’deki arkadaşlardan da dinledik. Süleyman Şah’la ilgili bir geliştir. Gelmişken bu tıkanıklığın aşılmasında rol alıp alamayacağını sormuşlar. Ben de buna bir tek sizin karar verebileceğinizi, dolayısıyla sizinle görüşmeyi talep etmesini önerdim.”
Abdullah Öcalan: “Doğru yapmışsın. Zaten o da olacak. Benim önerimdi. Bu operasyonun gerekçesi nedir? IŞİD saldırısı mı? Tabiî Esad muhaberatı da var. Tahmininiz nedir?”
Heyet: “Başkanım, IŞİD türbeyi Türkiye’yle anlaşarak komutanların karargahı gibi kullanıyordu. Bunun sebebi oranın rejim tarafından dokunulmaz oluşuydu. Bildiğimiz kadarıyla IŞİD karşıtı koalisyona dâhil oluyor hükûmet. Amerikalılardan da izin almışlar. Bence IŞİD’le de zımnî bir anlaşma yapmışlar. Tüm bu işleri yapabilmek için de PYD’den yardım istemişler. Genel hatlarıyla budur.” (s. 417)

Kamu Güvenliği Müsteşarı: “Salih Müslim ile görüşüldü. İstedikleri önemli hususlar
oldu. Cezire ile Afrin arasında bir koridor açılmasına katkıda bulunmamız ve kolaylaştırmamız istendi ve lojistik ihtiyaçların giderilmesine dair talepler görüşüldü. En önemlisi, irtibat noktası tesisi, yani temsilcilik. Kobane ile Cezire arası koridor, Şenyurt-Dirbesiye kapısının açılması, STK’lara kolaylık göstermek, yüz jeneratör ve şartları değiştirecek geniş boyutlu ihtiyaçlar konuşuldu.” (s. 418)

***

PKK ve FETÖ... İkisi de AKP döneminde gücüne güç kattı. İkisi de AKP’nin mücadele değil müzâkere ettiği veya işbirliği yaptığı örgütlerdi. Bu politikaların can, mal, kaynak, millî birlik, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, bağımsızlık, uluslararası ilişkiler gibi farklı açılardan çok ağır bir maliyeti oldu. 15 Temmuz da bu maliyetin bir parçasıdır. Sorumlulara verilecek ceza ile ilgili olarak ortaya uçuk fikirler atanların bir daha düşünmesini öneririz!


NOT: “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları)” adlı kitapla ilgili genel incelememizi başka bir yazıda sunacağız.

21 Haziran 2016 Salı

Altı Ayın Hikâyesi

Bağımsızlık Savaşımızın başlangıcı olarak 19 Mayıs 1919’u kabûl ediyoruz. 9. Ordu Müfettişi Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemâl Paşa’nın Bandırma vapuru ile Samsun’a çıktığı bu tarihten önce İstanbul’da geçen altı ayın hikâyesini ders kitaplarından okumadığımız gibi 2008’e dek yalnız bu süreci araştıran bir kitap da sanırım yazılmamıştı. Yazılmışsa cehâletime verin. Alev Coşkun’un sekiz yıl önce Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan ve bende Mayıs 2013 tarihli 21. basımı bulunan Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay adlı eserini nihâyet okudum, 21 Haziran’a yâni Amasya Genelgesi’nin ilân ediliği güne tesâdüf etmesi güzel oldu. Bu değerli yapıtı her vatanseverin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm için, okuma zahmetine katlanan insan sayısının az olmasını da dikkate alarak kitaptan bahis bahanesiyle aynı zamanda küçük bir özetini çıkaracağım.

Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta yazdığım yazının başlığı “19 Mayıs’ı Unutun” idi. Tarihi geleceğe ışık tutması için okuyorsak bildiğimizi zannettiğimiz konuları bir daha, beş daha, on daha baştan okumalı ve öğrenmeliyiz. Bu yolla o ışığı geçmişten alıp önümüze tutabiliriz. Bu anlamda 19 Mayıs’ta başlayan süreci olduğu gibi Mondros’tan 19 Mayıs’a kadar olan süreci de önemsemek, araştırmak ve yürütülen mücadelenin aşamalarını, ayrıntılarını bilmek çok önemlidir.

Mustafa Kemâl’in 5 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olarak emrindeki kuvvetlere İngilizlerin İskenderun’a çıkmaya teşebbüs etmeleri durumunda ateş açmaları tâlimatını verdiğini çeşitli kaynaklardan biliyoruz. Bu konuda sadrâzamla yazışmalarında, verdiği emrin “derhâl düzeltilmesi”nin söylenmesine karşı verdiği yanıt, “yaradılışı gereği” böyle bir şey yapamayacağı ve yerine başkasının atanmasını istemek olmuştu. Yıldırım Orduları lağvedilince İstanbul’a, Harbiye Nezâreti emrine alınan Mustafa Kemâl’in “altı ay”ı başlar. 13 Kasım’da başkenttedir.

İstanbul’daki ilk faaliyetleri doğrudan hükûmet işleriyle ilgilidir. Sadrâzamlığa henüz atanan Tevfik Paşa’nın güven oylaması henüz Meclis-i Mebusan’da yapılmamıştır. Mustafa Kemâl, güvenoyu verilmemesi için çalışma başlatır. Ahmet İzzet Paşa’yı yeniden hükûmetin başına getirmek, bu kabinede kendisi de Harbiye Nâzırı olmak istemektedir. Ateşkes Antlaşması’nın hükümleri çerçevesinde Osmanlı’nın haklarını korumak ve işgâllere engel olmak ancak dirençli bir hükûmetin mesaisi ile sağlanabilecektir. Yakın arkadaşları ile bu amaç için faaliyet yürütürler. Ali Fethi Bey’in (Okyar) çıkardığı Minber gazetesinde çeşitli propagandalar yapılır. Bu gazeteye Mustafa Kemâl de yazılar yazar. Meclise giderek milletvekilleri ile görüşürler. Fakat Tevfik Paşa kabinesi güvenoyu alır. Sultan Vahdettin’le konuşarak yapılan teşebbüsler de işe yaramaz. Vahdettin oralı olmaz. Bu başarısızlıktan daha kötüsü 21 Aralık’ta meclisin Vahdettin tarafından feshedilmesidir. Hükûmet üzerinde denetim yetkisi olan bir organ ortada kaldırılmış ve böylece güçler dengesinde pâdişah, hükûmete etki edebilecek tek kuvvet olarak kalmıştır.

İlgili makamlara getirilerek işgâlleri ve vatanın parçalanmasını elindeki yetkilerle önlemeye çalışmak isteyen Mustafa Kemâl bu süreçte İngilizlere açıktan bir muhalefet politikası gütmemeye dikkat etmiştir. Gazetelere verdiği demeçlerde “Daha önce cephelerde karşı karşıya geldiği İngilizlere kin ve düşmanlık gütmediğini” ifâde etmiş, Osmanlı’nın haklarına saygı gösterirlerse İngiltere’nin de Türkler tarafından saygıyla karşılanacağını vurgulamıştır. Burada gözetilen denge ne dönemin satılık yönetici ve aydınları gibi İngilizden çok İngilizcilik yapmak ne anti-emperyalist bir söylemle kendi hareket alanını sınırlamak, hattâ yok etmek, bunların tam tersine ince ve hassas bir strateji izlemektir. Tutuklamaların gırla gideceği bu aylarda kafasındaki plânları uygulamak için özgürce çalışması da olmazsa olmazdır. Bunun için (kitabı okuyana kadar hiç duymadığım, hayli ilgimi çeken) bir ilişki içinde bulunur. İtalyanların İstanbul’daki siyasî komiseri Kont Sforza ile diyalog kurar. Esasında Birinci Dünya Savaşı’nın yenik devletlerine uygulanacak şartların konuşulduğu Paris Barış Konferansı’nda (Ocak 1919) İzmir ve çevresinin Yunanlara bırakılması fikri öne çıktığı için İtalyanlar daha önce kendilerine bırakılacağı konuşulan bu bölgede muhtemel bir Yunan hâkimiyetini önlemek için çoktan “direniş” örgütleme derdine düşmüşlerdir, her türlü desteği sunacaklarının sözünü vermişlerdir. İzmir’deki Müdafaa-i Hukukçularla yakın ilişkiler kuran Kont Sforza, Mustafa Kemâl’e de bölgede Yunanlara karşı direnişi örgütlemesini teklif etmiştir fakat o, neticede bir “kuklacı seçimi”nden ibâret olacak böyle bir projeyi de “yaradılışına aykırı” bulup yanaşmaz. Yanaşmaz ancak olası bir tutuklama girişiminde İtalyan elçiliğine sığınma güvencesini almıştır. (Yıllar sonra İtalya Dışişleri Bakanı olacak olan Sforza’nın anıları dâhil çeşitli kaynakların kullanıldığı ilgili bölümde bu konu işlenmiştir. Merak buyuran kitabın 16. bölümüne başvursun.)

İstenen hükûmet işbaşına getirilememiş, harbiye nâzırlığı hedefi uzakta kalmış, meclis kapatılmış... Hepsinden daha önemlisi vatan işgâl altında ve ayrılıkçı istekler, ayrılıkçı terörle birleşmiş. Ermeni, Yunan, Rum, hattâ Kürt projeleri gündeme geliyor. Bu durumda Mustafa Kemâl Şişli’deki evinde yakın çalışma arkadaşlarıyla, Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar), Ali Fuat (Cebesoy), Kâzım Karabekir, Câfer Tayyar (Eğilmez), İsmail Canbulat, İsmet (İnönü) ve diğerleriyle uzun uzun görüşüp tartışmakta, akla gelebilecek tüm kurtuluş yöntemlerini ele almaktadır. Bunların arasında bir ihtilâl yapmak da vardır. Ünlü İttihatçılardan Kara Kemâl de işin içindedir fakat gerek İsmail Canbulat’ın kesin itirazı gerekse yabancı kuvvetlerin işgâli altındaki bir başkentte yapılacak ihtilâlin muhtemel olumsuz sonuçları nedeniyle plân rafa kaldırılmıştır. Kitapta konunun geçtiği yerde Vahdettin’in öldürülmesinden, Tevfik Paşa’nın kaçırılmasından bahsolunuyor. İhtilâl örgütünün adı bile belirlenmiş: “Ay-yıldız”. Ancak dediğimiz gibi bundan vazgeçilmiş.

Zaman ilerliyor, şartlar ağırlaşıyor. “Mütareke basını” hainliğin, kansızlığın diplerinde yaşıyor. Mart 1919’da Vahdettin’in eniştesi Damat Ferit sadârete geliyor, İngiliz işgâl görevlilerinin “Olabilecek en çok İngiliz yanlısı hükûmet” dediği bir kabine işbaşına getiriliyor. Mustafa Kemâl ve arkadaşlarının girişimlerinden netice alınamıyor. Böylelikle İstanbul’daki herhangi bir girişimin memleketi kurtarmaya fayda etmeyeceği fikrine varılıp Anadolu’ya geçme düşüncesi giderek ağırlık kazanıyor. Mustafa Kemâl’in kafasında bu fikrin eski olduğunu Ali Fuat’a daha mütarekenin imza edildiği günlerde Adana’da iken söylediklerinden biliyoruz. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya (ki Harbiye’den beri yakın arkadaşıdır) “ilk direniş merkezini Adana’da oluşturmak”tan, “pâdişahın yalnız tahtını düşündüğünden dolayı bu işin milletle birlikte yapılacağından” söz etmiştir. Fakat bahsettiğimiz gibi İstanbul’da iken çeşitli yöntemler denenmiş, milleti esâret ve parçalanma tehlikesinden kurtarmak için farklı yollara başvurulmuştur.

Anadolu’ya geçişin tek hâl çâresi olarak gözüktüğü günlerde Mustafa Kemâl, yâveri Cevat Abbas’a (Gürer) Kocaeli üzerinden güvenli bir geçiş yolu için hazırlıkların yapılması emrini verir. Yol güvenliğini sağlayacak kişi Yahya Kaptan’dır. Binbaşı Dr. Refik (Saydam) daha evvel bölgeye tâyin ettirilmiştir. Bu yoldan Ali Fuat’ın komutasındaki 20. Kolordu (karargâhı Konya’da) sınırlarına ulaşılacaktır. Bu arada denizci bir subay olan Hüseyin Rauf şubat ayının sonunda askerlikten istifa etmiştir, sivil olarak Anadolu’ya geçecektir. Kâzım Karabekir 13 Mart’ta Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı olarak atanmış, Nisan’da görev yerine gitmiştir. Câfer Tayyar Edirne’de 1’inci Kolordu Komutanı’dır. Kolordu merkezlerini haritada işâretleyin ve Şişli’deki o evde defalarca memleketin hâline çâre arayan o grubun Anadolu içinde ne kadar güç potansiyeline sâhip olduklarını düşünün. Anadolu da elbette büsbütün teslim olmamıştır, çeşitli tepkiler, direnişler ortaya çıkmaktadır fakat bunlar bölgesel amaçlıdır, zayıftır veyahut dağıtılmıştır. Bu tepkileri birleştirecek, tek elde toplayacak bir örgütleyici gerekmektedir. Şartlar olgunlaşmaktadır.

21 Nisan 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe hükûmete bir nota verir, Karadeniz’de “Rumlara saldıran Türk çetelerinin” dağıtılmasını ister. Alev Coşkun “Gökten İnen Müjde – İngiliz Notası” başlığını uygun gördüğü 22’nci bölümde Karadeniz bölgesinin Kafkas petrolleri için önemini de anlatarak notanın içeriğindeki diğer isteklerden söz eder: Mütârekeye göre yapılması gereken ordunun terhisi ve silâhların toplanması Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde yavaş ilerlemektedir. Buralarda “şûra”lar kurulmuştur, asker toplayıp halkı rahatsız etmektedirler. Bunlarda İttihatçıların parmağı vardır. Bu nota yeterli görülmeyip ayrıca Calthorpe Vahdettin’i, yine İngiliz görevlilerinden Amiral Webb de Damat Ferit’i ziyâret etmiş ve yazılı olarak bildirilen hususları sözlü olarak iletmişlerdir. İşte 9’uncu Ordu Müfettişliği, İngilizlerin bu istekleri üzerine Karadeniz’de Rum katliamlarına karşı yurtlarını koruyan Türkleri dağıtmak için kurulmuştur. 21 Nisan’dan sekiz gün sonra, 29 Nisan’da bu müfettişliğe atanan kişi mâlûmunuz geleceğin “Atatürk”üdür.

Peki neden Atatürk veya o günkü adıyla Mustafa Kemâl Paşa? Bu sorunun yanıtı kitapta çok ayrıntılıdır. O kadar ki Alev Bey tablolarla, özetlerle, resimlerle süreci kolaylaştırarak anlatmaya çalışmıştır. Kısaca değinmek gerekirse, öncelikle Mustafa Kemâl’i dönemin hükûmet ve saray çevrelerinin gözünde güvenilir kılan birtakım hususlar vardır. Bunlardan birincisi onun Enver Paşa’ya muhalifliğinin, onda hoşlanmadığının bilinmesidir. İkincisi, Ermeni tehcirinde bir rolü yoktur, dolayısıyla İngilizler ve saray nezdinde “kirli” değildir. Üçüncüsü Vahdettin şehzâde iken onun Almanya seyahatinde yanında bulunmuş, aralarında bir yakınlık meydana gelmiş, “fahrî yâver” unvanını almıştır. Dördüncüsü Çanakkale’deki başarısı sâyesinde “Anafartalar Kahramanı” nâmıyla bilinmiştir, bu da ona yaptırılacak işlerin halk nazarında daha kolay meşrulaşması demektir. Beşincisi aynı zamanda Almanlara karşı olduğu bilinmektedir. (Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda çok geniş yetkilere sâhip Alman subaylar görev yapmış, Türk subaylar Almanların emrine verilmişti. Genelkurmay Başkanı da bir Alman, Bronsart von Schellendorf idi. Mustafa Kemâl hem üstündeki Alman subaylara karşı yetkilerini aşan inisiyatifler almış hem de çektiği telgraflarda âdeta Alman sömürgesi olduğumuzdan yakınmış ve bu durumu eleştirmişti.)

Bunlar onun kişisel özellikleri ile ilgili konular. Bir de kurduğu ve sâhip olduğu bağların etkisi var. Dönemin Dâhiliye Nâzırı Mehmet Ali Bey, Ali Fuat’ın babası İsmail Fâzıl Paşa’nın dünürüdür. Harbiye Nâzırı Şakir Paşa, Cevat Abbas’ın akrabasıdır. Bahriye Nâzırı Ahmet Avni Paşa ise Mustafa Kemâl’in Suriye’de birlikte çalıştığı bir subaydır. Bütün bunlarla ilgili bağlantıların kurulması ayrı ayrı başarılmış, gerek Mustafa Kemâl bizzat bu hükûmet üyeleriyle muhabbetini geliştirmiş, evine bakanlar sık gelir gider olmuş, gerekse de gıyâbında onun ismi adı geçenlere önerilmiş. Bu görüşmelerde ana sorun elbette Mustafa Kemâl’in İttihat ve Terakki ile bir ilgisinin kalıp kalmamasıydı. Kendi ağzından dinleyelim: “Mütareke devrinde İzzet Paşa’dan sonra sadrâzamlığa gelerek âdeta her gün değişen kabinelerinde bakanlık görevi alanların hakkımda şöyle bir görüş beslediklerini sanıyorum. Beni Talât Paşa’nın, Enver Paşa’nın ve genellikle İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin karşıtı kabûl ediyorlardı. Bu nedenle kendileri tarafından kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek yararlı olacağım düşüncesindeydiler. Benimle bu yolda temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nâzırlar olduğunu hatırlarım.” (s. 376)

Ayrıca onu kendi ifâdesiyle “kazanabileceğini” düşünenlerin bu tercihte etkisi olduğu gibi İstanbul’dan uzaklaştırarak hükûmet ve ordu üzerindeki etkisini yok etmeyi düşünenler de bir etken olabilir.

29 Nisan’da Mustafa Kemâl’e bildirilen görev o gün Harbiye Nâzırı, ertesi gün Pâdişah, 4 Mayıs’ta Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından onaylanmıştır. 29 Nisan’da Harbiye Nâzırı’nın odasından çıkıp Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya (İnanç) gitmiş, Samsun’a gidişine izin veren belgeyi âdeta kendi yazdırmıştır. (O gün Genelkurmay Başkanı bulunan Fevzi Paşa (Çakmak) İstanbul’da değildi.) Çünkü dikkat çekici noktalardan biri şudur ki Mustafa Kemâl bu görevi kullanacağı gerçek amacı ve niyetini Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’ya (Çobanlı) açmaktan çekinmez, açık açık konuşur ve hattâ destek ister. Böyle bir durumda metin üzerinde istediği değişiklikleri yapmıştır.

Bu arada İngiliz notasından sonra “asayişi sağlamak için” 1. Ordu Müfettişi olarak Fevzi Paşa, 2. Ordu Müfettişi olarak Cemâl Paşa (Mersinli) atanmıştır.

Böylelikle 16 Mayıs 1919’a geldik. Son ayrıntı olarak, Bandırma vapurunun kalkacağı gün farklı yerlerden ve kişilerden Bandırma’nın İngilizler tarafından batırılacağı yönünde duyumlar gelmiştir, ama Mustafa Kemâl zâten Türk milletinin ölüm kalım mücadelesi uğruna ölmeyi göze almıştır.

***

Yerli ve yabancı çok sayıda farklı kaynağa dayanan bu çalışmanın kronolojik gidişatı büyük ölçüde Zeki Sarıhan’ın Kurtuluş Savaşı Günlüğü kitabı temelinde. Olayları Atatürk’ün anılarından anlatmak için 1926’da Fâlih Rıfkı ve Mahmut Soydan’a anlattığı anılar kullanılmış. (Bu anıları 1965’te Atatürk’ün Bana Anlattıkları adıyla kitaplaştıran F. Rıfkı’nın kitabı ve bunları yeniden düzenleyen İsmet Görgülü’nün Atatürk’ün Anıları kitabı.) “6 Ay”ın kanımca alanında bir ilk olmanın dışında en büyük özelliği, kitabın konusu olan olayları bütün okurlar, her sınıftan insan kolayca anlasın diye ağır bir üslûba kaçmadan anlaşılır bir şekilde yazılmış olması ve fevkalâde yararlı özetlemeler ile bilginin sürekli tekrarlanması. Bu sâyede olaylar âfakî olmaktan çıkıp zihne iyice yerleşiyor ve okur yeni sayfalarda karşısına çıkan isimleri ve olayları yerine oturtabiliyor. Her kitapta olan birkaç eleştiri konusu dışında yazarın kullandığı dil ile ilgili eleştirebileceğim bir iki nokta var. Yabancı kökenli sözcükleri kullanmama düşüncesiyle yapılan “(Öz)Türkçeleştirme”ler bâzen sözcüğü anlaşılmaz kılmış. Öte yandan 1918-1919’ları anlatırken “milliyetçi” yerine özellikle ve ısrarla “ulusalcı” kelimesinin kullanılması son derece garibime gitti. “Milliyetçiliği” terk etmenin, üstelik 1919’un milliyetçilerine de terk ettirmenin mantıklı bir tarafı yok diye düşünüyorum. Dil konusunda kitapta geçen “partisel bir siyasal ilişki” lâfının oldukça ilginç ve sıradışı geldiğini de söylemeliyim.


Alev Coşkun’a ne kadar teşekkür etsek az. Bu değerli kitabı Türk milletine armağan ettiği için ve vatansever insanların, tarihindeki en onurlu mücadelenin nasıl ve hangi süreçlerden geçerek başlatıldığını öğrenmesine yardımcı olduğu için.

Millî mücadelenin bütün aşamalarıyla nasıl bir strateji savaşı olduğunu anlamak için, bugüne ve yarına yönelik ilham almak için mutlaka bu kitabı okuyun.