3 Eylül 2015 Perşembe

İstifa

Hayat bu, az zamanda çok şey değişebiliyor. Futbolda da böyle. Galatasaray’ın tarihinin en kötü sezonlarından birinin sonuna geldiği 2011 Mayıs’ı ile baştan başa yenilenip tarihinin en güzel futbol oynadığı sezonlarından birine başlayacağı ağustos ayı arasında üç ay var. O üç aydaki değişim korkunçtu. Bu yaz yine korkunç (bu kez olumsuz anlamda) bir değişime tanık olduk. Galatasaray taraftarı ve camiası, üç takımın son haftalara kadar yarıştığı ama ipi Cimbom’un göğüslediği, ligin yanına bir de Bursa’da Türkiye Kupası’nı eklediği müthiş bir mayıstan sonra sürekli endişe, kaygı, kaos ve felâket senaryolarıyla dolu ayların içinde buldu kendini. Göreve yeni başlayan yönetimin transfer politikaları, teknik direktör Hamza Hamzaoğlu’nun açıklamaları ve yeni sezonun ilk maçlarındaki tercihleri taraftarı isyan ettirdi. Hemen herkes yönetimden, çoğunluk yönetim ile birlikte Hamza Hocadan da şikâyetçi... Ezelî rakibe karşı kazanılan 4. yıldız ve sezon başında sarı-kırmızı ellerde kalkan Süper Kupa, transfer sezonundaki politikalara yönelik yoğun eleştirilere, bu gidişten duyulan rahatsızlıklara engel olamadı.

Mâlûmu uzatıp yaymaya gerek yok. Hepiniz biliyorsunuz yaşananları. Bugün 3 Eylül 2015. Transfer dönemi iki gün önce bitti. Kadrolar kesinleşti. Ligde üç hafta birer gâlibiyet, beraberlik ve yenilgi ile geride kaldı. Şimdi sonuca bakıp eldeki verilerin nelere işaret ettiğine, 1 Eylül’e kadar yapılan işlerin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğuna ve gelecekte Galatasaray’ı nelerin beklediğine bakmak lâzım.

Öncelikle durumun olumlu yönlerine değinelim. Galatasaray geçen sezon zorlaya zorlaya, üç dört futbolcunun kendinden beklenenden daha fazlasını ortaya koymasıyla tüm millî kupaları kazanmıştı, oynanan oyun ise yetersizdi. Kötü oynayarak gâlip geldi Galatasaray. Bunda herkes hemfikir. Kadroda bulunan ve kimi taraftarların “çöp” diye nitelediği bazı oyuncular takımdan gönderilmeliydi. Herkesin “çöp” (=kesinlikle gönderilmesi, hiçbir gerekçeyle takımda tutulmaması istenen futbolcu) listesi farkı olabilir, aşağı yukarı şu adları sıralayabiliriz: Aydın Yılmaz, Yekta, Dzemaili, Sercan, Eray, Tarık, Sabri, Umut Gündoğan, Ontivero. Geçen sezon zaten başka bir takıma kiralanan Sercan, Ontivero ve Umut Gündoğan yine kiralandı. Aydın ve Yekta gönderildi. Dzemaili de kiralandı. Eray, Tarık ve Sabri takımda. Yani bu 9 oyuncudan 6’sı önümüzdeki sezon Galatasaray forması giymeyecek. Transfer döneminde, takımın üzerinden atması gereken yüklerin bazıları atıldı. Güzel bir gelişme. Gerçi kiralık gönderilenlerden doğru dürüst bir kiralama parası alınmadığı gibi bazılarının maaşının bir kısmını da kulüp ödemeye devam edecek. Kalanlardan Eray artık ikinci değil üçüncü kaleci. En azından ikinci yarıya kadar Sabri ve Tarık yerli yerinde. Bu sezon Sabri’nin biten sözleşmesinin maaş zammı ile birlikte yenilenmesinden dolayı oluşan tepkiler büyüktü ve UEFA’nın FFP (Financial Fair-Play) kurallarının kıskacında olan bir kulüp yönetiminin bu hamlesi daha çok eleştirilecek gibi.

Geçen sezon Muslera, Yasin ve Sneijder’in oynadıkları pozisyonlar dışında Galatasaray’ın aksamayan bölgesi yoktu. Muslera’nın yokluğunda kiralık oynatılan Sinan Bolat hiç güven vermedi. Onun yerine Cenk’in getirilmesi, üstelik 600 bin Euro’ya bu işin kapatılması gayet doğru bir transfer hamlesiydi.

Aksayan bölgelerden savunmada Semih ve Chedjou’nun sâdece sakatlıklardan dolayı ayrı ayrı kaçırdıkları 22 maç oldu. Sol bek Hakan Balta’nın zoraki stoperliği idâre etti, genç Koray o kadar idâre edemedi. Şimdi o bölgeye Denayer kiralandı. Bonservisi Manchester City’de olan, son dönemin en yükselen millî takımı olan Belçika’nın kadrosuna seçilmiş, geçen sezon Celtic’de 44 maç oynamış bir futbolcuyu transfer etmek iyi iştir. Bu takviye savunmayı rahatlatacaktır. Aslında mâkûl olan, uluslararası tecrübesi olan, kendini kanıtlamış, Ujfalusi tarzında bir eğitici stoper almaktı ancak kulübün mâli durumundan dolayı Denayer tercihini anlayabiliriz.

Sağ bekte Sabri ve Tarık var. Gerçi bazıları Tarık’ın geçen sezondan daha iyi oynayacağını varsaydı ama bu varsayımın ne kadar riskli olduğunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok sanıyorum. Sabri ise 1,6 milyon Euro’luk yeni sözleşme ile epey gündeme oturdu. Hazırlık maçlarında ve ligin ilk haftasındaki Sivas maçına kötü oynayan Sabri, son iki lig maçında üç asist yapınca Hamza Hamzaoğlu Sabri hakkında konuşup Sabri transferini eleştirenlere kızdı. Demek ki Sabri ile yola devam edilmesi Hamzaoğlu’nun kararıydı. Zaten daha önce de bu tip açıklamaları vardı ve de yönetimin kendisine sormadan sözleşme yenilemesi düşük bir olasılıktı. Sabri’nin maçtan maça değişen orta/pas başarısı, istikrarsız oyunu, ileride kontrolsüz basıp savunmada sürekli açık vermesi ve diğer sorunlar Galatasaraylıların yıllardır gördüğü, bildiği konular. Buna rağmen Sabri’yi Şampiyonlar Ligi maçlarının sağ beki olarak düşünmek, Hamza Hocanın hânesine yazılacak kocaman bir eksidir ve yönetimin buradaki tek suçu, 31 yaşındaki vasat bir sağ beke yıllık 1,6 milyon Euro ödemeyi kabûl etmektir.


Sol bekte geçen sezon Telles’i ve Olcan’ı gördük. Hakan Balta esâsen sol bek ama stoper açığını kapatmada kullanıldı. Telles’in savunmada yetersiz, Olcan’ın daha fazla yetersiz oluşu sıkıntılar doğuruyordu. Bu yaz kampında kendini oldukça geliştirmiş gözüken Telles Inter’e kiralandı, buradan 1,5 milyon Euro geldi. Fransa 2. Ligi’nden bulunan Lionel Carole şu ana kadar tamamen olumlu bir görüntü verdi. Tek hatası, son Konyaspor maçında iki gereksiz hareket ile gördüğü kırmızı karttı. Telles’in son dakikada Inter’e kiralanması kulübü mâlî olarak biraz rahatlatsa da (Inter satın alma hakkını kullanırsa 8,5 milyon Euro daha gelecek) sol bekteki güven veren seçenekleri ikiden bire indirdi ve doğal olarak Carole’un yokluğunda (örneğin önümüzdeki Mersin maçı) Hakan Balta veya maalesef yine Olcan sol bekte oynayacak. Sol bek pozisyonunda sezon içinde sakatlık ve ceza durumlarında sıkıntı yaşanabilir.

Felipe Melo 2011-12 sezonundaki müthiş oyunundan sonra her sezon biraz daha güç kaybetse de Brezilya ile İtalya futbolunu birleştiren, fizik gücü iyi, hava toplarında etkin, hırçın, dinamik, tekniği iyi, orta mesafeli paslarda başarılı, ânî çıkışlarla üçüncü bölgede tehlike yaratabilen (gerçi bu son işi sâdece ilk sezonda düzgün bir şekilde yapabildi) bir ön libero idi. Melo’nun gidişiyle orta saha savunması çok kan kaybetti. Yerine de kimse alınmadı. Melo’nun gidişi daha haziran ayından beri gündemeydi. Yani Melo giderse orta sahada kim defans yapacak, sorusu, üzerinde düşünmeye ve çözüm aramaya zaman olan bir soruydu. O bölgede zaman zaman oynayan Hamit ve Selçuk var elde. Hamit’in sakatlıktan ne zaman döneceği belli değil. Döndüğünde de gönül rahatlığıyla on bire konulacağını kimse söyleyemez. Selçuk’un da savunma yönü yeterli değil. Real Madrid’den alınan Jose Rodriguez orta sahanın ortasında oynayabilir, ama 8 numara pozisyonunda. 6 numara yani ön libero için onun da sağlam bir kesici olduğu söylenemez. Jose’nin asıl katkısı, Selçuk’un 2 yıldır yapamadığı işi, topla ileri doğru yürümeyi becermesi... Oynadığı dakikalarda yüksek pas yüzdesiyle de dikkat çeken Jose umarım en kötü gününde dahi on birde oynatılan Selçuk’un gölgesinde kalmaz. Çünkü o da Carole ile birlikte transfer sezonunun en doğru işlerinden biri. En yanlış iş ise İngiltere’nin ikinci liginde top koşturan, son 2 sezonda toplam 12 tane 90 dakika oynamış Jem Karacan’ın transferiydi. Nereden bakarsanız bakın, Bilâl Kısa, Jose Rodriguez ve Jem Karacan’ın üçünün birden transfer edilmesi mantıklı bir olay değil. Üçü de orta sahada oynayabilen, savunma performansları üst düzey olmayan oyuncular. Sabri’ye, Jem Karacan’a vs. verilen bu gereksiz paraların toplamdaki miktarı,  belki de yeni transferlerin yapılmasını engelledi. Yeri gelmişken Bilâl Kısa transferini olumlu gördüğümü belirteyim. Geçen sezon Akhisar’da başarılı bir oyun ortaya koymuş, özellikle asistleri ile öne çıkmıştı. Yedek kulübesinde görev için beklemesi beni rahatsız etmez. Ama Jem Karacan gibi bir müzmin sakatın, istikrarsız futbolcunun Türkiye Kupası’nda bile oynatılması zarar. Merkez orta saha dediğimiz pozisyonda Selçuk, Jose, Jem Karacan, Hamit, Bilâl olmak üzere 5 futbolcunuz varsa ve bunların üçünü yeni transfer etmişseniz, gereksiz transferler söz konusu demektir. Merkez orta sahada gereksiz bir şişkinlik var ama Galatsaray’da özgün mevkiisi ön libero olan tek bir futbolcu yok. Daha önce ön libero oynamış Chedjou burada denenebilir. Gerçi Galatasaray’da hiç bu bölgede oynamadı, buna karar vermek bir kumardır. Ama bir şekilde çare bulunmak zorunda. Hem Chedjou’nun topla oynamayı, çalım atmayı seven bir stoper olduğu ve almaması gereken riskleri dahi aldığı biliniyor. Bence işe yarayabilir. Kısacası Galatasaray bu sezona ön liberosuz giriyor! Bu Galatasaray’ı sıkıntıya sokacak en büyük iki kadro sorunundan biri. Diğerini az sonra göreceğiz.

Gelelim kanatlara. Geçen sezon Sneijder-Yasin ikilisinin uyumu Galatasaray’ı şampiyonluğa taşıyan en önemli etkenlerden biri olmuştu. Sneijder sol çizgi oyuncusu değil ama sürekli sola gelerek oynuyor. Yasin de solda çok iyi bir çıkışla formayı kapmıştı. 2,5 milyon Euro bonservisle Podolski’nin getirilmesi Carole ve Jose gibi başarılı bir operasyondu. Podolski’nin asla bir Drogba veya Sneijder etkisi yaratacağını zannetmiyorum, yani bir Şampiyonlar Ligi maçını veya önemli bir derbiyi tek başına takımın lehine çevirecek, şapkadan tavşan çıkarabilecek bir oyuncu değil. Ama kesinlikle uluslararası deneyimi çok iyi, başarılı bir şutör. Her ne kadar Hamza Hoca onu sağ çizgide denemeye kalksa da Podolski solda oynayan bir futbolcu ve o gelince Yasin mecburen sağ kanada geçecek. Yine “her ne kadar” deyip, “hocanın sağda da Umut’u tercih ettiği görülse de...” diye devam ediyoruz. Solda oynayabilen Podolski, Yasin, Emre ve Olcan var. Sağda oynayabilen Yasin, Emre, Olcan ve Sinan Gümüş. Podolski-Yasin burada en iyi ikili olarak gözüküyor. Olcan geçen sezonun ikinci yarısının başındaki iki maçta iki önemli asisti dışında herhangi bir maçta yaralı parmağa işemediği için tıpkı Tarık gibi zaman zaman katlanmak zorunda kalacağımız futbolcular kategorisine yazıp geçiyorum. Podolski ve Yasin’in yorgunluk, kart cezası, sakatlık gibi durumlardaki eksikliklerinde Emre Çolak durumu idâre edecektir. Ne yazık ki taraftarın bir bölümü onu Twitter’da yazdıkları, izlediği diziler, giyim ve hayat tarzı gibi özellikleriyle değerlendiriyorlar. Benim Türkiye Kupası dâhil tamamına yakınını televizyondan izlediğim maçlarda tanık olduğum şey ise verilen şansı çoğunlukla iyi değerlendirdiği, tekniği, pas yeteneği, topu tutması ve taşıması, zaman zaman şut denemesi ile takıma katkı sağladığıydı. Evet söylendiği gibi en büyük sorunu fizik gücünün zayıflığı. Boyunun uzamasını sağlayamaz ama daha fazla çalışma ile daha güçlü, omuz omuza, kalça kalçaya mücadelelerde zor yıkılan bir futbolcu olabilir. 24 yaşına geldi ve artık bu konuda aşama kaydetmesi gerekiyor. Sinan Gümüş ise taraftarın çok şey beklediği, 21 yaşında, sağ kanatta ve forvette oynayabilen bir futbolcu. Hazırlık maçlarında güzel oynadı, goller attı. Olabildiği kadar şans verilmesi gerek. Örneğin Umut Bulut’un sağ kanatta oynatılması yerine Sinan’ın denenmesi durumunda Galatasaray ne kaybeder ne kazanır? Galatasaray bu beş kişilik kanat kadrosu ile Şampiyonlar Ligi grubundaki rakiplerine kıyasla gruptan çıkmak için iddialı, denemez. Lige bakarsak, G. Töre-Olcay-Kerim-Quaresma dörtlüsüne sahip Beşiktaş’a ve Nani-Volkan-Markovic-M. Topuz dörtlüsüne sahip Fenerbahçe’ye karşı biraz daha geride olduğu da ortada. İnsan gerçekten hayret ediyor, Bruma’dan vazgeçilecek sene miydi? diye...

Bu arada Kevin Grosskreutz sağ kanat ve sağ bekte yaraya merhem olacak bir futbolcuydu. Ama yönetimin imzasız belge yollamak gibi olağan üstü bir beceriksizliğe “imza atması” sonucunda ikinci yarıya kadar kendisinden faydalanamayacağız. Ocak ayında başka transferler de olabilir, dengeler değişecektir. Umarım değişir.

Ön libero sayısının sıfır olması en büyük iki kadro sıkıntısından biriydi, dedik. İkincisi santrfor kadrosunun dar olması... Sinan ve Podolski’nin esas mevkiileri santrfor değil ve burada tek başına oynadıklarında yeterli alan hâkimiyetini kuramıyorlar. Elde var Burak ve Umut. Türkiye ve Avrupa’da üç kulvarda tahminen 50’den fazla maç sâdece bu iki santrfor ile nasıl geçecek? Ben bilmiyorum. Hamza Hoca biliyor mu? Zannetmiyorum. Burak Yılmaz büyük bir golcü. Ama ideal bir forvette bulunması gereken özelliklerden bazılarına sahip değil. Sırtı dönük oynayamaması, oyun zekâsının düşük olması vs. Ayrıca moral olarak çabuk etkilenip psikolojik sorunlar yaşaması da bir başka risk. Umut’un bu yaştan sonra üç beş maç kafa golü ve karambol pozisyondan fazlasını vermesini beklemiyorum. İşin ilginç yanı, Hamza Hoca göreve geldiği ilk maçlardaki gibi takımı çift santrfor ile oynatmaya başladı. Çift santrfor ile oynayan bir takımın kadrosundaki toplam santrfor sayısı iki olabilir mi? Bu, her iki santrforun performansının da yeterli olduğunu, her maç aynı başarıyla oynayacaklarını ve hiçbir maçı kaçırmayacaklarını gösterir. Siz Burak ve Umut’un böyle futbolcular olduklarını düşünüyor musunuz? Ben düşünmüyorum.

Ortada büyük bir taktik ve yönetim hatası var. Ya teknik direktör Hamza Hamzaoğlu, bu iki futbolcunun tüm sezon boyunca Galatasaray’ı başarıya taşımaya yeteceğini düşünüyor ya da bunun aksini düşünüyor ama yöneticiler gerekli santrfor transferlerini yapamadı. Sanki birinci seçeneği doğrulayan işaretlere tanık olduk. Hamza Hoca “Herkes forvet diyor ama Burak’ın üzerine bir forvet getirirsek onu nerede kullanacağım?” sorusunu sormuştu. Aynı haberde yer alan diğer cümlelere bir bakalım: “Forvet alacağız ama Podolski de forvet olarak kullanabileceğimiz birisi. Almasak da bir şey olmaz ancak transferi düşünüyorum. Çünkü sayı olarak bir forvete daha ihtiyacımız var. İşte bence taraftara neredeyse sinir krizi geçirten transfer döneminin sırrı burada. Forvete ihtiyacımız var, alacağız, ne demek? Bu takımın başarılı olabilmesi için bir forvet oyuncusunu transfer etmesi gerek, demek. Almasak da bir şey olmaz, ne demek? Bir teknik direktör neden takıma gerekli takviyelerin yapılmaması olasılığından söz ederken “Olsun, bir şey olmaz, idâre ederiz.” meâlinde konuşur? Yine bugünkü açıklamaları... Resmî siteden aynen alıyorum: "Melo gitti ve biz de Kevin'i aynı gün Almanya'dan getirdik. Bir gün içerisinde birçok transfer gelişmesi oldu ve bu yoğunluk içerisinde sehven bir hata yapıldı. Sorun değil, planlarımızda çok büyük bir değişiklik olmadı. Biz zaten transfer yapmayacaktık."

Teknik direktörün verdiği listedeki futbolcuları takıma kazandırmak yönetimin görevidir. Teknik direktör bu transferleri yöneticilerden ister, ısrarcı olur, listesinin başındaki oyuncunun transferi başarılamadığında şikâyet eder, üzülür, listenin iki numarasının transferini derhâl talep eder. Futbolun gerçekleri ve sportif başarının gereklilikleri söz konusudur. Ancak Hamzaoğlu’nun bu züğürt tesellisi veya içi boş aşırı özgüven gibi gözüken tavırlarının altında yatan gerçek, kendisinin iyi niyetli ve uysal kişiliğinden dolayı yönetime transferler için gerekli baskı, ısrar ve gerekiyorsa restten uzak durduğudur. Hamza Hamzaoğlu, 12. hafta öncesinde geldiği Galatasaray ile 2015-16 sezonu öncesindeki Galatasaray’ı karıştırma hatasına düştü. O gün yöneticilerden transfer isteyemezdi, eldekilerle idâre etmek zorundaydı, zaten yönetim de sezon başındaki yönetim değildi, onlar da göreve yeni gelmişti. Ama şimdi “bomba transferler” sözüyle başkanlığa gelmiş bir Dursun Özbek vardı ve dönem transfer dönemiydi. Hamza Hoca –teşbihte hata olmaz- “vazifeyi ihmâle sürükleyen merhamet” göstermiştir. Tarihin en beceriksiz yönetimine, gerçekleşmeyen transferlerden sonra “Olsun, çalışmışlar ama yapamamışlar, iyi niyetli, emek harcayan insanlar.” düşüncesiyle yaklaşmış, Galatasaray’ın çıkarlarını gerektiği gibi savunamamıştır. Burada bazı taraftarların Hamza Hocayı suçtan bağımsız görme çabası, “Hoca istedi ama yönetim transferleri beceremedi.” cümleleri yersizdir. Çünkü mesele Hamza Hamzaoğlu’nun istediği bir şeyin yapılıp yapılmaması değil, Galatasaray’ın ihtiyaç duyduğu futbolculara sahip olup olmamasıdır. Bunu idrâk etmede sıkıntı çeken Hamza Hoca yönetimin beceriksizliklerini sürekli örtmeye çalışmış, basının karşısında zor duruma düşüp kendine de Galatasaray’a da yazık etmiştir. Dursun Özbek suç işlemiştir, Hamza Hamzaoğlu suça yardım ve yataklık etmiştir.



Mantıklı olmak gerekiyor. Birinci olasılık: Hamza Hocanın kafasındaki kadro budur. İkinci olasılık: Hamza Hoca başka transferler istemiştir ama yönetim bu futbolcuları alamamıştır. Birinci olasılıkta Hamzaoğlu’nun öngörüsüz, futbolun gerçeklerinden habersiz, rakiplerini tanımayan bir teknik direktör olduğu sonucu ortaya çıkıyor. İkinci olasılıkta ise yukarıda bahsettiğim durum, yani gerekli baskının, ısrarın, restin olmadığı sonucu... Dünya futbol tarihi, istediği transferler yapılmayınca istifa eden teknik direktörlerle dolu. Hamza Hamzaoğlu yönetime “Bu futbolcular bu takıma katılmazsa çeker giderim!” diyemedi. Çünkü o, otorite sorunu olan, oyundan aldığı futbolcularının zaman zaman kendisini terslediği, bir teknik direktörün olmaması gerektiği kadar iyi niyetli, uysal, çekingen ve merhametli bir teknik direktör. Ama futbolun bu kadar iyi niyetli ve merhametli olduğunu zannetmiyorum.

Durum bence bundan ibaret. Dursun Özbek ve yönetim kadrosunun beceriksizliği ve Hamza Hamzaoğlu’nun aşırı merhameti, Eylül 2015’inde Galatasaray’ı hedeflerine ulaşması çok zor bir duruma getirmiştir.

Hamza Hamzaoğlu’nun transfer konusunda yönetimle olan iletişimi dışındaki zaman zaman baş ağrıtan taktik hatalarının (Umut’u sağ kanatta denenmeye kalkması, Olcan’a gereğinden çok fazla güvenmesi, olmayacak dizilişlerle takımı sahaya sürmesi, Podolski’yi sağda oynatması vs.) üzerinde durup uzatmayacağım. Bunların bazılarını zaten çoğunluk konuşuyor. Üç kupayı bu takıma kazandıran teknik direktör kendisi. Dolayısıyla taraftarın gönlünde kredisi, hata yapma hakkı yüksek-ti. Ama sezon içinden başlayarak bugüne gelinceye kadar düzelmiş bir hata göremedik. Umut Fenerbahçe maçında da sağ kanatta oynamıştı, Konyaspor maçında da oynadı. Aksine, yeni hatalar, daha büyük hatalar ile takımın bu ön liberosuz, alternatif santrforsuz, yetersiz hâle gelmesine seyirci kaldı. Artık bu noktadan sonra bir Galatasaraylı olarak benim beklentim, Dursun Özbek ve Hamza Hamzaoğlu’nun istifasıdır. İnşallah Galatasaray çok yara almadan bu Özbek yönetimi ve Hamzaoğlu birlikte gider.

2 Eylül 2015 Çarşamba

Mağlûptur Bu Coğrafyada Gâlip



            Adı Gâlip'ti. Beş yaşındaydı. Yürümeyi öğrenmeden korkmayı öğrenmişti. Dünyanın başka yerlerindeki yaşıtları, amcalarının hediye ettiği oyuncak tabancalarla, oyuncak uçaklarla, oyuncak tanklarla oynarken o gerçek silâhların ortasındaydı. Belki amcasını da zaten bu barut fıçısında kaybetmişti.

            Adı Gâlip'ti. Beş yaşındaydı. Her gün el değiştiren, her gün "sahibi" değişen ve her gün "istenmeyen"i değişen bir kasabada doğmuştu. Ölümün her gün zili çalmak için kapıda beklediği bir evin içinde, babası kaç kez mutluluk içinde tutup fırlatmıştı havalara? Neşeyi öğrenmeden acıyı öğrenmişti.

            Adı Gâlip'ti. Beş yaşındaydı. Geceleri uykusunu bölen bomba seslerinden, bağırışlardan, kan kokan mahâllelerden, yarısı yıkılmış veya siyah noktalarla doldurulmuş duvarların arasından kaçıp Türkiye'ye gelmişlerdi. Başarmayı öğrenmeden kaçmayı öğrenmişti.

            Adı Gâlip'ti. Beş yaşındaydı. Mültecî idi. Aşk şiirlerindeki, benliğinden kaçıp sevdiği kadına sığınan mültecîler gibi değil, evinden, vatanından uzakta gerçek bir mültecî idi. Ve babası diğer kimi sığınmacılar gibi külhanbeyilik yapmayı, bakkala girip "Bizi buraya Erdoğan getirdi. Parasını o verecek." demeyi, kendine iş veren patronunu öldürüp parasını çalmayı becerememişti. Annesiyle beraber bir ağacın dibinde kırık dökük Türkçesiyle yoldan geçenlerden para dilenmişler, ama karınlarını doyuracak kadar kazanamamıştı. Eğlenmeyi öğrenmeden açlığı öğrenmişti.

            Adı Gâlip'ti. Beş yaşındaydı. Yerli yabancı en yüksek yaşam standartlarına sahip insanların keyif çattığı Bordum'da, onların arasından geçip botun birine atlamışlardı, yine kaçacaklardı yaşayabilmek için. Bot devrildi. Gâlip yüzmeyi de öğrenmemişti. Zaten denizi de ilk kez görüyordu. Dalgalar, küçük bedenini kıyıya vurdu. Gâlip, sallana sallana Ali Hoca burnuna uzandı. Üstünde kan rengi bir elbise, altında deniz mavisi bir pantolon ve ayakkabıları, yüzüstü yatıyordu yerde. Beli açık, avucu boş, vücûdu ıslak, tuzlu, ölmeyi hiç hak etmeyecek kadar mâsum bir ceset, dalgaları dinliyordu sonsuza kadar. Jandarmalar ve muhabirler olay yerine geldi. Bize de Gâlip'ten geriye, insanlık tarihinin kara kapaklı "ölü çocuklar" albümüne eklenmiş bu fotoğraf kaldı.

            Adı Gâlip'ti Gâlip'in. Ama gâlip olmanın çok zor olduğu bir yerde dünyaya gelmişti. Gazze'de bir vatansız, "İslâm Devleti"nde kafası kesilecek bir adam, Âyetullah'ın ölüm emri verdiği bir kadın, ırkı ve mezhebi yüzünden düşman sayılan insanlar, adım başı bir terör örgütüne rastlanan bir bölgenin sâkinleri kadar "gâlip"ti. Herkes rahat dursa Amerika'nın 10 yılda bir gelip bombaladığı bir yer burası. Barışı emreden dinlere, barışı vaaz eden siyasetçilere, barışı sağlamak isteyen büyük ülkelerin operasyonlarına, barış anlaşmalarına sahip ama bir tek barışın olmadığı bir toprak parçası... Burada gâlip gelmek için adınızın değil, bahtınızın gâlip olması gerek.

            Beş yaşındaydı. Yaşamayı öğrenmeden ölmeyi öğrendi.

DÜZELTME: Gün içinde basında çıkan haberlere göre fotoğraftaki çocuk Gâlip değil onun üç yaşındaki kardeşi Aylan.