29 Nisan 2017 Cumartesi

Biz Kimiz?

Edebice dergisinin 6. (Mart-Nisan 2017) sayısında yayınlanmıştır.

Sosyal bilimlerin otuz yıldan bu yana üzerinde en çok durduğu konuların başında millet, milliyet, etnisite, kimlik, kültür, ulus-devlet vb. konular geliyor. Batılı yazarların ve genelde onları tâkip eden yerli yazarların gündemini işgâl eden bu kimlik sorunları uzunca bir süredir bin bir yönüyle işlenip duruyor. Elbette bu süreç küreselleşme olgusundan (veya akımından) bağımsız bir süreç değil. Bilâkis, küreselleşme moda deyimle “trend” hâline gelirken etnisite, yerel yönetim, aidiyet, cinsiyet, çevre, kimlik gibi kavramları uzun yıllardır bu “trend paketi”nin bir parçası olarak önümüze koyuyor ve insanların kendilerini hangi toplulukla, hangi ortaklık bağı ile tanımladığı, tanımlaması gerektiği sorusunu yanıtlamak için sayısız kitap, makale ve köşe yazısı yazılıyor.

Bireylerin hangi “varlığa” (millet, ırk, ideoloji, din, devlet vb.) ait olduğu sorunu sosyal bilimlerde üretilen düşüncelerin yanında, belki onlardan daha çok uluslararası siyasî gelişmelerden ve kültürel çalışmalardan etkileniyor. Her kimliğin oluşumunda ve çözülüşünde bu âmillerin çok önemli etkileri vardır. Peki Türkiye bu etkilenme sürecinin dışında mı kaldı? Belki de en çok içinde yer alan toplumlardan biri biz olduk. Son 30 yılın iç ve dış dinamikleri bir yana, yüzyıllar içinde Türklerin ve Anadolu’nun tarihî ve coğrafî serüveninden dolayı biz zâten çeşitli kimliklerin oluşmasına, oluşturulmasına ve yıkılmasına hazır bir ülke veya millet olageldik. 30 yılın kimliklerle oynayan propaganda bombardımanından da nasibimizi aldık.

Kim olduğumuz meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanların bugünkü niteliğini tespit etmekten ibâret değildir. Bunu fazlasıyla aşar. Bu soruna/soruya olan yaklaşımı insanın kendisini hangi geçmişin, hangi tarih kesidinin devamı olarak gördüğüyle doğrudan ilgilidir. Aynı zamanda gelecekte kimlerle birlikte, nerede ve hangi ortak değerler etrafında yaşamak istediği de bu soruya verdiği cevaptadır. Burada yapacağı tercih, kişinin hâl-i hazırda bir yurttaş olarak devletle arasındaki mensubiyet bağını hangi hukukî statü çerçevesinde tanımlamak istediğinin yanıtı olacaktır ve mâlûm olduğu üzere her hukukî statünün kapsadığı alan (topluluk) birbirinden farklıdır.

11’inci ve 12’nci yüzyılda Anadolu’yu yurt edinen bu Asyalı insanların adı Türk idi, Anadolu da aynı dönemde çeşitli yabancı metinlerde Türklerin ülkesi anlamında “Turchia” gibi kelimelerde anılıyordu. Türklerin “küre-i arz” üzerinde zirveye çıktığı Osmanlı Devleti bir imparatorluk olarak gelişip yayılmaya başladıkça Türk olma bilinci yönetici sınıfta giderek azaldı. Bernard Lewis’in ifâde ettiği gibi: “Türkler millî kimliklerini İslâmiyet’e gömerek İranlıların ve Arapların asla yapmadıkları bir şeyi yaptılar.”1 ve “Türkler çok az –örneğin Araplardan ve İranlılardan çok daha az- millî bilinçlilik gösterdiler.”2 Tabiî Osmanlı’da Türklüğün ve Türk kimliğinin ne derece önemsendiği konusunda bugün farklı fikirler öne sürülür. Jean-Paul Roux Türklerin Tarihi’nde “Osmanlı ya da Osmanoğullarının Türk sözcüğünü küçümsemesi, bu sözcüğü garip bir biçimde gözden düşürür. Türk sözcüğü 19. yüzyılda köylüyü, kaba saba olan kişiyi anlatmak için kullanılmıştır.”, Fâlih Rıfkı Batış Yılları’nda Bizim çocukluğumuzda Türk, ‘kaba ve yabani’ demekti.”, Türkçülüğün öncülerinden Ziyâ Gökâlp Türkçülüğün Esasları’nda Eski Osmanlı seçkinleri, köylüleri eşek Türk diye aşağılardı.” der. Murat Bardakçı “Osmanlı’da Seks” kitabında, 19’uncu yüzyılda çeşitli şehirlerde görev yapan ve Anadolu’yu cinsellik konulu şiirlerle anlatan bir Osmanlı paşasına neden “Türk Gâlip” dendiğini şöyle anlatır: “İşte Galip Paşa, bu kitap dolayısıyla ‘Türk Galip’ diye tanınır... ‘Kaba Şiirler’ yazmıştır, o dönemde ‘Türk’ demek ‘kaba’ demektir, dolayısıyla da ‘Türk Galip’ unvanı, daha uygundur...”

Bu misâllere karşı Sultan 1. Murat’ın Sırp Kralı’nın kendisine gözdağı vermesine yanıt olarak “İnşallah ona Türk erliğini göstereyim.” demesinden, 15’inci yüzyılda padişahların “han” unvanını almasından, iskân politikası ile Rumeli’nin Türkleştirilmesinden, bu gibi pek çok olaydan ve her şeyden önce Devlet-i Aliyye’nin Türk tarihinin bir parçası olduğu gerçeğinden bahsedilir. Biz bu yazıda bu meseleyi tartışmıyoruz. Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden sonra ve Osmanlı’nın çok geniş bir sahaya yayılan, farklı milletleri bünyesinde taşıyan bir imparatorluk hâline gelmesi ile Türk kimliğinin ve kültürünün farklı kimlikler karşısında zayıfladığı açıktır. Bu zayıflama, devletin Fransız Devrimi’nin etkisiyle yayılan milliyetçiliğe karşı 19’uncu yüzyıl ortalarından Balkan Savaşı’na kadar bir çözüm olarak oluşturmaya çalıştığı “Osmanlı milleti” kimliği karşısında zirveye çıkmıştır.3 Gayri Türk unsurların rağbet etmediği bu “Osmanlılık” kimliğine karşı Türkler arasında da Ziyâ Gökâlp, Yusuf Akçura, Hüseyinzâde Ali Turan gibi aydınların çabalarıyla Türkçülük akımı bir tepki olarak geliştirildi. Özellikle dil ve edebiyat sahasında verilen eserler ile “Türklüğe dönüş” sağlanmaya çalışıldı.

“Biz kimiz?” sorusu 19’uncu yüzyıl koşullarında “İmparatorluğu nasıl ayakta tutabiliriz?” sorusuyla birlikte ele alınırken Balkan Savaşı’ndan Birinci Dünya Savaşı’na kadar yaşanan ağır mağlûbiyetlerle dolu süreçten sonra “Nasıl yeniden güçlenip ayağa kalkarız?” sorusu ile birlikte düşünüldü. Bağımsızlık Savaşı ile kurulan Cumhuriyet “Biz kimiz?” sorusuna millî devletler4 çağında verilmesi gereken tek yanıtı verdi: “Ne mutlu Türküm diyene!”

Elbette “Biz kimiz?” sorusu kadar “Türk kimdir?” sorusu da önemlidir. Zira devirler gelip geçtikçe siyasî ve toplumsal gelişmeler yeni kimlikleri meydana getirdiği kadar var olan kimliklere de yeni anlamlar yüklüyor. Kırım Savaşı’nda Ruslara karşı Osmanlı’nın yanında savaşan Franız ordusundaki Cezayirlilere “Turcos” deniyordu. Orta Doğu’dan Amerika kıtasına giden Araplara da “Turco” dediler. Bunların arasında Arjantin’de 10 yıl Devlet Başkanlığı yapan Carlos Menem de var.5 Hasip Saygılı’nın Osmanlı’nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları kitabında anlattığı olay daha da ilginçtir. Özet olarak bahsetmek gerekirse, 1900’lerin başında Balkanlarda etnik çatışmalar had safhada iken Rusya -bugünkü Kosova sınırlarında yer alan- Mitroviçe’ye bir konsolosluk açmak ister. İmparatorluğun bu en zor ve zayıf döneminde Rus baskısına boyun eğmek zorunda kalan Osmanlı bu isteği kabûl etmek zorunda kalır, tepki gösteren Arnavutları bastırmaya çalışır. Arnavutlar bu ayaklanma sırasında Osmanlı askerleriyle savaşırken “Hakikî Türk oğlu Türkler! İleri!” diye hücum etmektedir. Bu arada isyancı Arnavutların arasında çok sayıda Katolik Arnavut da vardır.6 Burada karşımıza çıkan Türk kimliği Müslümanlığı, Müslümanlık bağı ile Arnavutluğu, Arnavutluk bağı ile Katolikliği dahi kapsar veya taşır. Velhâsıl, “Biz kimiz”e verilen Türklük yanıtı da hemen ardından “Hangi Türklük?” sorusuyla muhatap olmaktadır.

Cumhuriyet’in benimsediği Türk kimliği kuşkusuz laik, Batılı bir Türk kimliğidir. Hukukî olarak 1924 Anayasası’nın 88’inci maddesine yazılıp bugünkü 1982 Anayasası’nın 66’ncı maddesinde de korunan tanım, devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olanları Türk sayar. Kültürel olarak Kemâlist modernleşmenin şekillendirdiği toplumsal ve siyasî yapıda dinî ve etnik farklılıklar Türk milletine mensubiyetin önünde engel teşkil etmez, medeniyet yolunda ilerleyen Türk ulusu, öteki aidiyetleri kimlik sıralamasında en öne çıkarmak sûretiyle parçalanamaz.

Soğuk Savaş döneminde kimlik ve Türklük meselesi çeşitli yaklaşımların etkisiyle birbirinden farklı yorumlara konu olmakla birlikte bu temel anlayış devlet katında hukukî olarak ana hatlarıyla hâkimiyetini sürdürdü. Dünyada çift kutuplu sistemin çöktüğü ve Türkiye’de 12 Eylül’ün yeni bir devir açtığı 1980’lerden sonra ise kimlik algılamaları radikal bir şekilde değişmeye ve değiştirilmeye başladı. 12 Eylül düzeninde Türk kimliğinin yanına dinî aidiyetleri ekleyerek oluşturulan sentezler siyasî ümmetçiliğin güçlenmesine yol açarken diğer yandan post-modernizmin beslediği etnikçilik akımları millî devletleri tehdit etmeye başladı. Daha önce zaman zaman Soğuk Savaş döneminin kimi sol hareketlerinde görülen Türkiyelilik kavramı güçlü bir şekilde öne çıkarıldı. Türk kimliğinin “kapsayıcı, birleştirici, kabûl edilmiş” olmadığı fikrinden hareketle Kürt, Zaza, Çerkes gibi etnik kimlikler ve Türkiyelilik kavramı bir arada âdeta bir ideolojik saldırı olarak Türk milletine yöneltildi. Terör olayları, Avrupa Birliği süreci, Körfez Savaşları gibi gelişmelerin yarattığı zeminde Türk milletini oluşturan dinamiklerin içe içe geçmişliğini bozucu entelektüel, kültürel ve siyasî faaliyetler yapıldı. Yeni kimlik arayışlarının gırla gittiği bu dönemde Türklük âdeta her sorunun nedeni, her kötülüğün kaynağı oldu. Televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde, konferanslarda, üniversitelerde Türk kimliğinin barışa ne kadar çok engel olduğu anlatıldı. “Türküm, tedâvi oluyorum.” cümlesinin seviyesizliğine kadar inildi.

Türkiye’deki siyasî İslâmcıların hâkimiyetlerini arttırması ile Türk kimliğinden âlenen vazgeçmeleri aynı dönemde yaşandı. Bu dönemde çeşitli yerlerdeki “Ne mutlu Türküm diyene” tabelaları devlet tarafından kaldırılmaya başlandı. Hâl-i hazırda Türk kimliğinin ulusal kimlik olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi temsil etmesine karşı olan kimi sosyalist, sosyal demokrat, liberal ve İslâmcı çevreler, yaratılan bu siyasî iklimde ve atmosferde Türklüğe karşı açılan savaşın neferleri olarak medya, sinema ve edebiyat alanında taarruza geçtiler. “Türk edebiyatı” lâfını “faşist” bulanlar “Türkçe edebiyat” diye bir garabet bile yaratmaya çalıştı. Bu süreçte Almanın Alman, Fransızın Fransız, İtalyanın İtalyan olduğu fakat Türkün Türk olmadığı bir dil yaygınlaştı.

Türkiyelilik kavramının dil açısından sakat oluşu, taşıdığı mantık açmazları, kısaca eski tâbirle “gayri kâbil-i tatbik” oluşu üzerine (ve bir ara eski başbakanımızın “İbrahimî millet” söyleminin de denenip rafa kaldırılmasıyla) artık tercih edilen hâkim kimlik “millet” oldu. Kimliksiz kimlik diyebileceğimiz bu kavramın, bu tek kelimelik “aidiyet”in tek başına, başında bir ad olmadan hiçbir şey ifâde etmemesi, önüne “aziz”, “bu” ve sonuna “-imiz” konarak giderilmeye çalışıldı: “Aziz milletimiz, bu millet, milletimiz, büyük milletimiz...”7

Siyaset bilimciler son dönemde milliyetçiliğin yükseldiğinden bahsediyorlar. Böyle bir durumda Türk kimliğinin altının daha kalın bir şekilde çizilmesini bekleriz. Fakat görülüyor ki yükseltilen milliyetçilik Türk milliyetçiliği değil, “millet” milliyetçiliği (nasıl oluyorsa o). 15 Temmuz darbe girişiminden sonra metrolara, tramvaylara, tahta perdelere, reklamlara koyulan yazılarda dahi “Biz milletiz, Türkiye’yi darbeye, teröre yedirmeyiz” yazıyor. Milletiz, iyi de hangi milletiz? Bir adımız yok mu?

“Biz kimiz?” sorusuna yaklaşık yüz yıldır verdiğimiz yanıt olan Türk’ün yerine Türkiyeli, Anadolulu, İbrahimî gibi kavramlar ikâme edilmeye çalışılırken son durağımız “millet”... Acaba İspanyollar kendilerine İspanyol demeyi bırakıp “nacion” demeyi akıl edemiyorlar mu? Acaba devletinin adını “Czechia” (Çekya) olarak kısaltan Çek milleti kendi kimliğini de “narod” diye kısaltır mı? Herkes “millet” olursa konuşurken ve yazarken bu “millet”leri birbirinden nasıl ayıracağız? Bizden başka kendi kimliğine bu kadar savaş açan bir ülke var mıdır? Sosyal bilimcilerin, yazarların, siyasetçilerin ilgilendiği “Biz kimiz?” meselesine çare olarak “millet” gibi isimsiz, renksiz, kuru bir kavrama gelinmesi, Türklere kimliksizliğin revâ görüldüğünün işâreti değil mi? Güç ve nüfuz sâhiplerinin birtakım çıkarlar ve ideolojik eğitimleri çerçevesinde kimliksizliği benimsemeleri anlaşılabilir, ya Türkler bu kimliksizliğe ne tepki veriyor? Şırınga edilen zehrin vücuda yayılmaya başladığı bir gerçek. Fakat en hassas olduğumuz anlarda, kalabalıklar teröre karşı birlik mesajı vermek için toplandıklarında sloganları “Ne mutlu milletim diyene!” değil, o vinçle kaldırılan tabelalarda yazdığı gibi “Ne mutlu Türküm diyene!” olduğuna göre Türkler henüz teslim alınamamış demektir.
  
Dipnotlar

1 Bernard Lewis, Ortadoğu, Çev: Selen Y. Kolay, Arkadaş Yay., 3. baskı, 2003, s. 100
2 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev: Metin Kıratlı, TTK Yay., 5. baskı, 1993, s. 7
3 Osmanlıcılık propagandasının çok çarpıcı bir örneği olan ve İttihat ve Terakki tarafından hazırlanan 2 Mart 1910 tarihli “Hayye Alel Felâh” kitapçığı için bkz. Cengiz Özakıncı, Osmanlı Ulusçuluğu, Bütün Dünya, Ekim 2011, s. 63-78
4 Kimi yurttaşlar arasında kafa karışıklığına neden olduğu için millî devlet, ulus-devlet, ulusal devlet, ulus devleti, millet devleti kavramlarının tümünün aynı anlama geldiğini vurgulayalım.
5 Ege Cansen, El Turko ve jön Türkiyeliler, Hürriyet, 16.03.2013
6 Hasip Saygılı, Osmanlı’nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları, İlgi Kültür Sanat Yay., 1. baskı, 2016, s. 48
7 İskender Öksüz’ün şu saptaması çok yerindedir: “Türk Milleti iki yabancı milletin saldırısı altında: 1) Bu millet, 2) Milletimiz. İkincisi bazen ‘Aziz milletimiz’ şekline de giriyor.”, https://twitter.com/iskendero/status/814507216111857669

4 yorum:

  1. Doğru tarafta onursal yerini almak isteyen birinin illâ Sn.ERDOĞAN'a biât etmesi gerekmemektedir. Şu Marx-bilimsel gerçekliğin tam idrâki içinde İSMET İNÖNÜ'e biât etmesi de yeterlidir: Neo-Tanzimatçılık yolunu 1946 yılında İnönü açmıştır. Yola bilahare Menderes ve Ecevit'in döktükleri molozlar da KEMAL DERViŞ buldozeri ile kaldırılmıştır. Sn.Derviş Pembeköşk Sitesi'nde ikamet ederdi. Sn.ERDOĞAN'ın yürümekte olduğu nurlu-füruğlu yol İNÖNÜ yoludur.

    YanıtlaSil
  2. Merhaba. Size ulaşmak istiyorum ufak bir ricam olacaktı sizden de. Öyle çok zor olacak bir şey rica etmeyeceğim, 10-15 snlik. Dönüş yapar mısınız? Çok teşekkürler şimdiden.
    Eğer ulaşamazsanız blogum prozacinsanininsinemablogu.blogspot.com

    YanıtlaSil