6 Şubat 2017 Pazartesi

Vatan, Millet, Referandum


Fikren acziyet içinde olanlar, kendilerinden farklı düşünenlerle bilgi, düşünce ve yorum sahasında aşık atamayacakları için onları abartılı ithamlarla suçlarlar. Kendini bilimsel yöntemlerle savunamayacak durumda isen karşı tarafın vatan haini, din düşmanı, millet düşmanı, ajan vs. olduğunu söylersin. Böylece tartışma ilgili konudaki iki farklı görüş arasındaki tartışma değil vatanseverlikle vatan hainliğinin, yerlilikle yabancılığın vs.nin tartışması olur. Son yıllarda Türk siyasetinde kutuplaşma artıyor ve söylemler keskinleşiyor. Şimdi Anayasa değişikliği referandumuna da böyle bir kutuplaşmanın olduğu ve söylemlerin sertleştiği bir havada gidiyoruz. Siyasetçisinden yazarına, aydınından Twitter’cısına kadar pek çok kişinin referandumla ilgili görüş beyanlarının vatan hainliği gibi aşırı ithamlarla dolu olduğunu görüyoruz.

İktidar çevrelerinin bir garip milliyetçi söylemi aslında 7 Haziran 2015’ten sonra başladı denebilir. Garipliği şöyle: 5 Kasım 2007’de Washington’daki Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra terör örgütü PKK ile müzâkere süreci başlamıştı. Örgüte her türlü tâvizin verildiği, Türk ordusuna yönelik kumpasların art arda kurulduğu, Barzani ile ilişkilerin yakınlaştığı, zaman zaman kesintiler olmakla birlikte AKP-PKK pazarlık sürecinin devrede olduğu bir dönem yaşadık. İktidar bloğu kabaca AKP-FETÖ-PKK-ABD-liberaller şeklinde idi. Burada anmak istemediğimiz kadar çok sayıda olay ile bu blok her tarafından dağılınca Erdoğan kendi iktidarını tahkim etmek için yeni ittifaklar kurmaya, yeni taktikler geliştirmeye çalıştı. Çeşitli konulardaki pozisyonunu 180 derece değiştirmeye başladı. İşte 7 Haziran’dan bu yana geçen bir buçuk yıllık süreçte Erdoğan’ın “milliyetçiliği ayaklar altına alan” politikadan vazgeçip milliyetçi bir söyleme başvurduğuna, terörle müzâkereyi bitirip mücadeleye döndüğüne tanık olduk. Böyle bir politikanın doğal müttefiki MHP iken bir de Türkiye’nin çok büyük güvenlik krizleri yaşaması ve sonunda 15 Temmuz gibi tarihî bir felâketle karşılaşması MHP’yi iyice AKP’nin yanına itti. Burada Devlet Bahçeli’nin parti içindeki rakiplerine karşı kurultay sürecinde iktidarın yargı üzerindeki gücüne muhtaç olmasının ve geleneksel olarak MHP’nin “devletin yanında olma” bahanesi ile kolayca kullanılabilen bir örgüt olmasının etkisi de çok büyük. Tüm bunlar CHP’nin 2010’dan itibaren Y-CHP’leştiği, kurucu değerlerine (dolayısıyla milliyetçiliğe de) hızla yabancılaştığı bir dönemde yaşandığı için, AKP-MHP ve CHP-HDP şeklinde bir cepheleşmenin oluştuğu algısını yaratmak isteyenler buna çok elverişli bir zemin buldular.

Türkiye’yi bir Saddam rejimine dönüştürecek olan Anayasa değişikliği teklifi bu şartlarda MHP’nin desteği, hattâ önayak olması ile Türkiye’nin gündemine geldi ve muhtemelen nisan ayında halka sunulacak. İktidar temsilcileri ve havuz medyası, kendilerinin aynı konulardaki lağım gibi sicillerine rağmen PKK, FETÖ, terör, ABD, Almanya gibi konu başlıkları altında CHP’yi ve CHP’lileri vatan hainliği ile suçluyor. Aslında dert CHP değil, referandumda “hayır”ı savunan en büyük ve kamuoyu önüne çıkma fırsatı bulabilen tek güç CHP olduğu için CHP’nin “vatana değil ihânete hizmet etmesi” üzerinden referanduma “hayır” demenin “vatana değil ihânete hizmet edeceği”ni söylemek istiyorlar.

Valilere terör örgütünün üzerine gitmemesi için tâlimat verdiğini âlenen itiraf edenler, terörün her türlüsüne el uzatıp bürokraside veya arazide güç kazanmalarına yardım edenler, Yunan’ın Ege’deki Türk adalarını işgâl etmesine ses çıkarmayanlar şimdi şu kadar kilometre yol yapmanın, bilmem kaç havalimanı, bilmem ne kadar tünel inşâ etmiş olmanın verdiği “gurur”la en büyük vatansever ve milliyetçi pozlarıyla, Türkiye’nin resmen, hukuken bir diktatörlüğe dönüşmesine karşı olanları hainlikle, yabancıların hesabına çalışmakla, ülkesini sevmemekle suçluyor. Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınan “ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi eşbaşkan”ları bir vatan millet edebiyatı ile bize memleketi üzerlerine yapan sözleşmeye imza attırmaya çalışıyorlar.

“Referanduma ‘hayır’ diyen değil asıl ‘evet’ diyen vatan hainidir!” demek gibi ucuz bir niyetimiz yok ama şu Anayasa değişikliği teklifini hakikaten “vatan, millet” kavramları etrafında ele almak gerekiyor.

Vatan

Antik Yunan’a, Roma’ya, Aziz Thomas’a gidip çeşitli anlamlar ve yaklaşımlar bulabiliriz ama bugünkü anlamıyla vatan ve vatandaşlık, Modern Çağ’ın ürünüdür. Vatanda otoritenin meşruiyet kaynağı ulustur. Aristokrasinin ayrıcalıkları, feodalizm, kilisenin tahakkümü kaldırılmış, bunlara karşı özgürlük ve eşitliği elde eden vatandaşlar egemenliğin sâhibi olmuştur. Fransız Devrimi’nin ünlü İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin1 üçüncü maddesinde “Egemenlik ilkesi, her şeyden önce ulusa aittir.” denmiştir. 17’inci ve 18’inci yüzyıllarda Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşanan süreç ile ortaya çıkan modern devlette “auctoritas” (iktidarın ilkesi, meşruiyet kaynağı) ile “potestas” (iktidarın kullanımı, yetkisi) 2 tek elde toplanmıştır, o el halktır. Soylu, bey, senyör, serf değil, vatandaştır.

Osmanlı’da 19’uncu yüzyıl ortalarına kadar vatan diye bir siyasî kavram ve siyaset edebiyatı yoktu. Arapçadan gelen bir vatan kelimesi vardı ama bu, kişilerle devlet arasındaki bağı ve statüyü değil kişinin yaşadığı yeri ifâde ediyordu. Topraklar “vatan toprağı” değildi, sultanın mülkü idi. Devlet-i Aliyye’nin sâhibi Osmanoğulları idi. İçinde yaşayanlar tebaa idi. Avrupa’daki devrimlerin etkisiyle 2. Mahmut devrinden itibaren sosyal ve siyasî yapıyı değiştirmek için çeşitli hamleler yapılmıştı. Can güvenliği, kânun önünde eşitlik, yargısız infâzı yasaklama gibi ilkelerin yer aldığı 1839 Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu’nda vatan kelimesinin geçtiğini görüyoruz. Daha sonra Nâmık Kemâl edebiyat alanındaki eserleriyle vatan fikrini yaymaya çalıştı ki, kendisi hâlâ “vatan şairi” unvanıyla anılır. Bilindiği gibi Avrupa’da esen rüzgârlardan etkilenen Yeni Osmanlıların meşrutiyeti kısa ömürlü olmuş, 2. Abdülhamit meclisi feshederek 30 yıllık bir istibdat dönemini başlatmıştı. Abdülhamit döneminde yeni okulların açılması gibi birtakım biçimsel modernleşme hamleleri yapılmakla beraber bu dönem uluslaşma sürecinin kesintiye uğradığı uzun bir ara dönem olarak değerlendirilebilir. Kâzım Karabekir’in tanıklığına başvuralım: “Vatan ve millet kelimelerini söylemek ve yazmak yasaktır. Dinlemezseniz mahvınıza kâfi bir sebeptir. Bunu bize Kuleli’de kitabet imtihanında zabit hocalarımız şöyle ihtar etmişlerdi: Patrie ve Nation kelimelerinin Türkçelerini katiyen yazmayacaksınız! Mesûl olursunuz!” 3 İstibdada son veren 1908 Devrimi ile başlayan 2. Meşrutiyet döneminde çok hızlı bir şekilde vatan ve vatandaşlık kavramları canlandırılmaya çalışıldı. Tarık Zafer Tunaya’nın dediği gibi “Meşrutiyet camiasını kaplayan olayların belki de en önemlisi, siyaset yapan fertlerin artışıdır. Tebaa-i Şahane’nin vatandaşlık merhalesine yükselişidir. (...) Meşrutiyetçiler, bütün güçlüklere rağmen ‘vatandaşlık’ müessesesini geliştirmeye çalışmışlardır.” 4 Örneğin bu dönemde okulların müfredatına bugünkü Vatandaşlık dersinin atası olan Mâlûmat-ı Medeniye dersi dâhil edilmiştir. Mâlûmat-ı Medeniye dersinde okutulan Rehber-i İttihad kitabında vatan, millet gibi kavramlar açıklanmış, dönemin Osmanlılık (kimliği) ruhu içinde yeni bir nesil yaratılmak istenmiştir.5

Millet

Millet; tanımlanışı, ortaya çıkış devri, etnisite, ırk gibi kavramlarla ilişkisi gibi yönleriyle sosyal bilimlerin en çok tartışılan kavramlarından biridir. Özellikle küreselleşme olgusunun gündeme gelmesiyle bu konuda sayısız teori üretilmiş, eser yazılmıştır. Bunların ortak noktası, Batı aydınlanması ile oluşan modern toplumun milleti tarih sahnesine çıkardığı veya millete yeni bir anlam katıp onu birey-devlet ilişkilerinde esas faktör hâline getirdiği görüşüdür. Bu kavram hâliyle vatan kavramı ile doğrudan ilişkilidir. Monarkın mülkü olan toprağın ve devletin milletin hâkimiyeti altına girmesi yâni toprağın vatan, devletin ulus-devlet olması “uluslaşma” dediğimiz süreçle beraber gerçekleşir. Fransız Devrimi’nin fikrî öncülerinden Rousseau bu uluslaşma görevini şöyle ifâde eder: “İzlememiz gereken ilk kural, ulusal karakterdir. Her halk, ulusal bir karaktere sâhiptir ya da sâhip olmalıdır; eğer bu yoksa, ona bu karakteri verme ile işe başlanmalıdır.” 6 Milletleşme sürecinde yerel, etnik, dinî aidiyetler millî aidiyet içinde erir. Yine Fransız Devrimi’ne, 1790 Şubat’ında yayınlanan bir bildiriye bakalım: “Breton ya da Angevin değil, fakat aynı devletin yurttaşları ve Fransızlar olan biz, tüm yerel ve özel ayrıcalıklarımızı terk ettiğimizi ve bunları Anayasa’ya aykırı olarak yadsıdığımızı açıkça ilan ediyoruz; özgür olmaktan gururlu ve mutlu olduğumuzu bildiriyoruz.” 7 Bir ulusal devletin yurttaşları olmanın en önemli şartı homojen bir toplum hâline gelmektir.

Osmanlı yöneticileri klasik (din esaslı) millet sistemiyle imparatorluğu ayakta tutamayacaklarını gördükleri için, yukarıda kısaca değindiğimiz dönemlerde kişi-devlet ilişkisinde büyük değişiklikler yaptılar. Tanzimat’tan itibaren devlet eliyle Osmanlı milliyetçiliği uygulandı. Din ve etnisite olarak çok çeşitli topluluklar barındıran devletin parçalanma tehlikesine karşı panzehir olarak hayata geçirilen bu “ittihad-ı anasır” (unsurların birliği) politikası askerlik, vergi, adliye gibi alanlarda eşit hak ve yükümlülüklere sâhip, bütünleşmiş bir Osmanlı milleti oluşturmaya çalıştı. Fakat bu siyaset Hıristiyan tebaada karşılık bulmadı. Aksine, gayrimüslim unsurlar elde ettikleri hakları iktisadî ve siyasî olarak daha fazla güç toplamak ve daha hızlı bir şekilde bağımsızlıklarını kazanmak için kullandı. Yükümlülüklere gelince, meselâ bir gayrimüslimleri askere alma meselesi sâdece lâftan ibâret kaldı. Türkler ise memlekete yerleşen Batı sermayesinin uzantısı olarak çalışan gayrimüslim komprador burjuvazinin güçlenmesi karşısında canını ve emeğini fedâ eden bir topluluk olarak kalmaktan başka, “ittihad-ı anasır” politikasına zarar verir diye kendi adlarını söyleyemez oldular. Ziya Gökâlp dönemin ruhunu şöyle anlatır: “Bu milletin yakın bir zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın, başka milletlere bakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep olursun.’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusuyla ‘Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir içtimaî zümreye mensup değilim.’ demeye mecbur edilmişti.” 8 Osmanlıcılık, İkinci Meşrutiyet’in de ideolojisi olmuştur. Çok dikkat çekici bir belge olan, İttihat ve Terakki’nin yayınladığı 1910 tarihli Hayye alel-Felah kitapçığında “vatan, millet, meşrutiyet” kavramlarına özel önem atfedilir. Çeşitli milletlerin “millet-i Osmaniye”yi oluşturduğu ve bu farklı din ve mezhep aidiyetleri olan unsurlardan müteşekkil milletin dilinin Osmanlıca olduğu belirtilir. 9 Osmanlıcığın kesin iflası ise Balkan Savaşı ile Rumeli’nin elimizden çıkmasından sonra gerçekleşecektir. 1913 Bâb-ı Âli baskını ile iktidara hâkim olan İttihatçılar, Türkçülük ve millî iktisat gibi politikaları doğru düzgün uygulama fırsatı bulamadan Dünya Savaşı neticesinde kaçmak zorunda kalacaktır.

Referandum

“Vatan” ve “millet”in tarihini kısaca özetledik. Demek ki Türkiye’de toprağın vatan hâline gelmesi ve tebaanın millet hâline gelmesi yaklaşık 200 yıl önce başlayan bir süreçtir. Ve bunlar Batı’dan öğrenilmiş sosyal ve siyasî formlardır. Nihâyet bu sancılı, gelgitli dönemlerin sonunda Harb-i Umumî, ondan sonra da İstiklâl Harbi ve Cumhuriyet ile Türk modernleşmesi en radikal çağına girmiştir. 10 “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.” sloganı ile açılan Büyük Millet Meclisi, Türk milliyetçiliği zemininde yeni bir devlet kurmuştur, dil ve tarih alanındaki çalışmalarla uluslaşma hızlandırılmıştır. Bu zeminde eğitimiyle, hukukuyla, ekonomisiyle, toplumuyla laik ve bağımsız bir Cumhuriyet inşâ edilmiştir. Laiklik, son 50 yılın milliyetçi-muhafazakâr veya Türk-İslâmcı anlayışının aksine, “vatan” ve “millet”in temel koşuludur. Egemenliği ilahî bir kaynağa değil millete dayandırmak ve kişilerin devletle arasındaki bağı dinî değil millî kimlikle tanımlamak doğrudan doğruya laik bir dünya görüşünün sonuçlarıdır. Toplumu ve devleti dünyevî bir bakış açısıyla gören Kemâlizm bu sâyede güçlü bir Türk milleti ve Türk vatanı algısı yaratabilmiştir.

Her ne kadar “inançlara saygılı laiklik”, “özgürlükçü laiklik” veyahut “muhafazakâr demokrat”, “ılmlı İslâm(cılık)” gibi uyduruk uzlaştırıcı kavramlarla aksini iddia etmeye çalışanlar olsa da siyasî İslâmcılık ontolojik olarak laikliğe karşıdır. İslâmcıların vatan ve millet kavramları ile münâsebeti öteden beri sorunlu olmuştur. Bu kavramların özünde Arapça kelimeler olup sonradan ilerici Türkler tarafından Modern Çağ’ın Batılı kavramlarını karşılayacak şekilde güncellenmeleri, İslâmcılar için bir fırsat olmuş, İslâmcılar bu gibi kavramları modernizm öncesi içerikleriyle kullanırken bir yandan da bunların güncel anlamlarıyla toplumda ve siyasette edindikleri yerden faydalanmaya çalışmışlardır. Örneğin İslâmcının iki lâfından biri “millî”dir ama bahsettikleri millet, Türk milleti değildir. Erdoğan geçtiğimiz günlerde Mersin’de yaptığı konuşmada “Biz İslâm milletindeniz.” diyerek bunu bir kez daha göstermiş oldu. Ulusçulukla hesaplaşan11 Davudzâde Ahmet Bey’in “İbrahimî millet” söylemi de hâlâ hâfızalarda duruyor. (Bunlar en üst makamları işgâl edenler. Aşağıya doğru indikçe örnekler çoğalıyor.)

İslâmcıların referansı din olduğu için, tıpkı Avrupa’nın üstünlüğünün kabûl edilişinden önceki devirlerdeki Osmanlılar gibi, kendilerinin İslâm’dan kaynaklanan bir üstünlüğe sâhip oldukları12 inancını taşıdıklarından dolayı modernizme ve modern değerlere düşmandırlar. İslâmcı yazarların bugün dahi yazdığı yazılara bakarsanız küflenmiş bir modernizm düşmanlığını görürsünüz. Modern çağı algılayamadıkları için meselâ toplumlar hâlâ kavim formunda yaşıyormuş gibi zaman zaman “Kavmiyetçilik günahtır!” buyurmaları bundandır. Hukuk, demokrasi, güçler ayrılığı, millî egemenlik, ulusal duygular, laiklik, basın özgürlüğü... Bunlar İslâmcının kafasında, kendi egemenliğini kuruncaya kadar kullanılacak birer araçtan ibarettir, öz olarak hiçbir değeri yoktur. Erdoğan’ın tâ işin başında demokrasiyi tramvaya benzettiğini hatırlıyoruz.

İslâmcıların en büyük aydınlarından Necip Fâzıl’ın İdeolocya Örgüsü kitabındaki “başyücelik devleti” tasarımı bugün yaşamakta olduğumuz şeyler hakkında fikir verebilir. Necip Fâzıl’ın bu kitapta açıkladığı ideal devlette dans, kumar, içki, heykel, şans oyunları, meyhane ve oyun müziği yasaktır. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler sınır dışı edilecektir. Basın özgürlüğü “felâket vesilesi”dir ve kaldırılacaktır. Üniversitelerin adı “külliye” olacaktır. 13 Türkiye’yi 200 yıl geriye götürecek olan bu teklifin izleri bu gibi gerici “münevver”lerin eserlerinde aranmalıdır.

İslâmcılar, iktidara geldikleri 2002’den bugüne kadar geçen 14 buçuk yılda önceleri “ürkütmeden”, daha sonra büyük bir hızla iktidarlarını engelleyebilecek tüm etkenleri bir bir tasfiye ettiler. Nihâyet 2014’te cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, Anayasa gereği partisiyle bağı kesildiği ve tarafsız olması gerektiği hâlde açıkça AKP’nin Genel Başkanı gibi davrandı. Hukuku tanımayarak bir “fiilî durum” yarattı ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra hukukî durum ile bu fiilî durum arasındaki uyuşmazlığı gidermek için kolları sıvayarak Anayasa değişikliğinin önünü açtı. Şimdi Türkiye’yi Anayasa ve yasalara aykırı şekilde yöneten Erdoğan ve AKP “başyücelik devleti”ni resmiyete dökmek için -Bahçeli’nin de desteğiyle- Anayasa değişikliğini hayata geçirmeye çalışıyor. Hükûmetin, daha da ötesi devletin kişiselleştiği bir dönemden geçerken Anayasa’nın bu duruma cevaz verir duruma getirilmesi, modern değerlerin düşmanı olan, vatan ve millet gibi kavramları Orta Çağ kafasıyla yorumlayarak içini boşaltan İslâmcılara devletin tapusunu verecek. Yasama, yürütme ve yargı bir kişinin iki dudağı arasında olacak. Hâl-i hazırda Erdoğan’ı “ikinci bir peygamber” gibi gören 14, onun “Allah’ın bütün vasıflarını üstünde topladığını” iddia eden15 zihniyet hâkim iken bu değişiklikle Erdoğan “15 Temmuz Devleti”nin kurucusu olarak Türkiye’nin “başyüce”si olacak.

Devletin hukuken kişiselleşmesi, var olan fiilî kişiselleşmeyi hızlandıracak. Bu da askerlik vazifesinden millî spor takımlarında görev almaya, kamu görevliliğinden al bayrağın dalgalanışına bakınca duyulan millî hislere kadar her alanda, ulusun tamamını temsil eden ve ulusun tamamına yaygın olan her konuda ortak değerleri ve birlik zeminini boşa düşürecek. Vatan kavramının içini dolduran millî aidiyetimizi silip, yerine belirli bir siyasî görüşe, hattâ tek bir kişiye (üstelik her konuşmasında halkın bir kısmına nefret kusan bir kişiye) duyulan bağlılığı koyacak.

Anayasa değişikliği referandumu, 200 yıllık Osmanlı-Türk modernleşmesinin sona erdirilmesi demektir.16 Ülkeyi hepimizin vatanı olmaktan alıkoyup tek kişinin mülkü yapacaktır. “Türk milleti”ne değil adsız, sansız, isimsiz “millet”e dayananların eline tiranlık yetkisi verecektir. Israrla vatan mefhumuna karşı yapılan bir ihâneti, “vatan hainliği”ni arayanlar varsa, aynadaki yansımalarıyla baş başa kalmalarını öneririz.

Bu referandum, Türk milletinin kendi varlığının ve vatandaşlığının tasfiyesini onaylayıp onaylamama kararına tanık olacaktır.

Dipnotlar
1 Yusuf Akçura bu bildiriyi “Hukuk-ı Beşer ve Ehl-i Vatan Beyannâmesi” diye çevirmiştir. Yusuf Akçura, Tarih-i Siyasî, Ötüken Yay., 2016, s. 73
2 Bkz. Mehmet Ali Ağaoğulları, “Halk ya da Ulus Egemenliği”nin Kuramsal Temelleri Üzerine Birkaç Düşünce, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C: 41, 1986, s.131-152
3 Bkz. Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, YKY
4 Bkz. Tarık Zafer Tunaya, Hürriyetin İlânı, Arba Yay.
5 Kitabın tamamı ve ayrıntılı incelemesi için bkz. Erhan Tuna, Bir Osmanlı Vatandaşlık Dersi Olan Rehber-i İttihad Çerçevesinde 2. Meşrutiyet Döneminde Vatandaşlık Eğitimi, Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2008
6 J. J. Rousseau, Projet de constitution pour la Corse, Oeuvres completes, Paris, Pleiade, 1964, Cilt: 3, s. 913; aktaran M. Ali Ağaoğulları, a.g.e.
7 François Furet ve Denis Richet, La Revolution française, Librairie Artheme Fayard-Marabout, Paris 1973, s. 112; aktaran M. Ali Ağaoğulları, Ulus-Devlet ya da Halkın Egemenliği, İmge Kit. Yay., 2. Baskı, 2010, s. 233
8 Ziya Gökâlp, Türkçülüğün Esasları, Matbuat ve İstihbarat Matbaası, 1339 (1924), s. 43
9 Cengiz Özakıncı, Osmanlı Ulusçuluğu, Bütün Dünya, Ekim 2011, s. 63-78
10 Osmanlı-Türk modernleşmesinin aynı anlayışın eseri olan ve birbirini tâkip eden parçalardan oluşan bir hat olduğunu iddia etmiyoruz. Arada özellikle emperyalizmle ilişkiler ve bağımsızlık bakımından çok önemli farklar vardır.
11 hurriyet.com.tr, 17.9.2012
12 “Üstünlük takvadadır.” ilkesinin yer aldığı Hucurât sûresi 13’üncü âyetten: “...Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır...”
13 Özdemir İnce uzun zamandır yazılarında “başyüce” kavramını kullanıyor ve iktidarda bulunanların fikir köklerinin Necip Fâzıl’da bulunduğuna dikkat çekiyor.
14 yenisafak.com, 3.2.2010; https://www.youtube.com/watch?v=j_3ARdnzCpw
16 Elbette bir toplumu bu çağda bu kadar gerici bir anlayışla ne kadar süre sıkıştırabilirsiniz, süngülerin üzerine ne kadar süre oturabilirsiniz, bilinmez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder