27 Aralık 2014 Cumartesi

Zorunlu ve Hayatî Bir Uyarı ya da “İçimde Kalmasın” Yazısı

            Bu yazıyı yazmak için çok bekledim. Daha zamanı değil dedim. Söylemek istediklerimi ifade etmeyi erteledim. Hayır, güncel siyasî havanın değişmesi veya toplumun bir düzeye gelmesiyle ilgili filân değil bu bekleyiş. Yazıyoruz çiziyoruz, istedik ki zaman geçsin, daha büyük kitlelere ulaşalım, sesimiz yalnız aynı görüşü paylaştıklarımıza değil, başka düşünenlere, apayrı işler yapanlara da gitsin, çığlığımız daha geniş bir kesim tarafından duyulsun. Belki üç ay sonra, beş ay sonra, bir yıl sonra daha fazla okurumuz olur da derdimizi daha fazla insana anlatabiliriz.

            Soğuk Savaş’ın bittiği, Sovyetler’in çöktüğü yıllardan sonra ABD gözünü ulus devletlere dikince Türk siyasetinde ve aydınlarında da birtakım değişikler meydana geldi. ABD’nin en büyük düşmanı SSCB çözülürken, bölgedeki en güçlü devlet olan Türkiye’de terör patlak verdi ve Türk aydınında, Türk siyasetinde, roman yazarlarından tutun da o zaman yeni yeni başlayan sivil toplum hareketlerine kadar herkeste bir etnik milliyetçilik rüzgârı baş gösterdi. Ama işin bu yanını şimdilik bir kenara bırakalım, zira onlar pek önemsemiyor veya “komplo teorisi kıh kıh” diye geçiştiriyor ya, ne kadar dışında kalamayacak olsak da işin uluslararası boyutunu bir yana koyup tamamen iç dinamiklerden söz edelim.

            Öncesi de yok değil, ancak kırılma noktasını koyacak olursak 1980’lerin sonlarıdır. O tarihlerden sonra Türkiye’de farklı şeyler söylenmeye başladı. Özgürlük gibi, demokrasi gibi, insan hakları gibi, sivilleşme gibi kavramlara yüklenen anlamlar değişti. (Kavramlara yüklenen anlamlar değişince ideoloji ve akımlara yüklenen anlamlar da değişti tabiî; solculuğa, sosyalizme, muhafazakârlığa, İslâmcılığa, Kemâlizme, hemen hepsine…) Yeni dönemin dışarıdaki dinamiklerine uyum sağlanarak (bak yine Amerika’dan falan bahsettik, hay Allah! Bağışlayın.) iç siyasetin kavramları şekillendirildi. Örneğin demokrasiden bağımsızlık silindi. Emperyalist bir devletin yarı sömürgesi olmuş bir ülke, eğer Batılı sermayenin serbest girişi(mi)ne koşulsuz izin veriyorsa, “diktatör” diye mimlenen rejimlere karşı Batı’nın politikalarına kafa sallayarak biat ediyorsa pekâlâ demokratik olabilir.

            Bunun gibi, 25-30 yıldır birileri çıkıyor, özgürlüğü, insan haklarını, demokrasiyi, barışı getirip çoğunlukla Kürt milliyetçiliğine, arada Ermeniler üzerinden yapılan demagojiye, Hıristiyan ve Musevî cemaatlerin yani “azınlıkların” mallarının “geri verilmesi” meselesine sıkıştırıyor. Özgürlükçülük mü? Meselâ… Kongrelerinde silâhlı bir yasadışı örgütünün simgelerini sallayan, teröristleri sloganlaştıran, yani en büyük özgürlük düşmanlığı olan terörün destekçiliğini yapan bir partinin kapatılması üzerine kıyameti kopartacaksın. Böyle şey olmaz, bu özgürlüklere aykırı, farklı seslere tahammül etmek gerekir diye isyan edeceksin. İyi ama terörü güçlendirmek, terörün temsilcilerine siyaset hakkı tanımak özgürlükçülükle nasıl bağdaşsın? Misâl, aynı adamlar Hizbullah’ın veya Türkiye’de başka bir din kullanıcısı örgütün siyasî uzantılarını böyle destekliyor mu? Hayır. Ama PKK’yı destekliyorlar, PKK’nın hakkını savunuyorlar 30 yıldır. Çünkü PKK Kürt milliyetçisidir. İşte özgürlükçülük buraya getirildi. Sırf Kürt milliyetçiliği yaptığı için bir terör örgütünü meşru görmek…

            Üstelik hiçbir zaman bir araya gelmeyen liberaller, sosyalistler, sosyal demokratlar, -ve artık- İslâmcılar burada birlik oluyorlar. Yazık ki,Türkiye’nin birliğinde, bütünlüğünde, bağımsızlığında değil, etnik milliyetçilikte, parçalanmakta, yüz parçaya bölünmekte birlik oluyorlar. Üstüne üstlük, -sözüm ona “eski”- CIA ajanları (yeni “uzman”lar), AB raporları Türkiye’deki Kürt meselesi hakkında ne diyorsa emperyalist düşmanı sosyalistler de, haçlılara gece gündüz söven İslâmcılar da üç aşağı beş yukarı aynılarını söylüyor ve kabûl ediyor. Kepazelikten başka söylenecek ne var?

            Nihat Genç yazmıştı. Durumun güzel bir özetidir: “Doksanların sonuna doğru ne olduysa büyük bir kazık yedim, siyasal ve sosyal eşitlikler ve insan hakları sorunu, birkaç gün içinde birden ‘etnik milliyetçiliğe’ dönüştü ve arkadaşlarımızla aramız önce soğumaya sonra dalaşmaya bıraktı. Ve sonra etrafımdaki arkadaşların dilinde kaleminde tuhaf değişiklikler olmaya başladı, heceleme vurgusuna dikkat ederek Pe Ke Ke demeye başladılar, gerilla demeye başladılar, her yazılarında Kürt, Kürtler gibi Türk-Kürt gibi etnik milliyetçiliği harlayan kasıtla ideolojiyle kotarılmış kelime ve kavramları kullanmaya başladılar. Siyasal ve sosyal eşitlikler ve insan hakları sorunu birkaç yıl içinde birden etnik milliyetçilik rüzgârına dönünce, yollarımız ayrıldı, beni artık düşman görmeye başladılar, kaç sefer yazdık, kaç sefer yüzlerine söyledim, toplantılarda panellerde söyledim, özgürlüklerle etnik milliyetçiliğin hiçbir alakası yoktur, hiçbir ülke etnik milliyetçiliğe izin vermedi, veremez, olmadı, NTV gibi cici ekranlar buldular, Radikal 2 gibi cici ekler buldular, doldular büyüdüler Avrupa’yı arkalarına aldılar, her cümlelerine özgürlük diye başlayıp etnik milliyetçiliği çıkışsız bir tünele getirip Türkiye’yi içine tıktılar. Sâdece bu arkadaşları değil çok sonra bu arkadaşların gazına gelip çemberine düşen AKP’ye de, açın TV konuşmalarımızı, çıldırır gibi bağırdık, etnik milliyetçilik tuzaktır, belâdır, iç savaştan başka şansı yoktur, diye. Olmadı, ifade özgürlükleri alelacele öyle yasalaştı ki dağda elinde silâhlı teröriste dahi kimlik soramaz hâle geldi güvenlik güçleri. ‘İşte ne güzel her şeyi tartışıyoruz’ aptallığından özgürlük bayrağı yapıp yıllarca ekranlardan sabahlara kadar kurusıkı salladılar.”

            Eskiden devlet bu işin karşısında gibiydi, evet askerî vesayet vardı, etnik milliyetçilik ne kadar artan bir şekilde propaganda edilse de basında bu tür bir anlayış henüz ağır basmıyordu, çoğunlukta değildi. AKP geldi, her şeyin altını üstüne getirdi. Açılımdır, “the süreç”tir, David Phillips’in, Henry Barkey’in raporlarında ne söyleniyorsa, daha önce Graham Fuller, Paul Henze, Samuel Huntington ne önermişse onlar yapıldı. Sermayesi, basını, sivil toplum kuruluşları şimdi etnik milliyetçiliği körüklemeyi erdem sayıyor. Ya da erdem meselesi değil, çıkar meselesi yüzünden bunu yapıyorlar. Açın Haberturk’un tartışma programlarını, CNN Türk(!)’te sabaha kadar gırtlak patlatanlara bakın, hepsi varsa yoksa Kürt milliyetçiliği kovalıyor. Yerel yönetimler güçlendirilsin, Kürtçe resmî dil yapılsın, Apo ev hapsine çıkarılsın ya da serbest bırakılsın her şey çözülür diyorlar. Teröristlere karşı silâhlı mücadele bugüne kadar bir şeyi çözmemiş, öldürdükçe yenileri dağa çıkıyormuş, 1984’ten beri ortaya çıkan sonuç buymuş. Tektipleştirme, Kürtlerin varlığını inkâr ve asimilasyonun sonucu bu sorun ortaya çıkmış, kültürel haklar ve özgürlükler genişletilmeli vs. vs… Gak guk söyledikleri bundan ibaret. Anahtar sözcük “özgürlük”. Özgürlük dedin mi her şey mubah sayılıyor, ne doldurursan doldur içine…

            Beyler, efendiler, milleti uçuruma sürüklüyorsunuz. Özgürlük, demokrasi çuvalına elinize geleni sokuşturdunuz. Sığmıyor artık, çuval yırtılacak.Türkiye eyalet sistemine geçince, federasyonlaşınca, özerklik gelince kimsenin başı göğe ermeyecek. Etnik kimlikleri yasallaştırdınız, Türkiye’de Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Arnavutlar … vardır, herkesin “kendi diliyle” yaşama (eğitim, üniversite, siyaset, hukuk vs.) hakkı var dediniz, ortak resmî dili ortadan kaldırdınız. Tüm sıkıntılar bitecek, herkes öpüp barışacak mı zannediyorsunuz? Terörist başını hapisten çıkardınız, eli silâhlı katilleri affettiniz. Neyi hâlletmiş olacaksınız?

            Sâdece iktidar ve yandaşları değil. CHP’de köşe başlarını tutmuş PKK avukatları, “Dersim” yazarları konuştukça sus artık Allah’ın belâsı diyor insan. “Anti-kapitalist Müslümanlar”ın imamı, Öcalan’ın “devrimci İslâm”ı anladığını söyleyip övüyor. 1960’ların ünlü sosyalist öğrenci topluluğunun adını alan bir komünist gençlik oluşumu “Türkçü de değiliz Kürtçü de” diye yazıp ulusal kimliği yok sayıyor, Türklüğü etnik kimlik yapıyor. Cemaatin ünlü yazarı “Apo’yu paşa yapalım” diyor. Açın bakın irili ufaklı Marksist dergileri, varsa yoksa “anadilde eğitim, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı” bilmem ne. Ulusalcı diye bilinen Suriye uzmanı “Kürt halkı emperyalistlerle iş yapmasın. Millî Demokratik Devrim gerçekleştiğinde Kürt halkının ayrılmasına zaten olumlu bakacağız” diyor. Ünlü profesörler, uzmanlar çoook derin analizler yapıp “yerel yönetimleri güçlendirmek” adı altında özerkliği, üniter yapının dağıtılmasını çözüm diye sunuyor.

            Türkiye’nin üniter devlet yapısını zayıflattıkça, ayrılıkçılar güçlenecek. Ulusal kimliği parçaladığınız zaman, etnik kimlikleri çatısız bıraktığınız zaman ayrılıkçılık güçlenmiştir, her etnik gruba farklı dilde siyaset, farklı dilde eğitim, farklı dilde hastane, farklı dilde sokak tabelası, farklı dilde mahkeme yetkisi verdiğiniz anda birlik, bütünlük kalır mı? Her etnisite cepheleşip kendini diğerlerinden ayırınca bu işin sonu nereye varacak? Hakkâri’de devlet yok, Şırnak’ta devlet yok, Diyarbakır’da varla yok arası, Bingöl’de ararsan belki akşama bulursun. Van’da PKK yol kesiyor, savcıya kimlik soruyor, savcı nüfus cüzdanını gösterip geçiyor. “Hayırlı işler memur bey.” demediği eksik… İpekyolu kalaşnikoflarla kesilirken Şırnak Valisi “Öcalan’ı takdirle karşılıyorum.” diyor. Kürt milliyetçiliğinin silâhlı örgütü kırsala egemen olurken ekranlarda, gazetelerde, derneklerde, panellerde, mecliste Kürt milliyetçiliği okşanıyor.

            Hayır, demokrasi bu değil. Özgürlük bu değil. Böyle bir insan hakları anlayışı yok. Üniter yapı da, ulusal kimlik de yok edilirken ayrılıkçılık güçleniyor. İş artık bir ölüm kalım iç savaşına varacak. Yarın, ertesi gün gözüken budur ve bugün değil, dün, önceki gün de bu uyarıları yaptık. Etnik milliyetçilik tuzaktır dedik. Bir zamanların ünlü lâfıydı: “Tatlı mı olacak kanlı mı olacak.” Özgürlük, demokrasi diyerek Türkiye’yi soktuğunuz bu yolun sonunda kan ve gözyaşından başka bir şey yok.

            Oldu da tereyağından kıl çeker gibi Türkiye’yi ikiye bölüdünüz diyelim. İstanbul’da, Ankara’da, Yörük diyarı Toroslar’da Mersin’de, Adana’da kalan Kürtler nasıl yaşayacak? Kürt ayrılıkçılığının pervasızlaşmasıyla patlamaya hazır bomba gibi bekleyen milliyetçi bölgelerin âkıbeti ne olacak? Anası, karısı, akrabası, komşusu Kürt olan insanlar ne yapacak? Anası, karısı, akrabası, komşusu Kürt olmayan Kürtler ne yapacak?Toprağı böldünüz, aileleri, okulları, arkadaşlıkları, tribünleri, esnafları nasıl böleceksiniz? Bin bir yolla birbirine örülmüş bağları nasıl koparacaksınız?

            Bu nasıl bir özgürlükçülük ki bir toplumu mahvedecek plânları, projeleri meşru görüyor. Halkı müthiş bir trajediye sürüklüyorlar insan hakları diye diye… Türkiye’yi mahvediyorsunuz. Bu gidiş parçalanmaya, birbirini boğazlamaya, dünyaya rezil olmaya gidiş… Bilerek yapıyorsanız zaten hainsiniz, memleketin kötülüğü için uğraşıyorsunuz demektir. Bilmiyorsanız böyle olacağını, o kadar okumuşluğunuz, siyaset nutuklarınız, derin analizleriniz beş para etmez demek. Marx’ın Kapital’ini, Lenin’in eserlerini yalayıp yutmuş ama Türkiye gerçekliğinden habersiz sosyalistsiniz; liberalin kralı, iktisadî ve toplumsal serbestliğin baş savunucusu ama Türkiye’nin önüne koyduklarınızın kaça patlayacağından habersiz ahmaklarsınız; “kavmiyetçilik günahtır, tefrikadır” diye tutuşup Müslümanların huzur ve birliğini parçalayan İslâmcısınız; Atatürkçülükten, Atatürk’ten bahsedip onun yarattığı ulus devlete düşmanlık yapan bir sahtekârsınız. İdeolojiniz ne olursa olsun, Kürt milliyetçiliğinin peşinden koşarak bu toplumun sonunu getirenlerden birisiniz ve bu gidiş böyle sürerse beş yıl sonra, on yıl sonra felâketin sorumlularını başka yerde arayacak asıl sorumlularsınız.

            Kürt etnik kökenine mensup yurttaşların yoğunlukla yaşadığı bölgede ekonomik yetersizlikler, kalkınma sorunları nelerdir konuşalım. Pek bahsetmediğiniz ağalık düzeni neden ortadan kaldırılmıyor diye kampanya başlatalım. İfade özgürlüğü konusunu her alanda –ama üniter ve ulusal devlet karşıtlığını ve laik, demokratik düzen yıkıcılığını teşvik etmeyecek bir şekilde- konuşalım. Ama işi getirip “Kürtleri bir ‘ulus’, Güney Doğu’yu bir ‘özerk bölge’ yapma” tasarısına bağlarsanız kan akmasını, acıyı ve ayrılığı istiyorsunuz demektir.

            Devlete karşı silâhlı isyan suç değilmiş gibi, terör suç değilmiş gibi, yurttaşlığa karşı ağalıkta diretmek mubahmış gibi tarihi alt üst etmeye kalkıyorsunuz. Altı ayda bir ısıtıp ısıtıp “Dersim katliamı, Seyit Rıza’ya yapılan zulüm, falanca yerde devletin akıttığı kan” diyerek gerçekleri tersyüz ediyorsunuz. Avrupa’da bir “Şark Sorunu” ortaya atılıp Osmanlı’nın paylaşılması gündeme gelmeden, Batı Avrupa ve ABD kapitalizmi kendi sınırlarını aşmadan, Orta Doğu’da petrol bulunmadan önce Türkiye’de bir Kürt sorunu, bir Ermeni sorunu yoktu da neden 150-200 yıldır Osmanlı’dan Mütareke’ye, Bağımsızlık Savaşı’ndan Cumhuriyet’e, 21. yüzyıla kadar bu tür etnik sorunlarla karşı karşıya bırakılıyoruz; niçin bundan söz etmezsiniz?

            Mağduriyete ekmek banarak, demagojinin dibini süpürerek, etnik yaraları deşerek ve ırkçılıkla gölge boksu yaparak gerçekleri çarpıtıyorsunuz. Özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi insanlık tarihinin en değerli, en önemli kavramlarının içini boşaltıyor, içine ediyor ve topluma pazarlıyorsunuz.

            Yineleyelim: Etnik milliyetçilik tuzaktır. Türk milletini bu tuzağa düşürmekten vazgeçin. Sonunda bu uçuruma hep birlikte yuvarlanacağız. Takıntılarınızı, mahallelerinizde gelenek olmuş hastalıkları bir kenara bırakıp insaf ve vicdana kulak verin. Yolun sonu görünüyor.

 Not: İlk kez milliiradebildirisi.org'da yayınlandı.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Türküler Söylendikçe Türk Diliyle

Dersim saat 11.30’da bitince yarıladığım kitabı tamamlamak için Beyazıt’ın sakin yerlerinden Vefakar’a geçip kendime bir çay söylüyorum. Nedense a’nın üzerine şapka koymamış işyeri sahipleri, Farsça kökenli –kâr ekini böyle yazınca Türkçe karmak anlamına geliyor. Vefa kar, vefa karıştır gibi saçma bir anlam çıkıyor koca tabelada yazan yazıyı okuyunca... Burası hem soğuk olmayıp hem sigara içilebildiğinden bu bölgede oturduğum, kitabımı da okuyabildiğim tek yer. Açıyorum kitabı. “Tarikat Siyaset Ticaret” kitabında Suud paralarıyla Özal iktidarının ilişkilerini, yabancı örgütlerle yerli kaçakçıların uyuşturucu ve silâh ticaretini anlatıyor Uğur Mumcu.

Biraz sonra iki öndeki masaya bir kadın oturuyor telefonuyla konuşurken. İlkin kitaba odaklanmış olduğumdan pek dikkatimi çekmiyor. Sürdükçe süren konuşmaya ister istemez misafir oluyor kulağım. Ne kadar kulak misafiri olsam da epey yabancıyım konuya.

-          O sübsitütyanizm miydi? ... Amerikan yapısalcılığı değil sübsitütyanizm olması lâzım. ... Ha o zaman simülasyon global oluyor öyleyse.

Kitabı arasından sol elimle tutup sigaramdan bir nefes daha alırken kafamı dışarı çeviriyorum. Tam karşıdaki binada “Risale-i Nur Enstitüsü” yazıyor kocaman. Yanındaki internet kafenin tabelasında “İst@nbul Internet Cafe - Bilgisayar Teknik Servis - Copy Center”

-          Hı hı. ... O zaman sübsitütyanizmi bırakalım fonksiyonalizme bakalım bi’. ... Egzersistik değil mi o. ... Peki hı hı.

Konuşma bu sözcüklerle ve bunlar gibi bir yığın –aklımda kalmayan- sözcükle devam ediyor. Söylerken epey zorlanacağımı düşündüğüm kavramlar geçiyor. Hatırladıklarımı da büyük ihtimâlle yanlış yazdım. En küçük bir fikir edinemiyorum hangi alandan konuşulduğuna ilişkin. Cengiz Özakıncı, “Dil ve Din”de din dilinin olması gerektiği gibi, sanat dili, felsefe dili ve bilim dilinin de Türkçeleştirilmesi gerektiğini ısrarla savunuyordu. O geldi aklıma. İki yan masada kurulan cümle gerçekten Türkçe değildi ve bu dilin Türkçeleştirilmesi gerekiyordu.

Kitaba dönüyorum. Nâzım Hikmet’in dizelerini aktarmış Uğur Mumcu “Avni’nin Atları” başlıklı yazısında:
“Türküler söylendikçe Türk diliyle
Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle”.

Şiirin devamında,
“Türk dilinde gülünüp
Türk dilinde ağıtlar yakıldıkça, Adnan Bey,
      ben anılacağım,
      anılacak Türk diliyle size sövüşüm.” diyor Nâzım, dönemin başbakanı Adnan Menderes’e.

Türk diliyle türküler de söyleniyor, gülünüp ağlanıyor da iyi kötü. Nâzım’ın Menderes’e sövüşü de anılıyor. Bir sonraki dizedeki “Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun” sözlerini hatırlayıp anmış Uğur Mumcu 1987’de.  Daha beter yaban domuzunun tarlalarımıza girdiğini düşünerek. Biz de 2014’te ondan da beter yaban domuzunun tarlalarımızı mahvettiğini görerek anıyoruz Nâzım’ı.

Türküler söylenip ağıtlar yakılıyor ancak Türk diliyle ne bilim yapılıyor, ne din, ne sanat günümüzde. Terimleri, kavramları kendi köklerimiz ve kendi eklerimizle biz üretmediğimiz için biliminden de anlamıyoruz sanatından da. Eloğlu bin yıllık eski sözcüklerini diriltip bilim ve sanatını öz diliyle yapabilirken biz Suud parasıyla iş yapan Batıcı yöneticilerin “idâre ettiği” bir millet olarak ibadeti Arap diliyle, bilimsel araştırmayı İngiliz diliyle, sanatı Latin diliyle yapıyoruz. “Risale-i Nur” yazısı ile a harfi “@” şeklinde yazılmış bir tabelanın yan yanalığı gibi saçma bir tablonun içindeyiz.

Kadın, artık beni şifreli konuştuğuna inandıracak kadar yabancı olan konuşmasını bitirip gidiyor. Mumcu’nun yazısı bitiyor. Nâzım’ın şiirini bugüne uyarlamak gerekiyor:

Dualar edildikçe Türk diliyle
Tanrı uludur dendikçe camilerde
Türk diliyle bilimsel araştırma yapılıp
Türk diliyle sanat tartışıldıkça
Akademisyen Türkçe söyleyip Türkçe öğrettikçe
Türkçe dinleyip Türkçe öğrendikçe öğrenci
Anılacak Türk’ün adı, işte efendiler
Gelişen, ilerleyen uluslar arasında 

11 Aralık 2014 Perşembe

Bekir Coşkun ve Türk

Osmanlıca tartışmalarına katılan Bekir Coşkun, Osmanlı’nın Türklere bakışına değinmiş. (Sözcü, 7.12.2014)

Diyor ki: “Osmanlı ‘ecdat’ falan değil. Zaten Türkleri saraya sokmadılar.”

Diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti Türk devletidir, Osmanlı değil.”

Diyor ki: “Dinciler Türklüğün değil İslâm’ın önde olmasını istiyor.”

Diyor ki, Osmanlı’da saraydakiler, devlet yönetimi, sultanların anneleri dahi Türk değildi, devşirmeydi ya da başka etnisitelerdendi.

Diyor ki, Osmanlı’nın dili Türkçeden çok Arapça ve Farsça idi.

Demek ki pişman olmuş.

Neyden mi? Bunca yıldır Türklere yaptığı hakaretlerden, aşağılamalardan, suçlamalardan...

“ABD Temsilciler Meclisi Alt Komisyonu'nun, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan bile önce Ermeniler'i katlettiğimizi şimdi hatırlayıp ‘Ermeni soykırımı tasarısını’ kabul etmesi, elbette bizim milliyetçi vatanperver kardeşlerimiz tarafından tepkiyle karşılandı... diyerek Türklerin 1915’te Ermenileri kestiğini, soykırım yaptığını iddia etmesinden... (Hürriyet, 26.9.2000)

8 yıl sonra Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddiasıyla Türkler adına Ermenilerden özür dileyen “ozurdiliyorum.com” sitesine adını vermesinden...

Türkeri “Orta Asya’yı kuruttular, yeşillik kalmayınca Anadolu’ya geldiler, Anadolu’yu da kuruttular.” diye 8 yıl arayla iki kez suçlamasından... (Hürriyet, 6.4.2003; Cumhuriyet, 16.1.2011)

Türkler için “göbeğini kaşıyan adam” demesinden... (Hürriyet, 3.5.2007)

3 yıl sonra “Göbeğini kaşıyan adamın göbeğini kaşıması sâdece onun suçudur. Bazı konulara istediği zaman kafası çalışıyor (...) Yetenekli, akıllı, cin; ama ne yazık ki beleşçi.” diyerek Türklere hakaret etmesinden... (Akşam, 24.10.2010)

Seçim sonuçlarından dolayı uykuları kaçan insanlara, -Türk halkının önemli bir bölümünü kast ederek- “koyunları sayın” demesinden... (Cumhuriyet, 14.6.2011)

Hem Atatürkçülükten söz edip hem de “AB uygarlığına dâhil olmamız lâzım” türünden sözler ederek aşağılık kompleksine tutulmuş Tanzimat aydınlığı yaptığı için, Millî Mücadele’yi dahi şarkıya, müziğe, dansa, kadın-erkek eşitliğine, operaya indirgeyip Atatürkçülüğü bir tür elitizme dönüştürdüğü için... pişman olmuş demek!

En başta da bu tarz bir “aydın modeli” sergilemekle Atatürkçü, Kemâlist, Laiklik yanlısı, Cumhuriyetçi gibi kimliklere zarar verdiği ve bu düşünceleri toplum karşısında yanlış temsil ettiği için, olduğundan farklı tanıttığı için...

Aydın olmayı, bilgi, bilinç, “doğru” tercih, “doğru” yönelim, sağduyu sahibi olmak nedeniyle kendini halktan üstün, halk kendinden aşağı görmek zannettiği için pişman olmuş...

Epey bir geç kalmış olsa da, sevindik.

Yok, geçmişteki bu abuk subuk hareketlerinden pişman olmadıysa o zaman kendisinin ne kadar tutarsız, ne kadar kendiyle çelişen, ne kadar ikiyüzlü olduğunu vurgulayalım.

Bekir Coşkun Türklüğü savunmak adına bir eleştiri yazısı yazıyorsa, bin özeleştiri yazması gerekecek. Ya da Türklüğü gerçekten savunanlar onu eleştirecek.


Başka türlü, arsızlığın ve yüzsüzlüğün önüne geçilemez.