27 Eylül 2013 Cuma

Robert Bosch Vakfı'na ve Diğerlerine Savaşmadan Yenilmek



Yukarıdaki metin, Almanya kökenli Robert Bosch Vakfı'nın “Kolleg” programı yöneticisi Günter Verheugen'in, Ocak ayında (2013) T.C. İçişleri Bakanlığına yazdığı, Berlin ve Varşova’da yapılacak “iyi yönetim” seminerlerine katılmak için bakanlıkta çalışan genç yöneticileri davet eden mektubudur.1

Robert Bosch Vakfı, Almanya devletinden para alan, bu parayı yabancı ülkelerde Almanya çıkarlarına uygun etkinliklerde, yabancı ülkelerin yönetici ve vatandaşlarını Almanya'nın politikalarına uygun bir biçimde "etkilemek" için kullanan "stiftung"lardan biri. Adını Bosch şirketinin kurucusundan alıyor. Necip Hablemitoğlu'nun ifadesiyle "Almanya sempatizanı etki ajanlarını bulmak ve yetiştirmekle yükümlendirilmiş" bir vakıf.

R. Bosch Vakfı 2000'de Türkiye'de şube açtı. Eğitim, kültür, kariyer alanlarında seminer, öğrenci değişimi vb. "program"larla etkinliklerini sürdürüyor. Örneğin (Zonguldak) Devrek Anadolu Lisesi ile Almanya'daki Holzkamp Lisesi arasında uygulanan öğrenci değişim programını destekliyor.

Mektubu yazan Günter Verheugen ise geçmiş dönemlerde KKTC ve Türkiye'nin içişlerine burnunu sokan açıklamalarıyla bilinen bir zamanların Avrupa Birliği görevlisi.

G. Verheugen'in, "Carl Friedrich Goerdeler-İyi Yönetişim Okulu-Kolleg" programı için yazdığı mektup, İçişleri Bakanlığı tarafından 81 ilin valiliklerine de gönderildi2:




"Genç yönetici"leri seminere davet eden mektup aynı zamanda il valilikleri tarafından çeşitli yerel makamlara yollanmış. Örneğin Rize3:




Kısaca, kendine adam devşirmek için etkinlikler düzenleyen yabancı bir kuruluşun çağrısı, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi makamları tarafından Türkiye'nin her yanındaki resmi kurumlara gönderildi.

R. Bosch Vakfı, Türkiye’de etkinlik gösteren onlarca yabancı kuruluştan yalnızca biri. Mustafa Yıldırım'ın Sivil Örümceğin Ağında kitabında pek çok yabancı kuruluşun etkinlikleri ve yerel işbirlikçileri incelenebilir. Türkiye'nin bugünkü içler acısı durumunda bu gibi dış kökenli ilişkilerin ve etkinliklerin etkisi olduğu açık. Bu etkinliklerin amacı ve sonuçları iyi değerlendirilmeli. Nereye vardığımız iyi bilinmeli.

On yıllar önce eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in itirafı "vehamet"i anlatmaya yardımcı olabilir:
"CIA benim altımı oyar. Elinde imkan var adamın. Girmiş en fiziksel bir biçimde. Onun için hiç şaşmam, arasam da bulamam ki, nasıl yaptı bulamam."

İsmet İnönü de aynı dertten yakınıyordu:
"Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden Vaşington’un haberi oluyor. Sonucu memu­rumdan önce sefirden öğreniyorum."

Amerikan Yardım Örgütü AID'in görevlisi Richard Podol, 1963'teki raporunda şöyle öneriyordu:
Geniş ölçüde Türk yöneticilerini indoktrine etmek (beyin yıkamak, fikir aşılamak / E.S.) gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte yüksek sorumluluklar mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması mantık açısından doğrudur.4


Bu strateji doğrultusunda ABD ve Almanya kaynaklı sivil örümcek kuruluşları, Türkiye’nin damarlarına sızmaktadır. Bunlar efsane değil, Batı sömürgeciliğinin ele geçirme araçlarıdır.

Dipnotlar


1Mektuba şu adresten ulaşılabilir: http://www.golbasi.gov.tr/ortak_icerik/golbasi/hpPDFFebruary-04-2013.pdf
2Mektuba şu adresten ulaşılabilir: http://www.rize.edu.tr/haber/files/12022013/kolleg.pdf
3A.g.y.
4Podol Raporunun ayrıntıları için bkz. Yalçın Doğan, Cumhuriyet, 17-18-19.08.1975, aktaran Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye.

20 Eylül 2013 Cuma

Geçmiş


Geçen gün bir bahaneyle kendimi evden dışarı attım. Buraya döndüğümden beri şu köyden dışarıya pek az çıkmıştım. Tıkıp kalmıştım kendimi eve. 10 yıl önce yayınlanmış Yedi Numara dizisinin bölümlerini baştan izliyor veya başka bir şeyle günlerimi geçiyordum. Zafer Bayramını kutlamak için yola koyuldum. Fakat çarşıda yapacağım pek bir şey de yoktu. Benden başka en fazla iki üç sivil vatandaşın yer aldığı bayram törenine katıldımsa da hemen eve dönmek istemedim. Zafer Bayramı yine önemsiz ve anlamsız bir günmüş gibi coşku ve görkemden çok uzak beş dakikalık bir resmi törenle başlayıp bitti. Resmi görevi yerine getirme zorunluluğundan dolayı yakıcı güneşin altında bekleyen öğretmenlerin “bitse de gitsek” havasında oldukları yüzlerinden okunuyordu.

Kaç zamandır görmediğim Rize’ye gitmek üzere dolmuşa bindim. Engindere’ye yaklaştığımızda okul anılarım canlandı gözümde. İlk yıl her sabah böyle dolmuşla giderdim okula. O zamanlar belediye dolmuşu 75 kuruş, özel dolmuşlar 1 liraydı. Şimdi ücretler iki katı… Bu da “Ne kadar çok zaman geçmiş” dedirten bir başka unsur. Değişen, çok değişen onlarca şeyden yalnız biri. Hatra geldiğinde küçük ve acı bir gülümsemeyle özlenen ama sonuçta yeni hâliyle yaşamaya alışmak zorunda olduğumuz bir başka şey.

Rize’de beni bekleyen biri ve yapacak bir şeyim olmadığından Engindere’de inmek istedim. Aklım okula başladığım günlere gitti ya, eskilerinin yıkılıp okulun çevresine örülen yeni kahverengi duvarları görünce garipsedim. Hâlbuki onları ilk görüşüm bu değildi. Tatil olmasına rağmen belki bir iki hocayı görüp sohbet ederim diye düşündüm. Gerçi bizim zamanımızdaki öğretmenler de tek tek ayrılıyor ya RAÖL’den…

Arka kapıya bu yıl üniversite kazanan öğrencilerin listesini asmışlar. Bizden önce dev pankartla okulun ön yüzüne asılan, bizim dönemimizde kaldırılan bu liste olayı A4 kâğıdıyla da olsa geri gelmiş demek ki. Spor salonunun girişindeki duvara yerleştirilmiş “Ne mutlu Türküm diyene” yazısını görmek tuhaf. Ta en yukardan milliyetçilik ayaklar altına alınmışken, okullarda böyle milliyetçi işlere asla izin vermezler herhâlde… Duvarlardaki böyle küçük değişikliklere bakarak öğretmenler odasına çıkıyordum ki iki adamın birbirlerine bağrışmaları yankılandı. Onlarca sıra ve masa ikinci kata dizili, derslikler temizleniyor olmalı. Varlığımı hissettirmeden öğretmenler odasına kadar gittim. Okul bahçesine olduğu gibi buraya da sessizlik hâkimdi. Hasan Hoca’nın masasında eski resimleri, duvarında şiirleri, kitapları yerli yerinde duruyordu. Anlaşılan okulda görevlilerden başka kimse yoktu. Gelmişken müzenin son hâlini de göreyim dedim. Bizden sonra müzeyi büyütmüşler, satranç odasını da dâhil etmişler. Yeni eşyalar gelmiş.

Çıktım, okulun hemen yanındaki yurda yürüdüm. Orada temizlikçi kadınlar da yoktu, kapalıydı kapılar. Yalnız zemin kat pencerelerinden gözüken odalar yetiyordu ölü hatıraları canlandırmaya. Çok şey saklıydı o küçük ve kirli odalarda. Kaçamak ve dostça anılar birikmiş hepsinde.

Zaman, yaşamı geçmiş ve gelecek diye iki parçaya böler. Biz geçmişi biliriz, geçmişi tanırız, geçmişi yaşadık. Geçmişte takılı kaldıkça gelecekten ferâgat etmiş oluruz, bunu da biliriz. Yine de geçmişi özleriz. O gün RAÖL özlemdi. RAÖL geçmişti. Ne çok şey değişmişti burada. Yaşadıklarımızı bir bir yok etmişlerdi sanki. Anılarımızı kırıp dökmüşlerdi. Yeni duvarlar, yeni renkler, yeni düzenler… Eskiye dair ne varsa, bir bir “yenilik”lerle kaybedilmişti artık. Okulun arkasındaki sigara içtiğimiz yer… Oradaki tahta belediye bankından bozma oturağı kaldırdılar ya, sanki hiç sigara içmemişiz orada. Hiç otlanmamışız birbirimizden. Hiç dertleşmemişiz. Orada hiç bulunmamışız. Her yer olduğu gibi orası da değişmiş çünkü. Ve, paha biçemediğimiz anılarımızı simgeleyen o dev heykeller gibi, biz de değişmişiz. Biz de başkaları olmuşuz. Birbirini tanımayan, birbirini anlamayan, birbirini dinlemeyen, birbirinden sessizce uzaklaşan adamlar olup çıkmışız. Kırıp dökmüşüz anıları, dostlukları, kardeşlikleri, kalpleri. Bugüne taşıyamamışız hiçbirini. “Yıllar geçse de…” diye edilen yeminleri bozmuşuz. Bambaşka adamlar olmuşuz. Yabancı, biçimsiz, başka…

Bu duvarları yıkanlara, bu ağaçları kesenlere, bu düzenleri bozanlara biz ortak olmuşuz. Acımamışız.

Biz hiç utanmadık mı. Biz korkmadık mı hiç, korumadık mı geçmişi. Korumak istemedik mi. Neyi değiştirmiş olurlarsa olsunlar, yüreklerimiz değişmedikçe hiçbir şeyi kaybetmeyiz, geçmişi yazdığımız gibi geleceği de birlikte yazarız. Bunu unutmuşuz. Çünkü biz değişmişiz.

Geride, bir arada geçmiş bir zaman dilimi var. Bu zaman dilimi içinde yaşanıp anı değeri kazanan her şey ortak malımız. Herkesin emeğinin var olduğu ortak bir geçmiş. Anımsadığı kadarını alacak, anımsadığı kadar acıyacak, acıdığı kadar özleyecek, özlediği kadar boşluklarda yaşayacak tüm paydaşlar.

Unutanlar, unuttuğu kadar mutlu olacak. Unutamayanlar, hatırladığı kadar mutsuz.
Yaşananlar zaman geçtikçe değerlenecek. Dirilmeleri imkânsızlaştıkça öldürülmüş dostluklar, daha bi’ değerlenecekler. Anımsayışın yüzde oluşturduğu gülümseyişin acılığı, burukluğu; anıların yaşı, uzaklığı; duyulan pişmanlık, büyüdükçe büyüyecek. Ölünün ardından kötü konuşmazlar bizim orda; ölü dostluklar da, öldürülen dostlar da en güzel hâliyle anılacak, en iyi anlarıyla bilinecek. Kahkahayla, gözyaşıyla...