29 Nisan 2016 Cuma

Kedilerin İktidarı

Kediler bir gün isyan etse...

Kendilerini ezen, yok sayan, haklarını gasp eden sisteme karşı ayaklansa...

Güçlerini birleştirip insan hâkimiyetini yerle bir etse...

Kısaca kediler iktidarı ele geçirse nasıl olurdu? Hayâl edebiliyor musunuz?

Georg Büchner’in “Devrim kendi çocuklarını yer.” düsturundan hareketle Siyamlar organize olup İran kedilerini mi tasfiye eder, Van kedileri renkli gözleriyle öne atılıp Ankara kedilerini mi Devrim Mahkemesi’nde ortadan kaldırır bilemeyiz. Veya olay George Orwell’in Hayvan Çiftliği’ne döner de ihtilâlden sonra ayrıcalıklı bir sınıf oluşup herkesi susturur mu, orası da muamma. Şimdi düşününce, Hayvan Çiftliği’ne öykünmüş olmamak için biraz fazladan çabalamak pahasına güzel bir senaryoda konu edilebilir bu düşünce. Belki bir hikâyede, bir şiirde, siyasî bir nitelik taşımasa bile bir çizgi filmde konu edilmiştir de.

Fakat biz insanlar çok iyi biliyoruz ki bu tür bir senaryo fantezidir, hayâldir, absürttür.

Biliyoruz ki kediler hiçbir zaman iktidara gelmeyecek.

Biliyoruz ki kediler bizi yargılayıp mahkûm etmeyecek.

Biliyoruz ki olağanüstü bir mahkemede davacı Pamuk’un şikâyeti üzerine hâkim Miyav “Ahmet oğlu Mehmet, 27 Aralık 1989 günü saat 15.47’de Kiraz Sokak Ataman Kafe önünde Pamuk’a neden önce ‘Pisst!’ diye yanına çağırıp sonra korkutup kıçına tekme atmak sûretiyle fiziksel saldırıda bulundun? Seni bu saldırıya teşvik eden his onun kedi olmasıyla ilgili miydi?” diye bizi sorguya çekmeyecek.

Biliyoruz ki kış ortasında kapımızın önünde miyavlamasına rağmen Minnak’ı neden sıcak yuvamıza almadığımızın hesabını bizden soran olmayacak.

Biliyoruz ki üç gün önce arkadan sinsice yaklaşıp korkutarak eğlendiğimiz Şerafettin, ihtilâl günü “Gel bakalım buraya seni ibne, bakalım kim kimi korkutuyor şimdi!” diye bizi kovalamayacak.

Biliyoruz ki sokakta kendimize ziyâfet verirken kokuya gelen Ponçik’le yemeğimizi paylaşmak yerine sahte bir tekme hareketiyle veya ayağımızı yere sertçe vurarak onu kovduğumuz için hiçbir zaman hiç kimse bize hiçbir şey söylemeyecek.

Biliyoruz ki kedilere, tıpkı bizim gibi birtakım yaşamsal ihtiyaçlara sâhip olan ve bunları karşılayamadıkları zaman acı çeken canlılar değillermiş gibi davranışımızı onlar bir gün bize hatırlatıp “Bana neden böyle davrandın insan?” demeyecek.

(Hattâ burada Facebook’ta fotoğrafları izinsiz bir şekilde milyonlarla paylaşılıp özel hayatları deşifre edilen, videolarla, GIF’lerle teşhir edilen Boncukların, Köpüklerin haklarından bahsedip özellikle orta yaşın büyük bir bölümünün günahlarını anlatabiliriz ama yazı o kadar da cıvımasın istiyorum.)

Biliyoruz ki Miskin’e kötü davrandığımız için hiçbir zaman ayıplanmayacağız, utanmayacağız, özür dilemek zorunda kalmayacağız, cezalandırılmayacağız.

Biliyoruz ki kedilerle ilgili tasarruflarımız sayıca az bir kesim dışında kimse tarafından önemsenmeyecek. Onların da yerel ve cılız baskı kurmaktan başka yaptırım gücü yok.

Bütün bunları iyi bildiğimiz için, kedilerin iktidarının tamamen bir hayâl ürünü olduğunu bildiğimiz için kedilere; empati kurmadan, keyfimiz ve çıkarımız neyi istiyorsa o yönde ilişkiler kuruyoruz. Bir sokak kedisinin acıdan inlemesi, öksürmesi bizim için dünyanın en önemsiz şeyinden daha önemsiz. O an gözümüze çarpan bir cismin renginin neden kırmızı değil kahverengi olduğu veya acaba Yeni Malatyaspor’dan başka bir “Malatyaspor”un olup olmadığı, varsa ona “Eski Malatyaspor” mu dendiği, Yeni Malatyaspor’u kuranların neden bu kadar yaratıcı olduğu gibi onlarca önemsiz şeye karşı duyduğumuz merak, zayıf feryâdı yankılanan bu kedinin acı çekme nedenine duyduğumuz meraktan çok daha fazladır.

Sorumsuzluk günlük dilde birtakım sorumluluklar yüklenilmiş olmasına rağmen bunları yerine getirmemeyi anlatır ama hukuktaki anlamı, sâhip olunan sorumlulukları yerine getirmeme davranışı değil tam tersine, bir konuda hiçbir sorumluluğa sâhip olmamak, üzerine ihmâl edilmesi hâlinde hesap verilecek birtakım görevler yüklenilmemiş olmaktır. Biz insanlar da kediler konusunda büyük ölçüde sorumsuzuz. Bu konudaki hareketlerimizi hesap soran bir düzen değil kendi ahlâk anlayışımız etkiliyor.

O yüzden kusura bakma kedi kardeş, bu gece baş gösteren açlığımı dindirmek için sipâriş ettiğim lahmâcunu bahçede götürürken yanıma yanaşmana “Lan siktir git!” diye karşılık vermekte bir sakınca görmüyorum. Sen hiçbir zaman gücü eline alıp benim seninle ilgili hareketlerimi yargılayamayacağın için yemeğin ucundan bile zırnık koklatmam! Hattâ artan yeşillikleri önüne atma konusundaki tereddüdümü de “Yeşillik falan yemez belki bu, sonra yerleri kirletmiş olmayalım.” diyerek kesin olarak senin aleyhine sonlandırırım. Hayatın kânunu bu.

Ama iyi yönünden bak. Eğer bir sinek olsaydın kimse sırf keyfi için seni öldürmekten çekinmeyecekti. Seni ve birkaç arkadaşını sert bir cisimle öldürüp fotoğrafını internete yükleyerek espri yapacaklardı. Fakat ele avuca gelen, vücut yapısı itibariyle insana çok uzak olmayan hayvanlardan biri olduğun için insanlar kısıtlı da olsa seninle empati kurabiliyorlar. Ya sinek gibi, karınca gibi âdeta acıdan âzâde bir varlık sayılsaydın?

Hiçbir din senin boğazının bıçakla kesilmesini insana Tanrı’nın beğenisini ve ödülünü kazandıracak bir iş olarak öğütlemiyor, farz kılımıyor. Hattâ kimi zaman Ateistler, Metalciler ve Masonlar kedi kesmekle itham edildiği için senin canını korumak en kutsal görev sayılabiliyor. Tabiî Satanist, Pagan, Spiritualist, Luciferian inançlar ayrı mesele. Onların sizinle olan ilişkisinin iddialarla ne kadar uyuştuğunu Michael Sikkofield’a sormalı...

Velhâsıl-ı kelâm, şu dünyada senin, sizin bize hiçbir esaslı direniş göstermemeniz, zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyinizin olmadığını fark etmemeniz biz insanları bu “cins çelişkisi”nden bihaber lümpen kedilere karşı duyarsız davranmaya itiyor.

Birkaç yüzyıl önce köle pazarlarının kurulduğu dünyada bugün köleliğe kuşkuya yer bırakmayacak netlikle karşı olan insanların yaşaması gibi belki bir gün insanlar, atalarının kedilere, bu yazıda kediler özelinde ele alınmış olan genel olarak hayvanlara nasıl bu muameleyi yaptığına şaşıracaklar. Fakat o toplumsal koşullar yaratılmadan hassasiyet göstermek için tarihin hayvan haklarında öncü diye anacağı kafada bir insan olmak gerek.

O yüzden şimdi bana âfiyet, sana zâfiyet...

Kusura bakma kedi kardeş.

Bu arada olur da iktidara gelirseniz o gün en büyük kedici diye ortaya çıkan Altanlara, Ilıcaklara, Barlaslara sakın ola inanmayasınız. Bol miyavlı nutuklar atıp mamaları götürdükten üç gün sonra sizi satmaları iki köpeğin atacağı yağlı kemiğe bakar. Patileyin alayını!

Fotoğraf: 9GAG
Aşırı tatlı değil mi?
Kedi canını senin.


NOT: Bu yazı bir hayvan hakları makalesi değildir. Yazarı da öyle çok hayvansever bir arkadaş değildir zâten. Bu bir denemedir. İngilizce hazırlık okuyan bebeler “essay” diyebilir. Ben Türkçeyi daha çok seviyorum. Böyle ekler falan var kelimenin sonuna ekliyorsun. Yapımı var çekimi var, güzel, zevkli iş.

8 Nisan 2016 Cuma

Yaşasın Bizans!

Halil abi yine sigaramdan otlanmasın diye bugün başka yere gittim. Bir dal sigara önemsenecek bir zarar değil ama her seferinde aynı yapmacık konuşmaların içinde olmak canımı sıkıyor. Bir sigara uğruna bunca muameleye değer mi? diye düşünüyorum ama o her seferinde usanmadan aynı cümleleri kuruyor.

- Vay abim gelmiş! Hoş geldin abi, nasılsın?
- Hoş bulduk abi. Eyvallah iyiyim. Sen?

Sipariş alındıktan bir süre sonra:

- Güzel sigarayı almışın yine, güzel sigaradan almışın... (“Bir tâne sigara verir misin?” demek istiyor ama her seferinde bunu bu sözlerle ifâde ediyor.)
- Evet, buyur, almaz mısın bir tâne? (Dünyada bundan samimiyetsiz, gereksiz, bundan daha “prosedür” bir soru cümlesi kurulmamıştır.)

Halil abi ya bir sigara için müşterisiyle samimiyetsiz muhabbetler edecek kadar cimri ya da bu işlek ve kalabalık yerde şaşılacak derece yalnız. Vefâkâr’a gittiğim ve saatlerce sigara içip kitap okuduğum her gün bana bir şeylerden bahsetmesinden, bu bir şeylerin arasında eski yıllarda Almanya’da yetiştirilen bir köpek cinsinin ne kadar zeki olduğunun ve köpeğin zekâ düzeyinin yüksekliğini gösteren şaşırtıcı hareketlerinin yer almasından ne anlamalıyım? Birincisi mi, ikincisi mi? Bu konuya zaman ayıracak vaktim olmadığından ve yanıtının bana pek fayda getirmeyeceğini bildiğimden bu soruyu önemsemiyorum. Hesaba fazladan bir sigara yazarak oraya gidiyorum ve saatlerce rahat, nispeten sâkin ortamında sigara içip kitabımla ilgilenebiliyorum. İşime yarayan kısım bu. Ne var ki bu sigara isteme muhabbetini bir şekilde ortadan kaldırmadıkça, sahte ve plastik cümlelerin içine düşmeden geçen günüm pek az olacak gibi.

Bugün -adını hâlâ bilmediğim- “ikinci yer”ime gittim işte. Buranın da koltukları, daha doğrusu sandalyeleri rahat olmadığı için uzun süre oturmak zor oluyor. Bir sonraki derse kadar dört saat var. İngilizcemi geliştirmek için marketten aldığım gazeteyi açıp okuyorum. Hürriyet Daily News’i bulamadığım için öbürünü, cemaatinkini almıştım. Böyle böyle sökersin, diyorlar. İşe de yaramıyor değil fakat bir yerden sonra sıkılıyorsun. En güzeli anadili İngilizce olanlarla veya İngilizceden başka dille anlaşamayacaklarınla konuşarak öğrenmek. Turistin biri gelip adres sorduğunda, yardım istediğinde onunla İngilizce konuşarak anlaşmak mutluluk verici bir duygu. Bir yabancıya, yâni misâfire yardım ediyorsun, bir. Kendini Türkçenin dışında bir dille ifâde ediyorsun, onun insana kattığı bir “çeşitlilik, zenginlik” özgüveni var, iki. İngilizceni uygulamalı olarak denemiş ve çalışmış oluyorsun, üç.

Geçen gün tramvayda biri “Eminonu?” diye seslenince “Next... Next one.” demiştim de şu iki üç sözcüğü söyleyerek bu üç duyguyu birden yaşamıştım. Ne kadar ucuz bir mutluluk. Bir de sohbet uzun soluklu olursa siyasete, tarihe girip dilin döndüğünce yabancılara propaganda yapıyorsun. Eminönü-Üsküdar vapurunda iki İngiliz’e PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu uzun uzun anlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Buranın karanlık bir havası var. Pek rahat da değil, çalışanlar da disiplinsiz iş yapıyor. İstenen küllüğü beş dakika sonra getirmek, üçte biri dolu bardağı bitti diye kaldırmak gibi. Garson olduğunu başta fark edemediğim bir çocuk yan masalara uğradıktan sonra elinde çayla yaklaşarak “Çay içer misin abi?” dedi. Sanki ortada istenmeyen, sâhibi aranan değersiz bir bardak çay var, birine -bizim tâbirle- “kitlemeye” çalışıyorlar. “Sıcak mı?” diye sordum. Elemanın elindeki bardağın ağzından yükselen duman, sorduğum sorunun anlamsızlığını âlenen gösteriyordu. Fakat anlamsız da olsa bu soruyu sorarak ortaya bir şart koşmuştum. Çay sıcak değilse kabûl etmeyecektim. Kimsenin istemediği bir çayı, yere düşüp değersizleşmiş ekmeği alan fakir gibi sorgusuz suâlsiz alıp içemezdim. Sonuçta benim koşullarım sağlanmış olduğu için “Ver!” dedim. Böyle çakallıklarım vardır benim. Küçük oyunlarla sosyal ilişkilere yön vermeye çalışırım. Ama bu kez gerçekten “küçük” oynamıştım.

Aklıma Küçük Prens’teki 325 numaralı gezegenin kralı geldi. Yol yorgunu olan Küçük Prens karşısında esneyince kendi otoritesini böyle kurmuş ve kanıtlamıştı:

- Esnemeni yasaklıyorum!
- Ama buna engel olamam.
- O hâlde esnemeni emrediyorum. Bu bir emirdir!
- Artık bir daha esneyemem ki.
- O zaman bâzen esneyeceksin, bâzen de, bâzen de...

Çay da öncekilerden farklı değildi ama marjinal faydası diğerlerine göre çok azdı. (Sabah iktisat dersinden çıktım.) Bu arada “marjinal fayda” lâfının günlük dilde pek kullanılmadığı konusunda yanıldığımı, geçenlerde sohbet ettiğimiz terörle mücadeledeki faaliyetlerinden dolayı çok tanınan bir emekli albay başından geçen efsâne olayları anlatırken “Dağda o soğukta içtiğimiz çayın marjinal faydası çok yüksek tabiî...” deyince anladım. Bir an Beşar Esad ile Mateja Kezman’ın fotoğrafını ilk gördüğümde şaşırdığım kadar şaşırdım. Sonra geçti.

Mehmet Faraç şu an sanırım “Yağmur kor ateşlere düşen sevgi damlacıkları gibi ince ince yağarken ormanın yüreğinde kuşlar öbek öbek dua ediyordu Tanrı’ya. Toprakta yeşille kahverengi, insanın acısı ve öfkesiydi sanki...” diye söze girerek o pastoral, lirik ve epik cumartesi öykülerinin sonuncusunu yazıyor. Biraz sonra yazıyı gazeteye yollayacak. Bense uzattıkça cümlelerin marjinal faydasını azaltıyorum. Artık içimden sâdece “Yaşasın Bizans!” demek geçiyor. Çünkü doğma büyüme Rizeli olmasına rağmen yarınki Galatasaray-Rizespor maçında Galatasaray tribününe gidip tezâhürat yapacak kadar vatan haini olan, memleketine düşman bir Bizanslıyım. Doğduğu şehrin takımını değil İstanbul takımlarını tutan bir devşirmeyim. Bizanslılığın hakkını verip doğduğum şehrin takımına karşı statta yerimi alacağım. Bizans’ın ve Batı Roma’nın, Galatların, Fransızların aşkına; 1453’ün intikamı için saldır Cimbom!

♪♫ AmenoAmeno dore ♫♪♪