30 Mayıs 2016 Pazartesi

Gezi'den Geriye Ne Kaldı?


Gezi Parkı direnişinin üçüncü yılına geldik. Gezi direnişi yalnızca birkaç aylık bir olay değil, toplumsal hareketler tarihinin Türkiye özelinde yazacağı en büyük öykü, anlatacağı en kapsamlı toplumsal tepkidir. Bugün, 2016’da olayın kendisinden çok sonrasındaki süreçte nelerin yaşandığı üzerinde durup düşünmeliyiz.

Bu en başta 12 Eylül’ün ürünü olan apolitik kuşaklar devrinin sona erdiğinin habercisi olan bir hareketti. O günlerde çoğu kişinin şaşkınlıklarını gizleyemeyerek ifâde ettiği gibi “Bilgisayar başından kalkmayan, asosyal, içine kapanık veya apolitik, sâdece kendi derdiyle ilgilenen.” gençliğin birden meydanlara dökülmesi beklenmedik bir şeydi. Dolayısıyla başta çoktan “Bu milletten bir şey olmaz!” diye kesin hükme varmış insanlar olmak üzere milyonlarca insana umut aşıladı. O beklenen patlama âniden ortaya çıkmıştı işte. Halk ayaktaydı. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, eylemin 31 Mayıs günü geniş katılımlı bir protestoya dönüşmesinden bir gün sonra 1 Haziran’daki sözlerine göre 32 ayrı ilde (üç hafta sonra yine bakanlığa göre 79 il) insanlar toplanıp hükûmet karşıtı gösterilerde bulunuyordu. Bu Cumhuriyet tarihindeki en büyük eylemdi. 1960-1980 arasında –iyi veya kötü- hareketlenen toplumsal dinamikler 2007’deki Cumhuriyet mitingleri dışında ilk kez harekete geçmişti. Otoriter eğilimlerini giderek artıran ve kendi ideolojisine uygun rejimi inşâ etmek için pervasızca Cumhuriyet değerlerine saldıran, farklı kesimlerden, farklı meslek gruplarından, farklı siyasî mensubiyetlerden insanların düşmanlığını kazanan AKP’ye “Dur!” deniyordu.

Gezi’yi Kim Nasıl Kullandı?

Gezi çok büyük bir hareketlilikti, çok büyük bir güçtü. Bu gücü, kendi güçlerini artırmak için kullananlar oldu. Elbette siyasî ahlâk, tutarlılık, samimiyet gibi birtakım değerlere aykırı davranmadığınız sürece bunda yanlış bir şey yok. Fakat bu kadar büyük bir siyasî çıkar aracını en büyük faydayı sağlayacak şekilde kullanmak için tüm bu değerlerin hepsini bir kenara itenler oldu. Bir de “Geziciler”i onlardan destek isteyerek değil onlara düşmanlık üreterek kullanan ve kendi nüfuzlarını artıranlar oldu. Ayrı ayrı değineceğiz.

***

Doğru tahmin ettiniz. En başa HDP’yi yazacağım. Bu partinin yöneticileri bir yandan kepçenin önüne yattı, bir yandan “Hükûmeti devirmeye çalışan darbeciler vardı, mesâfe koyduk.”, “Ulusalcılar, milliyetçiler ‘Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!’ diye sokakları tetikledi, iktidarı devirmeye çalıştılar.” diyerek “süreç zeval görmesin” düşüncesiyle iktidarın önüne yattı. Yâni hem ayranım dökülmesin hem bilmem neyim bilmem ne olmasın, dediler. Gezi’de oraya çıkan enerjiyi 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve özellikle 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde kullanmaktan geri durmadılar. Hattâ 7 Haziran’da HDP’nin temel stratejisi Gezi’ye oynamaktı. Bu Gezi üzerinden oy devşirme operasyonuna Gezi direnişine katılan ünlüler arasından çok kişi de destek verdi. Bir direnişçi, devrimci, diktatörlüğü yıkacak Selahattin Demirtaş figürü oluşturuldu, arkasından koşuldu.

Oysa bu siyasî hareket, AKP-Fetullah ortaklığının yargıyı ele geçirdiği 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumuna “boykot” diyerek örtülü destek vermişti. Bu açık veya gizli pazarlığa gözünü kapayan “AKP düşmanlığının şampiyonu aydınlar” veya Özdemir İnce’nin eşsiz tâbiriyle “ana rahmine haklı düşenler” kabûl etmese de 12 Eylül Referandumu “Kemâlist devlet”in (ne kadar Kemâlist olduğu 40 gün 40 gece tartışılır, ayrı mevzu) iktidar-PKK-Fetullah-liberaller-“eski” ülkücüler-liberal sol-iktidar dışı İslâmcılar şeklinde geniş bir ittifakla tasfiye edilişidir. HDP’nin öncülü olan partilerin terörle ilişkileri ve bölünmez bütünlüğe aykırı siyasetleri nedeniyle kapatıldıkları herkesin mâlûmu. En son DTP 2009’da kapatılmıştı. Acaba HDP (ve BDP), DTP’den veya HADEP vs.den çok farklı bir çizgide politika yaptı da o yüzden mi yüksek yargıdan herhangi bir hamle gelmedi kaç yıldır? Bunun nedeninin 2010 Referandumu olduğunu, dönüştürülen yargının ve “yeni hâkim siyasî iklim”in PKK uzantısı siyasî yapılara tolerans gösterdiğini biliyoruz. Habur ihâneti ve 2013 “Newroz”u başta olmak üzere Türkiye’de estirilen hava; terör örgütü PKK, onun elebaşı Abdullah Öcalan ve siyasî uzantılarının artık meşru hâle gelmesi yönündeydi. Nâgehan Alçı’nın “Değişen Türkiye’de PKK çizgisi gayrımeşru değildir.” itirafı bir dönemin özetidir.

İşte AKP’nin siyaset mühendisliği ve işbirliği ile “meşru” hâle gelen HDP, İmralı’ya feribot seferleri yapan “süreç ortağı” beyabiler hanımablalar, üstelik Gezi’yi darbecilik falan diye tü kaka ilân ettikten sonra hiç utanmadan Gezi üzerine kurulu bir seçim çalışmasıyla insanların aklına girmeye çalıştı. Gezi’de katledilenlerin akrabalarını çevrelerine topladılar, aday yaptılar, Cihangir’in, Taksim’in otantik binalarının arasında çekilen kliplerle, “insanlık” gibi özü değerli fakat içine edilmiş sloganlarla, “devrimci grup”ların yaptığı şarkılarla yürüdüler.

Gezi direnişine katılan insanların 7 Haziran’daki tercihlerini araştıran bir anket yapılsa HDP’nin birinci geleceğine ihtimâl vermem. 7 Haziran’daki sıçramanın esas olarak Güneydoğu’daki daha önce AKP’ye oy vermiş seçmenden kaynaklandığını düşünüyorum. Fakat genel olarak HDP’ye bakışın değişmesi, anlı şanlı yazarların “Ben oy vermeyeceğim (CHP’ye vereceğim) ama siz HDP’ye verin.” diye yazması, solun daha “bağımsız” hareket eden parçalarının HDP’yi desteklemeyi “özgürlüğü korumanın bir numaralı şartı” telâkki etmesi, düne kadar etnik ve terör bağlantılı politikaya tavrı net olan tanıdıklarımızın (HDP de değil) “Selo” rüzgârına kendini kaptırması ortaya yeni bir tablo koydu. Gezi Parkı direnişi dediğimiz süreçte belki parkın içine çadır kurmuş, etrafında kümelenmiş örgütlü yapılarda başka türlü bir politik içerik(ler) vardı fakat meydandan İstiklâl Caddesi’ne çıktığınızda, çeşitli illerdeki manzaraya baktığınızda Türk bayraklarının ve Atatürk posterlerinin alana hâkim olduğunu rahatlıkla fark ederdiniz. Ayrıca bâzı “taşkın”ları içinde barındırmakla beraber barışçı bir eylemdi. Üçüncüsü, hedefi doğrudan doğruya hükûmet idi. Dördüncüsü, “anti-kapitalist Müslümanlar” zımbırtısı, hattâ İBDA-C lideri Sâlih Mirzabeyoğlu taraftarı üç beş tip dâhil birtakım “farklı” unsurlar yer alsa da hareket AKP otoriterliğinin aracı olan din sömürüsüne yönelik ciddî bir itirazdı. Beşincisi, başlangıcı itibariyle (parkın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılmasını engelleme) “vahşî kapitalizme” karşı, meşrebine göre sosyalist veya halkçı bir niteliğe sâhipti. Böyle bir hareketliliğin etnik siyaset yapan, ağalara, “mele”lere, Altan Tanlara, Dengir Fıratlara dayanan, terörle ilişkili, iktidarla kucak kucağa bugünlere gelmiş bir siyasî partiye akması, Gezi’ye vurulan en büyük darbe oldu.

Esasında Gezi’nin mevcut düzenin seçim sandığında “tamamına erdirilecek” bir vazifeye indirgenmesi başlı başına bir darbeydi. Fakat oldu da sandığı, Gezi’deki tavrı sürdürmenin parçalarından ve yöntemlerinden (sâdece) biri olarak kabûl ettik, bu sefer yukarıda bahsettiğimiz türden bir siyasetin ardına takılmak Gezi’ye ihânet anlamına geliyor. Gezi direnişinde evet bir “darbe” gerçeği vardır, o da “Gezi ruhu”na vurulmuş bu darbedir. HDP’nin, yâni terör örgütü PKK’nın siyasî ikbâline ve etnik ajandasına malzeme edilmiş umutlardır. Bu malzeme etme operasyonuna, kullanma sürecine iştirak eden cümle muhalif, sol, liberal kişi ve kurumlar veya aydın ve örgütler Gezi’ye vurulan bu darbenin baş sorumlularıdır.

Bir parantez: Bunlar Gezi’den hemen sonra ortaya çıkan ve Gezi ile yakından uzaktan ilgisi olmayan PKK yanlısı eylemleri Gezi ile özdeşleştiriyor ve Gezi’de yer alıp bu silâhlı/silâhsız eylemlere destek vermeyenleri tutarsızlıkla suçluyordu. Fakat hiçbir zaman “Hükûmet karşıtı her siyasî eylemde, hattâ narkotik vakalarda bile polisin karşısında ve eylemcilerin yanında olacağız.” demediğimiz için kulak asmıyorduk. Gezi’yi ahlâksızca kullanmaları o zaman başlamıştı fakat zirve noktası olduğu için 7 Haziran’ı ele aldık.

***

İkinci olarak Gezi’ye sâhip çıkma ve direnişi sürdürme amacıyla örgütlenen Birleşik Haziran Hareketi’nden bahsetmek gerek. En başta Gezi direnişine “Haziran direnişi” adını koyarak Ekim Devrimi, Şubat Devrimi gibi bir hava katmaya çalışmak gülünç idi, zira bu hareket haziranda değil mayısta patladı. Fakat bugün sol/sosyalist yayınlarda Gezi’den “Haziran” diye bahsediliyor. Garip. Bu işin en önemsiz kısmı. BHH, “Gezi’yi sürdürme” iddiasıyla ortaya çıktı. Gezi direnişinin değerlerini “birleşik bir mücadele ile” savunma çabasıydı. Öyle söylüyorlardı. Fakat Gezi'ye hâkim olan renk ile BHH’nin renkleri, Gezi’nin değerleri ile BHH’nin değerleri bir miydi? Yıllardır düzensiz aralıklarla sosyalist solda kurulan ittifaklar, “birleşik” “hareket”ler ne kadar ses getirdiyse BHH de o kadar ses getirecekti, baştan belliydi. Üstüne BHH’yi oluşturan örgütler arasındaki anlaşmazlıklar, seçimler üzerine belirlenecek pozisyonla ilgili tartışmalar vs. eklenince kopanlar oldu. Bir hükmü, gücü kalmadı Haziran Hareketi’nin.

Neden şaşılacak bir yanı yok bu işin? Gezi’de yer alan büyük kitlelerin, kalabalığın esasını teşkil edenlerin dünya görüşü aşağı yukarı neyle anlatılır: Türk bayrağı, laiklik, Cumhuriyet, Atatürk, özgürlük... (Buna bağımsızlığı da eklemek gerekir fakat Gezi direnişi boyunca bu kısım Gezi’nin hemen her parçası için çok arka plânda kaldı.) Türkiye solunda (ben değil kendileri “Türkiye” diyor) hadi “özgürlük” var; hadi laikliği, Cumhuriyet’i “ama otoriter olanından değil”, “ama burjuva olanından değil” diyerek de olsa savunanlar var; fakat Türk bayrağı ve Atatürk gibi simgeleri, değerleri benimsemiş kaç örgüt sayabilirsiniz, hele de BHH bileşenleri içerisinde? O dönemki adıyla TKP’nin “tez”lerinde “ay-yıldızlı bayrağın” halkın eline geçtiği, artık devrimcilerin bayrağı olduğu filân söyleniyordu. Aradan geçen 3 yıla yakın zamanda TKP, KP, HTKP ve TKH’nin bir eyleminde, yürüyüşünde, kongresinde, kortejinde, en azından internet sitesinde şöyle bir kez Türk bayrağı gören oldu mu? Meselâ bu 1 Mayıs’ta neden Türk bayrağı yoktu ellerinde? Bu şimdi tutarlılık mı, yoksa “İnsanların hoşuna gidecek lâflarla ne kadar ekmek yersek kârdır!” kafası mı? Mesele TKP değil, şimdi bakınca Gezi’ye, bu kırmızı-beyaz yekûn, çoğunlukla örgütsüz insanlar. Örgütsüz çoğunluk. Bir anda ortaya çıkarlar ama bir yerden sonra evlerine dönerler. Disiplin içinde kollektif bir yapının bir parçası olmadıkları için bu doğal bir sonuçtur. Örgütlü azınlık kalır, Gezi direnişi adına söz söyleme yetkisini kendisinde görür, Gezi’deki hâkim karakterle ters düşse de Gezi direnişini ilerlettiğini söyler. Hattâ burada ilk başta tutarsızlık veya ahlâksızlık gibi gözüken bu Gezi-BHH arasındaki fark da bir bakıma anlaşılabilir. “Devrimci siyaset halkın yanlışlarına teslim olmaz, popülistlik yapmaz, mücadeleye çağırdığı halkı aynı zamanda dönüştürür!” denerek verilen mücadeleye ancak saygı duyarız. Fakat halkın, Gezi’nin dinamikleri ve temel değerleri ile aranızdaki makas bu kadar açık iken örgütlü bir mücadele için kimin kimi dönüştürmesi gerekecek, kendi payınıza ne düşer iyi hesaplamalı. Birleşik Haziran Hareketi’nin Gezi’ye yaklaşımını HDP’ninkine benzetecek değilim. Kuşkusuz daha az samimiyetsiz, fakat zorla güzellik yapmaya çalışan ve neticede büyük bir sıçrama yapamamış bir hareket...

***

Gezi’nin en net ve açık tepkisinin doğrudan muhatabı olan AKP onun başı Tayyip Erdoğan bu hareketi zorla, güçle boğmaya çalıştı. İktidar hırsıyla gözü dönmüş bir şekilde olağanüstü bir şiddet uygulayan, uygulatan hükûmet bu şiddeti meşrulaştırmak için eylemcileri karalama yoluna gitti. Kabataş yalanı başta olmak üzere ortaya atılan palavraları hatırlarsınız. Ortaya çıkan enerjiyi püskürtmek için “evlerinde zorla tutulan insanlar”dan bahsedildi. Sonra devlet gücüyle ve sınırsız imkânlarla toplanan kalabalıklar önünde mitingler yapıldı. Bu süreçte Erdoğan’ın ve emrindeki medyanın olayları anlatış biçiminde temel tez şuydu: Bir yanda “bu milletin millî, dinî değerlerini koruyan ve savunan Müslüman bir iktidar, hattâ iktidardan öte bir kişi yâni Erdoğan” diğer yanda onu devirmeye çalışan, millî, dinî değerlerin düşmanı, bu toprakları sevmeyen, yabancılarla işbirliği yapan, kültürümüze yabancı hainler! Bu formülasyon 7 Haziran’dan sonra “yerli ve millî” (demek ki onun karşısında da yabancı ve gayrımillî) diye ifâde edilmeye başlandı. Eylemciler her konuşmada camide içki içmek, başörtülü kadınlara saldırmak, Türk bayrağını yakmak gibi şeylerle suçlanıyordu. Bu suçlamaları, İslâmcıların on yıllardır açıktan veya gizli olarak yaptığı; devleti yönetenlerin elit, halka yabancı, din düşmanı birtakım zümreler olduğu ve “Anadolu çocuklarının” iktidara gelerek artık bu ülkeyi gerçekten halkın yöneteceği yönündeki propagandalarla birlikte okumalıyız. Anlatılan İslâmcı efsâneye göre iktidarı “Anadolu çocuklarına” kaptırmanın kızgınlığı içinde olan din, millet düşmanı kötü niyetli kimseler bir darbe ile iktidarı yeniden ele geçirmenin niyetindedir, amaçları özgürlük, insanca bir yaşam, baskının son bulması filân değildir! İşte Erdoğan, Gezi fırtınasını alt etmek için bu siyasî söylem üzerinden halkı “politize” etti ve safları sıklaştırmaya çalıştı.

Gerçek neydi? “Ilımlı İslâm”ın bir Amerikan projesi oluşuydu, Irak Savaşı’nın arifesinde işbirlikçi bir iktidarın Türkiye’nin başına oturtulmasıydı, “yerli ve millî” olmayan dinamiklerin büyük desteğiyle güç kazanan bir siyasî hareketti, özelleştirmelerdi, “AB’ye ha girdik ha gireceğiz”di, milletin sırtından kazanılan milyon dolarlardı, Deniz Feneri’ydi, yolsuzluktu, rant uğruna doğanın katledilmesiydi, “yerli ve millî” ordunun demokrasi palavralarıyla çökertilmesiydi, toprak satışlarıydı, İsrail’le ticarî ilişkilerdi, Batı ile bir olup komşu ülkeleri cehenneme çevirmekti, liyakatin yerine ikâme edilen itaatin tek değer oluşuydu, nepotizm yâni akraba, eş, dost, dayı, yeğen, aracı hukukuyla makam, mevki, şöhret, para kazanmaktı. Sonunda diktatörlük hevesiyle önüne çıkan her engeli ahlâk, vicdan, hukuk, insanlık demeden her yolla aşmaktı.

Biz bu gerçeğin farkındaydık. Fakat sofrayı kaldırdıktan sonra dantelli sehpanın üzerindeki petibör bisküviyi ikiye bölüp çaya batıran adam ve fındık kıracağı ile küçük kızının önüne üçer beşer fındık biriktiren kadın bu sırada televizyonda A Haber veya Samanyolu TV açık olduğu için bu gerçeklerin farkında değildi. Onlar devasa propaganda makinesinin oturma odasına taşıdığı yalanları dinliyordu. Mahâlleye kadar gelen otobüslerle ücretsiz bir şekilde Kazlıçeşme’ye gidiyorlardı. Üç ay önce aynı yerde PKK paçavraları ve Apo posterleriyle miting yapılmasına izin veren kişinin şimdi “Evinize Türk bayrağı asın.” diye akıl vermesinde bir tutarsızlık görmüyorlar, görmek istemiyorlardı. Biz Erdoğan gerçeğinin farkındaydık ama bu insanların “aptal, koyun, makarnacı, kömürcü” diyerek değişmeyeceğinin farkında değildik. Polisin yüzüne kitap okuyanlardan olmak hoşumuza gidiyordu, onların ODTÜ’ye bok atmalarının ardındaki nedenin oraya sınavla giremeyecek olmaları olduğunu söylemek koltuklarımızı kabartıyordu, onlar “hüloooğ”du, biz Gezi Parkı’nda piyano çalandık, onlar yeteneksizdi, biz “orantısız mizah”tık, onlar câhildi, biz bilgiliydik. Çoğumuzda bu dil, bu bakış vardı. Şurası inkâr edilemez: Bu kadar yoğun bir polis şiddeti ve vicdana sığmaz muamelelerin oluşturduğu öfke vardı ve tüm bunlara rağmen bize saldıran, asılsız iftiralar atan bir güruha karşı tahammüllü, hoşgörülü, saygılı olmak zordu. Doğruya doğru, bu satırların yazarı da tamamen bunun aksine davranamadı o dönemde. Zâten “onlar” ve “biz” diye bahsettiğim kısımlar da özünde tamamen yanlış değil. Fakat bahsettiğimiz siyasî söylem ve stratejiyi güden iktidarın tek istediği de buydu zâten. Bu harekete, adı geçen iftiralarla dolu düşüncelerle bakan bir yığın oluşturulacaktı ve “bu taraf”tan karşıya yönelik üretilen nefret bu düşünceleri körükleyecekti. Öyle de oldu.

Yalnız Gezi direnişi özelinde bir konu değil bu. Geçen yaz Tayyip Erdoğan Neden Kazanıyor? başlığı altında anlatmaya çalışmıştık. Bu insanlara bizim belirli bir sınıfın, zümrenin dar çıkarları için değil tüm halkın yâni onların da refahı, mutluluğu, özgürlüğü için mücadele ettiğimizi anlatamazsak biz “kökü dışarıda, halk düşmanı, din düşmanı, kendi toprağına yabancı bir grup” olarak anılmaya devam edeceğiz. Milyonlarca, on milyonlarca olsak da Erdoğan’ın yükselmek için basamak olarak kullandığı bu propaganda yüzünden üzerimizde yapıştırılan bu yaftayı söküp atmak zorundayız. Halkın çok büyük bir bölümünü kafadan silmiş olan ve onlara yönelik tek politikasını “devrimden sonra aydınlanma süreci” olarak belirleyen kimi sosyalist örgütlerin bu tezlerinden gaz alarak, sosyal medyada birilerini “ayar manyağı” yapmanın dayanılmaz hazzına erişerek ancak kedimizi tatmin ederiz. Bunun asla “Halkı eleştirme, çoğunluğun suyuna git!” anlamına gelmediğini uzun uzun belirtmeme gerek yok sanıyorum. Halka dayanarak mücadele vermede tarihe eşsiz bir zafer bırakan Gâzi’nin 20 Mart 1923'te Konya Türk Ocağı'ndaki konuşmasını okumanızı öneririm.

Gezi’den Geleceğe Ne Kaldı?

Gezi, toplumsal hareketler için yeni bir sayfa açtı. Yeni bir sürecin kapısı aralandı. Kendiliğinden ortaya çıkan ve esas gücünü örgütsüz halkın teşkil ettiği bu hâdisenin açığa çıkardığı umut ve enerji daima, en kara günde bile içimizde bir umudun yaşamasını sağlayacaktır. Her ne kadar ilgisiz ve yanlış biçimlerde malzeme edilip içi boşaltıldıysa da bu tarihî olayın içinde yer alan milyonlar bugün hâlâ yaşamaktadır ve o “öz”ün farkındadır. O günler belleklerde hâlâ çok tâze. Türkiye’de bugünkü sorunların ve sorunluların ihtiyaç duyduğu geniş kapsamlı, sağlıklı ve dinamik bir Kemâlist örgütlenme nihâyet ortaya çıkacağı zaman bunun en önemli harekete geçiricisi Gezi olacaktır. Örgütsüzlük veya mevcut örgütlerin kusurları sorunu Gezi’den sonra çözülmüş müdür? Hayır. Fakat yüzlerce “kıpırdanma” meydana gelmiştir ve bu sürecin bizi sonunda harekete geçmeye zorlayacağı çok açıktır. Durum ne kadar vahim olursa olsun. “Bu daha başlangıç!” demiştik...

19 Mayıs 2016 Perşembe

19 Mayıs'ı Unutun

Bâzı şeyleri çocukluktan itibaren sürekli duyduğumuz için hâfızamızda ismen yer edinirler fakat olayların özünü ne kadar bildiğimizi test etmeyiz. Zâten biliyoruzdur. Yıllardır okumuşuzdur. Ama nasıl okuma?

19 Mayıs’ın anlamı nedir? “Atatürk, Samsun’a çıktı.” Peki, niçin? “Ülkeyi düşmandan kurtarmak için.” Düşman kim, ne zaman yurda yerleşti, hangi amaçlar için hangi dönemlerde hangi stratejileri uyguladı. Hâdisenin hukukî, siyasî, tarihî anlamı neydi? Bunları ve Bağımsızlık Savaşımızın özünü öğrenmek, daha iyi ve ayrıntılı bir şekilde kavramak veya bir daha hatırlamak için gelin 19 Mayıs’ı unutalım. Baştan öğrenelim. (Fazla da unutmayın, canlıların evriminden başlamayacağız.)

Avrupa’nın kapitalist modernleşmeyi yaşamış ülkeleri özellikle 19’uncu yüzyılda hammadde ihtiyaçlarını karşılamak için dünyayı hızla talan etmeye başladılar. Zenginliklerini sömürgelerden gelen kaynaklara borçlu olan devletler, askerî ve siyasî gücü bulunmayan zayıf ülkeleri kendi güçlerini artırmaya yönelik birer araç olarak gördüler ve bu emperyalist devletler bir paylaşım savaşına girişti. İngiltere ile Rusya’nın dış politikaları birbirlerinin egemenlik alanlarını daraltmaya yönelik iken yüzyılın ikinci yarısında ortaya yeni bir rakip çıktı: Almanya. Hızla sanayileşen ve güç dengelerini değiştiren Alman İmparatorluğu’nun sahneye çıkışı İngiltere, Fransa ve Rusya’yı bu “canavar”a karşı işbirliğine itti. Daha önce Rus ayısının şerrinden İngiliz aslanının koruyuculuğuna ve Fransız horozunun şefaatine sığınan Osmanlı da böylece Almanya ve Avusturya-Macaristan’la yakınlaştı. İtalya da tıpkı Almanya gibi geç ortaya çıkmış bir güç olduğu için Almanya ile birliktedir ama evet, orta okulda öğrendiğimiz gibi İtalyanlar asrın trollüğünü yapıp Almanya’ya yanaştıktan sonra İngilizlerin safına geçecektir.

Bu şartlarda patlayan paylaşım savaşına çok sonraları Birinci Dünya Savaşı dedik. Almanya, Avustuya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı sırasıyla birbiriyle sınırı olan devletler olduğu ve savaşın diğer tarafları coğrafî olarak bu merkezin çevresinde olduğu için bunlara Merkezî Devletler denmiş, bizde İttifak Devletleri deniyor. Öbürleri de İtilaf Devletleri. Merkezî Devletler bu savaşı kaybetti. O dönem bugünkü gibi bir Birleşmiş Milletler teşkilatı yoktu, Lahey’de bir Adâlet Divanı filân yoktu ama yine birtakım sözleşmeler imzalanıyordu, bir tür uluslararası hukuk vardı. Buna göre düşman saldırısına dayanamayacağını ve tekrar üstün bir pozisyona geçemeyeceğini anlayan taraf ateşkes ister ve taraflar bir araya gelip önce ateşkes şartları üzerinde anlaşırlar ve ateşkes antlaşması imzalanır. Bu geçici niteliktedir. Savaşın sonunda kazananın kaybedene birtakım şartlar kabûl ettirdiği, toprak, tazminat, kapitülasyon, iktisadî istekler vs. dayattığı kısım barış antlaşması kısmıdır. Savaşın bitip barışın sürmesi için “gerekli” şartlar ortaya konur ve genelde savaşı kazanan taraf istediğini yaptırır.

Osmanlı, savaşı kaybeden taraflardan biri olarak Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamıştır. Tarih 30 Ekim 1918’dir. Bulgaristan 29 Eylül’de Selanik Ateşkesi’ni imzalamıştı, Avusturya-Macaristan 3 Kasım’da, Almanya 11 Kasım’da ateşkes antlaşmalarını imza edecekti. Ülkelerle yapılacak barışın şartlarını belirlemek için ise Paris Barış Konferansı toplanmıştır. 18 Ocak 1919’dur. Fakat bu, mütâreke (ateşkes) gibi kısa süren bir iş değildir. “Harb-ı Umûmî” (Genel Savaş) adıyla anılan, dünyaya yayılmış bir savaşı kazananlar tâviz koparma, yenikler de en az tâvizle kurtulma peşindedir. Bizim hikâyemiz burada başlıyor.

Gölbaşı, Ankara, 6 Mart 1921

İşte 19 Mayıs dediğimiz hareket, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanacak olan barış antlaşması maddelerinin Türklerin lehine belirlenmesini sağlama mücadelesidir.

Biz bu savaşta (BDS) askerî mücadeleler sonucu bugünkü İsrail-Filistin, Suriye, Irak, Suudi Arabistan (Hicaz) ve saire devletlerin bulunduğu toprakları kaybettik. Düşman orduları buralarda bizi mağlûp etti. Ateşkesin imzalandığı, silâhların sustuğu 30 Ekim 1918 gününe kadar yaşanan sürecin sonucu buydu. (Fakat ateşkes tarihine kadar düşman eline geçmeyen Musul’a İngilizler ateşkesten sonra saldırdı ve bu yüzden “Musul sorunu” ortaya çıktı.) Osmanlı’nın bu kaybedilen toprakları geri alması gibi bir durum söz konusu dahi olamazdı. Millî mücadelenin amacı 1918’de yâni savaşın sonunda elde kalan toprakları bir bütün hâlinde tutmaktı. Zâten kaybedilen topraklarda Türk'ten çok Arap ahâli yaşıyordu ve bunlar da Türk idâresinden ayrılmak için türlü isyanlar çıkarmışlardı.

1918 itibariyle elde kalan toprakları kurtarmak gibi bir mücadele söz konusuydu. Neden? Çünkü İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar yurdun çeşitli bölgelerini Mondros’a dayanarak işgâl ediyordu. Harb-ı Umûmî’de savaşmadığımız hâlde “Rumlara yapılan katliamlar” gibi uydurma gerekçelerle Yunanlar da onların korumasında İzmir’e çıkıyordu. Etnik terör hareketlerinin Anadolu’daki çabaları da millî birliği tehdit eden bir başka unsurdu. Bütün bu sınır, toprak, bölünme sorunlarından başka Yunan işgâlciler başta olmak üzere halkın canına ve malına yönelik sonsuz, vahşî taarruzlar vardı.

Demek ki ülkenin ve milletin geleceğini derinden etkileyecek olan antlaşmanın şartlarını istediğimiz yöne çekebilmek için Mondros’tan sonra başlayan bu işgâlleri sonlandırmak gerekiyordu. Bunun için de millî birliği her şeyden önemli görecek bir hükûmet iş başında olmalıydı. Fakat Mart 1919’da sadârete (başbakanlık) gelen Damat Ferit bu tutumun tam aksi yönünde hareket eden biriydi.

Şimdi işgâllere karşı yurdun çeşitli bölgelerinde kuvâ-yı milliye yâni millî kuvvetlerin yerel olarak direniş gösterdiğini, bölgesel de olsa kurtuluş hareketlerinin olduğunu fakat bunların hükûmet emriyle değil halkın çabalarıyla gerçekleştiğini ekleyerek 19 Mayıs’a bir daha dönelim.

Birincisi, işgâlcilerle savaşacak askerî bir güç teşkil etmek; ikincisi, millî birlik ve bağımsızlığı savunan bir siyasî irâdeyi hâkim kılıp yabancılarla yapılan barış görüşmelerinde tâviz vermemek. Elde edilecek askerî başarıyı masada yapılan savaşla sonuçlandırmak ve tek karış toprak vermeyeceğimizi kabûl ettirmek.

Birincisi maddeye bakalım. Mondros Mütârekesi Osmanlı ordusunun varlığını, iç güvenliği sağlamakla görevli 50 bin kişi kapasitesi ile sınırlandırmıştı, 9 adet kolordumuz kalmıştı. Bunların başında meselâ Mustafa Kemâl Paşa’nın Harp Okulu’ndan arkadaşı olan Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi subaylar vardı. Meselâ Kâzım Karabekir, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığına 13 Mart 1919’da atanmıştı. O dönem mevcut görevlere kısmen birbiriyle gizli görüşmeler yapıp kurtuluş plânları hazırlayan, Mustafa Kemâl’in yakın temasta olduğu kişilerin tâyin edilmesi, Mustafa Kemâl Paşa’nın kendisinin de 9. (daha sonra adı değişerek 3.) Ordu Müfettişi olarak atanması dikkat çekicidir ve millî mücadelenin ardında ne gibi ince çabaların, nasıl bir teşkilatçılığın var olduğunu gösterir. İşte 19 Mayıs’ta Samsun’da başlayan süreçte Mustafa Kemâl tüm yurttaki askerî ve sivil yöneticilere millî mücadele için telgraflar çekince, onlardan destek isteyince bu kolordu komutanlarını yanında bulmuştur.

Bağımsızlık Savaşı (kasten böyle diyorum çünkü doğrusu budur, 12 Ocak 1926’da Türkiye Cumhuriyeti Başvekâleti bu hâdiseye “İstiklâl Harbi” [Bağımsızlık Savaşı] demiştir1) bir Osmanlı paşasının ortaya atılıp tüm devlet organizasyonunu devre dışı bırakarak başarmaya çalıştığı bir mücadele değildi. Tam tersine devlet dediğimiz yapının, askerî, sivil makam sâhiplerinin, en başta Bâb-ı Âli’nin yâni hükûmetin millî çıkarları savunmaya zorlanması veya bu makamlara millî çıkarları savunacak kişilerin getirilmesi şeklinde cereyân etti. Bugün millî mücadelenin niteliğinin meşruiyet/gayrimeşruiyet üzerinden yeniden tartışılması gerekiyor. (Elbette burada söz edilen meşruiyetin kaynağı dönemin Osmanlı hukukudur. Tarih ve vicdan önündeki meşruiyet değil.) Kânun-ı Esâsî’ye göre vakti gelen fakat yapılmayan seçimlerin bir an önce yapılıp Meclis-i Mebusan’ın açılması, millî hareketin dile getirdiği taleplerden biriydi. Burada “Ben meclisi de tanımam, pâdişahı da tanımam, kolordu komutanları bana yeter.” gibi bir anlayış yok. Başarıya böyle ulaşacağını düşünmüyor Paşa. Attilâ İlhan’ın dediği gibi: “Mustafa Kemal, istese, Anadolu harekâtını paşalar arası bir cunta, subaylar arası bir devrim komitası olarak kurup geliştiremez miydi? Pekâlâ yapar geliştirirdi. Üstelik, o zamanki orduda bulunan İttihâtçılık geleneği elverişliydi buna. (...) Ne mecburiyeti vardır birader, paşalar nasıl olsa ondan yanaydılar, cart diye başkomutanım dese kim hayır diyebilecekti (...)”2 Mevcut sistemin kanalları kullanılmıştır. Çünkü hem o gün itibariyle Mustafa Kemâl’in böyle kapsamlı bir “kânun tanımazlık” yapabilecek gücü yoktu hem de halkı çevresine toplamak zorunda olan, belki askerî güçten fazla halk desteğine ihtiyaç duyan birinin halk önünde bozguncu gibi gözükmesi her şeyi baştan bitirirdi. Halk desteği bu işin önemli bir parçasıdır ki 19 Mayıs’ı tâkip eden günlerde dört bir yana gönderilen emirlerde işgâlleri protesto mitingleri yapılması, müdafaa-i hukuk dernekleri kurulması, Sivas’ta toplanacak kongreye her bölgeden halkın güvendiği kişilerin temsilci olarak yollanması gibi hususlar vardır.

Hızlanalım. Millî hareket vatan sathında güç kazanmıştır. Erzurum’da, Sivas’ta kongreler yapılmıştır. Mustafa Kemâl Paşa’nın orduyla bağı resmen kopmuş, tutuklanması emredilmiş, Ferit Paşa hükûmeti ile Anadolu arasındaki diyalog kesilmiştir. (Bu arada belirtelim: İzmir, Antep, Adana, Maraş gibi çeşitli illerde yabancı ordular bulunduğu için oralarda kolordu da yoktur mülkî âmirler de bir faaliyet gösteremez. Oradalarda kuvâ-yı milliye vardır.) Anadolu’dan İstanbul’a yapılan baskı (ki bu baskıyı yapan da önemli ölçüde hukuken İstanbul’a bağlı yerel askerî-sivil yöneticilerdir) o kadar yoğundur ki Damat Ferit Paşa hükûmeti Eylül ayı sonunda çekilir. Yeni bir hükûmet kurulur, Ali Rıza Paşa başkanlığındaki hükûmet Anadolu’ya karşı daha ılımlıdır. Ve bilir misiniz, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, bu hükûmeti destekler. Atatürk, Nutuk’ta “ehven-i şer olarak gördük” diye anlatır bunu.3 Bu süreçte Anadolu ile İstanbul arasında yumuşama meydana gelmiştir. Gerçi Ali Rıza Paşa hükûmetinin göreve getirilmesi, Anadolu’yu “kötülükle” teslim alamayınca “tatlı dille” teslim alma taktiği olarak da görülebilir. Harbiye Nâzırı (Savaş Bakanı) olan Cemâl Paşa (Mersinli) hükûmette millî hareketin temsilcisi olarak bulunduğunu söylemektedir. Fakat aynı hükûmetin Dâhiliye Nezâreti (İçişleri Bakanlığı) mülkî idârelerle olan yazışmalarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni gayrimeşru göstermektedir. Milletin bağrında büyüyen millî mücadele, hükûmeti pazarlığa mecbur bırakmıştır ve Amasya görüşmeleri dediğimiz olay gerçekleşmiştir. Yâni İstanbul ile Anadolu’nun temsilcileri Amasya’da buluşmuş, bir protokol imzalamıştır. Anadolu, İstanbul’u milliyetçi, bağımsızlıkçı bir politika gütmeye zorlarken bunu lâfız olarak da olsa resmen kabûl ettirmiştir. Bu görüşmeler sonunda seçimlerin en kısa zamanda yapılmasında anlaşılmıştır. Mustafa Kemâl, işgâl İstanbul’unda toplanacak bir meclisin uzun ömürlü olmayacağını bilir, seçimden sonra meclisin Anadolu’da toplanması fikrini de kabûl ettirir fakat İstanbul’un temsilci olan Barhiye Nâzırı (Donanma Bakanı) Sâlih Paşa bu konuda son sözün hükûmette olduğunu söyler. Neticede seçim yapılır. Millî hareketin adayları İstanbul’da 1920 başında açılan Meclis-i Mebusan’a girer. İşler tam olarak plânlandığı gibi gitmese de Misak-ı Millî denen belge işgâl altındaki bir memleketin meclisinde bir irâde beyânı olarak kabûl edilir. (Yurdun bölünmez bir bütün olduğunu vurgulayan Misak-ı Millî tek taraflı olduğu için uluslararası bir geçerlilik taşımaz elbette.) Bu büyük bir başarıdır. Millî mücadelede başarıya ulaşma yolunda atılmış önemli bir adımdır. Tabiî bu başarıların ardında, yanına Kürt aşiretlerinden eşkıyaları toplayıp Sivas Kongresi’ni basmaya kalkan Ali Gâlip’in engellenmesi gibi kritik olaylar vardır. Misak-ı Millî’den bir süre sonra İngilizler, Meclis-i Mebusan’a girecek, mebusları tutuklayıp Malta’ya götürecek, böylece Osmanlı’nın son meclisi tarihe gömülecektir. Mustafa Kemâl ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti, meclis açılmadan evvel Ankara’ya geçmiştir. Meclis dağıtılınca da tutuklanıp Malta’ya sürülmeyen milletvekillerini dâvet etmiş, “salâhiyet-i fevkalâdeyi haiz” (olağanüstü yetkiler taşıyan) bir meclisin Ankara’da toplanacağını söylemiştir. Gelemeyen mebusların yerine seçim yapılacaktır.

Buraya kadar özetleyelim mi? 19 Mayıs’ta ortaya çıkan hareketin iki “faktörel” amacı vardı. Askerî gücü toplamak ve siyasî güce hâkim olmak. Birincisi en azından başlangıç için daha kolaydı (çünkü 19 Mayıs’tan önce kurulmuş bağlar vardı). Düzenli ordu kurulana kadar da halktan, efelerden, kontrolü zor adamlardan yararlanıldı. İkincisi için ne yapıldı? Millî mücadeleyi destekleyen dernekler, mitingler, basın-yayın faaliyetleri ve kongreler ile halkın desteği alındı. İşgâlcilerle çıkar ilişkisi kuran Damat Ferit hükûmetinin üzerinde büyük bir baskı kuruldu. Onun yerine gelen hükûmet, Anadolu ile masaya oturdu, birtakım şartları kabûl etmek zorunda kaldı. Yapılan seçimler sonucu millî çıkarları savunan kişiler meclise girdi, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığı savunan bir irâde, devletin yasama organı tarafından dünyaya ilân edildi. Meclis dağıtılınca görünürde bunun devamı olan ama aslında bir devrim meclisi olan olağanüstü yetkilere sâhip Büyük Millet Meclisi, Ankara’da toplandı. “Mustafa Kemâl’in böyle bir ‘kânun tanımazlık’ yapabilecek gücü yoktu.” dedik ya, işte şimdi Mustafa Kemâl kânun tanımaz bir adam, ordudan atılmış vasıfsız bir serseri değil Millet Meclisi’nin Başkanıydı!

Bu andan itibaren Bağımsızlık Savaşı’nda yeni bir sayfa açılmıştır, yeni bir dönem başlamıştır. Meclis-i Mebusan bizzat İtilaf güçleri tarafından dağıtıldığı için Ankara, Osmanlı’nın “barış” şartlarını konuşan İngilizlere ve Fransızlara artık kimi muhatap almaları gerektiğini işâret etmekte, Türkiye’nin tek temsilcisinin BMM olduğunu söylemektedir, söyleyebilmektedir. Burada Vahdettin’in İstanbul’da “güdük” kalmasından, Ankara’da bir meclisten pek tabiî olarak rahatsız oluşundan, 23 Nisan 1920’den sonra Ankara’nın sürekli isyanlarla, paralı ordularla meşgûl edilmesinden, millî mücadelenin yoğun bir taarruzla boğulmak istenmesinden söz etmeliyiz.

Baştan beri söz ettiğimiz “Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanacak barış antlaşmasının şartları” ile ilgili çok önemli bir olay 10 Ağustos 1920’de yaşandı ve İstanbul’daki hükûmet ile İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması denen bir antlaşma imzalandı. Hepimizin mâlûmu olduğu o çok renkli, çok parçalı harita elbette Ankara tarafından yok hükmünde sayıldı. Çünkü Türkiye’yi temsil etme hakkı yalnızca millet tarafından seçilen BMM’de idi.

Bu arada Paris Barış Konferansı’nda Birinci Dünya Savaşı’nın mağlûp devletleri ile yapılan antlaşmalar en geç 1920 ortalarında imzalandı, onaylandı. Özellikle Versay çok ağır bir antlaşma idi. Alman tarihinin en utanç verici parçası olabilir bu. En az onun kadar utanç verici bir tarih kesidi olan Nazi Almanya’sına giden yolun da başlangıcıydı. Fakat Türk milleti diğer milletler gibi bu “suikast teşebbüsü”ne boyun eğmedi. Millî mücadele gerçekten Türklerin tarih boyunca hürriyet ve istiklâle timsâl oluşunun bir belgesiydi.

Dönelim. BMM, daha sonraki adıyla TBMM açıldıktan sonra meşruiyetin artık millî harekette olduğu düşüncesi güçlendi. Tabiî dönemin toplum yapısı gereği Vahdettin’i eleştiremeyen, hain olduğunu ifâde edemeyen Mustafa Kemâl, “memleket kurtarıldıktan sonra pâdişahın meclis yapısında gerekli şekilde konumlandırılacağı”nı söyleyip gayrimeşruiyet ithamlarını etkisiz bırakmaya çalışıyordu.

Doğu Cephesi’nde Ermeniler tepelendi. Güney Cephesi’nde Fransızlara karşı verilen mücadele destansıydı. Ermenilerle 15. Kolordu savaşmıştı. Fransızlara direnen ise işgâl atındaki bölgenin halkıdır, düzenli ordu değildir, 19 Mayıs’tan sonra yerel hareketler Mustafa Kemâl Paşa’nın koordinasyonuyla birleştirilmiştir ve görevlendirmeler merkezden yapılmıştır. Örneğin Kılıç Ali önemli görevlerle güneye gönderilmiştir.

İsyanlar da türlü çabalarla bastırılıyordu. Bunlar Ankara’nın gücünü, itibarını ve saygınlığını artıran olaylardı. Sovyet Rusya da Batı kapitalizmine karşı verilen Türk Bağımsızlık Savaşı’nı destekliyordu. Savaşın askerî ayrıntılarına girmeyeceğim. Fakat Çerkes Ethem’in nihâyetsiz bırakılan ihâneti ve Yunan ordusunun 1921 başında İnönü’de mağlûp edilmesi ile Londra Konferansı’na TBMM’nin çağrılması önemlidir. (Londra Konferansı, İtilaf Devletlerinin Türk ve Yunan temsilcileri dâvet edip barış şartlarını konuştuğu bir toplantıdır.)

Sürecin bundan sonrasını bırakalım. 19 Mayıs 1919 günü başlayan hareketin burada bahsetmeye çalıştığımız yönlerine bakalım. Tarihî bağlamını kaçırmayalım, dönemin olaylarını göz önüde bulunduralım. Yürütülen iç ve dış stratejiyi anlamaya çalışalım. “Zâten biliyorum onu ben ya...” diye düşünerek sâdece İnkılâp Tarihi sınavlarında işimize yarayacak üç dört ezberimizi korumuş oluruz. Fazlası değil.

Türk’ün şeref dolu mâzisinin bu en kutsal sayfası üzerinde çalışmak ve fikir yürütmek, yalnız tarih öğrenme demek değil, geleceğe yön verme gibi çok önemli bir amacı ve anlamı da içinde taşır. O yüzden şimdi bu yazdıklarımı unutun, her şeyi kendiniz yazmaya ve okumaya başlayın en başından.

İstiklâl mücadelesinin 97’nci yılında Ebedî Başkomutan’ın ve temiz vatanseverlik duygularıyla ortaya atılmış tüm kahramanların aziz ruhlarına saygıyla...

DİPNOTLAR
İstiklâl Harbi ile İlgili Telgraflar, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994, s. 609-611
2 Attilâ İlhan, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. basım, 2008, s. 220-221
3 Mustafa Kemâl Atatürk, Nutuk, Devlet Basımevi, 1938, s. 187

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Beşiktaş Hak Etti


Şampiyonluk hayırlı uğurlu olsun. Emekle, mücadeleyle, alın teriyle hak edilmiş bir zafer bu. Beşiktaş bu sezon oynadığı futbolla şampiyonluğa çok yakıştı. Hattâ şampiyonluğa yakışan tek takımdı.

ÇÜNKÜ ilk haftadan bu yana oynadığı futbol alkış aldı. Enfes organizasyonlar, müthiş uyum içinde yaratılmış pozisyonlar ve atılan goller izledik. İlk hafta 2-5'lik Mersin maçını hatırlayın. Daha Gomez sahneye çıkmamıştı bile. Cenk Tosun’un üçlediği, Oğuzhan’ın asistte üçlediği bir geceydi. “Geliyoruz!” diyordu Kartal. Açılışla başlayan güzel oyun şampiyonluğun geldiği bu haftaya kadar bâzı aralıklarla da olsa sürdü. Fenerbahçe toplama takımıyla, van Persie mi Fernandao mu sorusuyla, Pereira’nın yanlış tercih ısrarlarıyla çok tökezledi. Galatasaray’ınsa hâlini konuşmaya gerek yok. 33 haftayı koyalım, golleri çıkarıp geri kalan kısımları izleyelim, hangi takımın “şampiyon” olduğunu Rio de Janerio sâhillerinde top koşturan yüz çocuğa soralım. Biri bile yanılmayacaktır.

ÇÜNKÜ Atiba-Oğuzhan-Sosa üçlüsü harikalar yarattı. 2011-2012’deki Melo-Selçuk göbeğini zevkle izlemiştik. Bu üçlüyü ise hayranlıkla izledik. Beşiktaş’ın Fernandes’i vardı. Tek başına acayip işler yapardı ama yetmezdi. Atiba-Veli ikilisi de aslında dikkat çekmişti. Ama bu sezonki üçlü, sahada daha geniş bir alana hükmetti, daha çok yönlü oynadı ve işin sonunda şampiyon yaptı. Özellikle 33’lük Atiba müthiş bir çalışkanlıkla, emekle ders vererek oynadı. Bâzen istatistiklerin gerçeği gösterme gücü, ne kadar çok ve ne kadar gerekli ayrıntı taşıdıklarına bağlıdır. 20 yıl sonra Maçkolik arşivine girip Atiba’nın 2015-2016’da 2 gol 2 asist yaptığını gören bir delikanlı, amcalarının Atiba o sezon ne oynamıştı be!” şeklindeki övgülerine anlam veremeyecektir. Gerçi aynı istatistikler Atiba’nın bu sezon pas isâbeti en yüksek oyuncu olduğunu da söylüyor ama listenin devamında kendi yarı sahasında birbirleriyle al-ver yapan Galatasaraylı Selçuk ve stoper arkadaşları da var. Bu üçlü, takımın motoruydu. Yanlarında, arkalarında oynayanlar zaman zaman değişti ama bu üçü 33 maçın 28’inde birlikte sahaya çıktı ve önlerindeki panzeri topla buluşturup tabelayı defalarca değiştirdiler.

ÇÜNKÜ 14 yıl önce Uzak Doğu’da Türkiye’yi dünya üçüncüsü yapan Şenol Güneş kulüp düzeyinde de artık emeğinin karşılığını almalıydı. 2010-2011’deki şampiyonluğu “sahaya yansımayan” şike yüzünden “müzeye yansımamıştı”. Şimdi kimsenin tartışamayacağı bir “yüzüğü” var. Burak Yılmaz, Ozan Tufan, Volkan Şen gibi futbolculara sihirli elleriyle nasıl dokunduysa Oğuzhan’a da öyle dokundu. Oğuzhan geçen sezon Beşiktaşlıların en çok eleştirdiği futbolculardan biriydi. Oyuna girdiği her maç ne yapacağını bilmez vaziyette vasatın üstüne çıkamıyordu. Kumaştan anlayan Şenol Hoca, Arsenal altyapısından çıkmış bu 23-24 yaşındaki gence yeteneklerini nasıl komuta edeceğini öğretti. Oğuzhan benim Galatasaray’a gelmesini istediğim bir futbolcuydu. “Hazır Beşiktaş’ta gözden düşmüş iken” diye düşünüyordum fakat Şenol Güneş “maldan” anladığı için böyle bir şeye imkân olmadı. Hem Galatasaray’a gelse idi hâli nice olurdu? Böylesi daha iyi... Bu arada Şenol Güneş’in eleştirilecek hareketi olmadı mı? “Hakemlerle o ilgileniyor, ona sorun!” diyerek anlamsız bir şekilde önceki hafta yendiği takımın teknik direktörüne sataşıp daha sonra Başakşehir’de puan bırakınca hakemden dert yanması gibi hataları vardı. Teknik anlamda da takımın bir B plânından yoksun olması, rakibe göre oynamak gerektiği zamanlar için veya işlerin ters gittiği maçlar için sistematik bir alternatif oluşturmaması bâzı noktalarda kayıplara neden oldu.

ÇÜNKÜ Fikret Orman yönetimi akıllı işler yaptı. Mario Gomez gibi dünya çapında bir gölcünün takıma kazandırılması büyük bir başarıydı. Verim alamadığı futbolcusunun maaş yükünü çekemeyen Fiorentina’yı bu yükten kurtulacakları düşüncesiyle ikna eden yönetim böylece sezona imzasını atacak olan Alman’ı kiralamıştı. Demba Ba’yı 13 milyon Euro’ya satıp yerini kiralık da olsa dolduran kulübün kasasından çıkan para ise iki golcünün maaşı arasındaki 750 bin Euro’dan fazlası değildi! Yalnız son transfer dönemine bakarsak esas doğru işleri kaçırmış oluruz. Bugün piyasasının ne kadar yükseldiği herkesin mâlûmu olan Oğuzhan, Olcay, Cenk Tosun gibi futbolcular boservissiz veya 1 milyon Euro’nun altında paralara alınmıştı. Esas mesele muhtemel gelir-gider farkının büyüklüğü değil tabiî ki, bu futbolcuların takımdaki önemi ve şampiyonluktaki payları... Başarısız hamleler de oldu elbette. Ama bugüne kadarki süreçte takım yapılanması için verilen uğraş dün gece itibariyle ellere nur topu gibi bir şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi bileti verdi.

ÇÜNKÜ Quaresma ve Cenk Tosun takım ruhunu bozmadı. Önce Quaresma’dan başlayalım. Transfer edildiği gün “Yandı Beşiktaş!” dedim. Büyük bir aptallık yapıldığını düşündüm. Q7’nin önceki Beşiktaş kariyeri bireyci, egoist, hırçın, disiplinsiz bir süreçti. O dönem bu blogda da eleştirmiştim. Potansiyeli olan futbolcular varken denenmiş ve başarısız olmuş bir şeye tekrar başvurmak saçma gelmişti. Fakat aradan geçen iki buçuk yılın onu bu kadar değiştireceğini tahmin edemedim. Trabzonspor maçında gördüğü kırmızı kartı, Bursaspor maçında Hosogai ile tartışması yüzünden gördüğü kırmızıyı iki hata olarak kenara yazın. Bir de Konyaspor maçında 61’de yerini Olcay’a bırakırken tepki gösterip 10 dakika sonra bu tavrından güle oynaya dönmesini hatırlayın. Sezon boyunca sürekli 45’te, 70’te oyundan alındı. 90 dakika oynatılmamanın “hesabını” sormaya kalkmadı. Takımın tek yıldızı olmadığının farkındaydı. Topu ayağına alıp saçma sapan çalımlara girmesini, kaybedip dönmemesini, her pozisyonu bencilce batırmasını bekliyordum ne yalan söyleyeyim. Hattâ eski numarasını geri almak için 7 numarayı Gökhan Töre’nin formasından çıkarıp kendi sırtına yapıştırmasını da bekliyordum. Oysa takımın gerçek bir parçası gibi üzerine düşeni lâyıkıyla yapmaya çalıştı. Yalnız savunmaya olan katkısındaki büyük gelişim iki farklı Quaresma’yı anlatmaya yeter. Yine arada “Yâhu ne gerek var?” denecek artistik denemeleri olduysa da hem bunların geçmişine kıyasla çok azalması hem de geri kalan dakikalarda yaptığı işler kimsenin itiraz etmemesine yol açtı. Quaresma saygıyı hak etti. Fakat Beşiktaş’ın mevcut oyun kurgusunda Quaresma kesinlikle ideal bir 11 oyuncusu değil. Beşiktaş bu sezon hücumdaki çabukluğuyla, hızlı paslaşmalarıyla kazandı. Quaresma topu “dürten” bir kanat. Kendini mental olarak ne kadar geliştirse de neticede ânında tepki veren değil oyalanan bir futbolcu. Ceza sahasına yaptığı enfes ortalar onu değerli kılıyor. Aynı şekilde bildiğimiz adam eksiltme yeteneği de. Ancak bu sistem içinde yeterli bir hamle oyuncusu olmaktan öte bir işlevi olamaz. Cenk’e gelince... Gol/dakika oranında geçen sezon da iyiydi. Fakat bu sezon yakalaması zor bir düzeye çıktı. 90 dakika üzerinden hesaplarsak toplamda 7 maçtan az oynamış ve 8 gol 4 asisti var. (Bunlar ve yazıdaki diğer sayılar lig için geçerli.) İlk hafta üç gol atarak başladığı sezonu 80’de oyuna girerek geçirdi. Yeri geldi sağ kanada geçti. Hiç oynamadığı maçlar da oldu. Azminden, çalışkanlığından bir şey eksilmedi. Milyonlarca taraftar ona büyük bir minnet duygusunu yüreğinde taşıyor şimdi. Ve önümüzdeki ay millî takım Fransa’da kendini Avrupa’ya yeniden hatırlatmaya çalışırken sahaya çıkacak 11 kişi için neredeyse müzmin sakat olarak anılacak Burak’tan bir adım önde olduğunu söylemek çok da abes kaçmayacaktır.

ÇÜNKÜ taraftarın buna çok ihtiyacı vardı. Hangi taraftarın şampiyonluğa ihtiyacı yok ki? denebilir. İtiraz etmem. Ama 2009’dan beri şampiyonluk yüzü görmeyen, Tüpçü’nün kulübü soktuğu iktisadî bunalım yüzünden zor sezonlar geçirip “FEDA” diyen, artık üç büyükten biri değil üçüncü büyük olarak anılmaya başlamış, statsız kalıp kâh Başakşehir’e, kâh Ankara’ya gitmiş, Atatürk Olimpiyat Stadı’nın çileli yolunu tutmuş, takımın ikincilik bile yakalayamadığı sezonları geçire geçire agresifleşmiş, hattâ kimileri acı çekmekle övünmeye başlamış Beşiktaş taraftarı şampiyonluk konvoyuna en çok ihtiyaç duyan taraftardı. Bunca hasret ve emeğin karşılığının alınması güzel oldu.

“Çünkü”ler uzar gider. Beşiktaş doğru işler yaptı. Doğru kişilere doğru görevler verdi. Yeşil sahada meşin yuvarlakla yapılan bu sanatı en iyi icra eden takım oldu. Her şeyden önce “takım” oldu. İzleyenlere keyif veren bir futbolla, tâkip edenlerin takdir de ettiği bir plânlama ile Spor-Toto Süper Lig 2015-2016 Hasan Doğan Sezonu’nun şampiyonluğunu hak etti. Kutlarım...

Şampiyonluk yazısında kusurlardan çok fazla söz etmek istemedim lâkin kısa kısa değinmeli yine de... Fikret Orman’ın transfer konusundaki başarısı, stadı öyle ya da böyle “beyaz yalanlar”la filân sonuç olarak ortaya koyması övgüye değer fakat aynı Orman’ın kulüp yönetiminde giderek otoriterleşen eğilimleri ve gelen sportif başarıyı bu otoriterleşme için bir basamak olarak kullanma ihtimâli göz korkutuyor. Yine Orman’ın başkanlığında azaltılan üyelik ücretinin yeniden ve eski fiyattan çok daha yüksek bir seviyeye çıkarılması taraftarın şampiyonluk sevincini buruk yaşamasına yol açtı. Olaylı geçen kurul toplantılarında muhalif kongre üyelerine yönelik yaklaşımlar eleştirildi. Türk futbolunun başına yeni bir Aziz Yıldırım, yeni bir İlhan Cavcav belâ olsun istemeyiz. Ayrıca yine Fikret Orman konusunda geçilemeyecek hususlardan biri de stat açılışında (ve öncesindeki süreçte) devlet erkânına, başta Tayyip Erdoğan’a yönelik, “övgü dolu” desem hafif kalacak, “bol yağlı” diyeyim, sözleri... Taraftarın alınmadığı “bir garip açılış” Erdoğan övgüsüyle, Erdoğan’ın sporla, futbolla ilgisiz konularda övülmesiyle geçti. Dar çıkarlarını her şeyin önüne koyan Makyavelistler “Futbola, kulübe siyaset bulaştırmayın kardeşim!” diyerek Orman’ı savundular ama başkanın ağzından çıkan “Türkiye son 14 yılda her alanda olduğu gibi spor kültürü ve spor ekonomisinde de büyük bir aşama kaydetmiştir.” cümlesinin doğrudan siyaseti futbola bulaştırmaktan da öte futbolu siyasete gömmek olduğu açıktı. Kimi taraftarlar bâzen sorumluluğun yöneticilerde olduğu düşüncesinden hareketle sorumluluk sâhiplerinin koltuğunu kaybetmesi için takımlarının başarısızlık yaşamasını isterler. İnşallah Fikret Orman, Beşiktaş taraftarını bu noktaya getirmez.

Bitirmeden bir de Rhodolfo’nun sakatlandığı maça kadar olan dönem için ligin en iyi stoperi olduğunu ve kesinlikle başarılı transferler hânesine yazılması gerektiğini, Atınç ve Ersan’dan 13 milyon Euro kazanıldığını, devre arasında alınan Alexis için ise olumlu konuşmanın çok zor olduğunu, Tosic gibi başarısız bir hamle olduğunu, Rhodolfo’nun beklenmeyen sakatığının da iki yeni stoperle şampiyonluk yarışı verme gibi zor bir süreci takımın önüne koyduğunu, buna rağmen Marcelo’nun idâre ettiğini, Tolga’nın ve İsmail’in dalgalı performanslarını ligin ikinci yarısı daha yukarılara çektiğini, Olcay’ın iyi becer(ebil)diği pas oyununda kendi oyun zekâsı nedeniyle saçmalayabildiğini, Beck’in istikrarlı bir sağ bek olmakla birlikte hücum gücünün düşük olduğunu, bunun da büyüyen hedefleri karşılayamayacağını, kale vuruşu ve degajları rakip yarı sahaya ulaştırmak gibi temel konularda bile zayıf olan ve iki sezondur bireysel hatalarıyla takımın Avrupa yolculuğunu bitiren Tolga’ya da bu büyüyen hedefler için güvenilemeyeceğini, yalnızca bir iki maç görebildiğim Boyko’nun şimdilik Tolga’dan kötü gözüktüğünü, ortalıklarda gözükmeyen Mustafa Pektemek’in 6 yıl sonra sezonu sakatlık yaşamadan kapattığını ekleyeyim.

Umarım önümüzdeki sezon şampiyon olan takım yine böyle güzel, zevk vererek kazanır.