2 Şubat 2016 Salı

Çıldırtan İslâmcılığın Romanı

Fotoğraf: Emre Yunusoğlu, Hürriyet

Nihat Genç’in son romanı İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?, İslâmcılığın yozlaşma hikâyesini anlatıyor. İslâmcı ideolojinin kültürel kodlarının ve insan doğasına aykırı zoraki alışkanlıklarının bu ideolojiyi ve Türkiye’yi götürdüğü yerin ele alındığı bu 176 sayfalık romanda aşka, kavgaya, düşmanlığa, dostluğa, eşitsizliğe, hesap sormaya, ihânete, kargaşaya, ama en çok İslâmcılığın kokuşmasına, çürümesine, “sâde Müslümanlar”ın tüm “öteki”leri yutan, ezen iktidar tecrübesine tanık oluyorsunuz. Karadeniz’in “harbi” delikanlısı, hayata kendi doğrularıyla bakan, kendi aklını kullanabilen Erol’u çıldırmaya iten içinde bulunduğu İslâmcı camianın kini, nefreti, düzenbazlığı, riyakârlığı...

Nihat Genç’in AKP iktidarı boyunca özellikle Irak Savaşı yâni ABD’nin Irak’ta yaptığı katliam(a destek verilmesi) başta olmak üzere PKK, İsrail, Ergenekon-Balyoz, otoriterleşme, farklı düşünen tüm kesimleri devlet gücüyle tasfiye etme gibi konularda yaptığı eleştiriler, güncel yönü dışında İslâmcılığın tarihî serüvenini ele almak gibi bir özelliği de taşıdı hep. Gerek yazıları gerekse TV konuşmaları; bir, psikolojik ve sosyolojik çözümlemeleri, iki, fıkraları ve hikâyeleri, üç, tarihî değerlendirmeleri barındıran metinler olarak karşımıza çıktı. Nihat Genç’i bu kadar ilgi çekici yapan onun bu özgünlüğüdür. Yazarın köşe yazılarının kurmaca metinlere benzerliğinden dolayı tür olarak sıra dışı oluşu, İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? romanında da köşe yazılarına benzerliğinden dolayı mevcut bulunuyor. İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? bir roman mı? Tür olarak romanın sınırlarını aşmadığını ve başka metin türlerinin sınırlarına tecavüz etmediğini söylemek çok güç. Öyle olsaydı örneğin Aysun’un ağzından dört buçuk sayfa kesintisiz madde madde sıralanan saptamalar romanın örgüsü içinde karakterlere söylettirilir, “neden” yerine geçecek birtakım olaylardan sonra “sonuç” niteliğindeki bu cümleler diyalog içinde verilirdi.

Bu gibi etkenler kitabı okurken kendinize elinizdekinin bir roman mı, siyasî-sosyolojik değerlendirmelerden oluşan bir kitap mı, köşe yazılarının bir araya getirildiği bir derleme mi olduğunu sormanıza neden oluyor. Edebî tartışmaları roman eleştirmenlerine bırakıp kitabın bize anlattığı toplumsal ve siyasî gerçekliğe bakalım. Tabiî yazarın Oda TV’deki yazılarında olduğu gibi İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? romanında da nokta ve virgül kullanımında pek cimri davrandığını not ederek...

İslâmcılığa yönelik eleştirileri kronolojik olarak kabaca “muhalefetteyken” ve “iktidardayken” diye ikiye bölebiliriz. İktidardaki İslâmcılığa yönelik eleştirilerin büyük bir bölümü, İslâmcıların mâsumiyetini kaybettiği iddiası üzerine kurulmuştur. Anadolu’nun köylerinden, taşradan gariban, fakir, samimî insanların tutunduğu dal olarak yükselen bu ideoloji bir şekilde iktidara gelmiş, siyasî zaferlerini (iktidarda kalma anlamında) art arda elde ettikten sonra bir “güç zehirlenmesi”ne tutulmuştur. Ortaya çıkan yapı, karşısına çıkan herkesi ve her şeyi güç kullanarak susturan, en cılız muhalif seslerin ve hattâ potansiyel muhalefetin önünü kesmekten çekinmeyen, bunu yaparken hukuku rafa kaldıran, kaset, şantaj, satın alma, hapse atma, öldürme gibi gizli-açık her türlü pisliğe bulaşan, Nâmık Kemâl’in şiirindeki gibi “zûlm ile bidad ile imha-yı hürriyet” eden bir mekanizma olmuştur. Bu uğurda “Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine” sığınılmış, ABD ile işbirliği yapılmış, meselâ Irak’ta milyonlarca Müslümanı katleden bir harekâta destek veren bir “İslâm”cılık pratiği ortaya çıkmıştır. Yolsuzluk, adam kayırma, torpil, ihâle rantçılığı, toplumu kutuplaştırma gibi türlü yozlaşma da cabası... Dolayısıyla ortadaki resim, hakikaten gaddar bir İslâmcı güruh...

Son dönemde bu gaddarlığa yönelik “içeriden” yaptığı eleştirilerle en çok konuşulan kişi Levent Gültekin. O da İslâmcılığın saflığını yitirdiğinden, İslâmcı iktidarın kırk yıldır mücadele veren mâsum insanların davasını bireysel çıkar, koltuk, para, iktidar uğruna sattığından söz ediyor. Cuma namazı çıkışlarında zûlme karşı, baskıya karşı direniş sloganlarıyla ortalığı inleten siyasetin bir zûlüm makinesine dönüşmesi kuşkusuz bu eleştirileri (ve özeleştirileri) haklı kılıyor. Fakat İslâmcılığın “iktidar öncesi” dönemine ilişkin bu “saflık, berraklık, temizlik” değerlendirmesi ne derece doğrudur? Altıncı Filo’ya karşı eylem yapan anti-emperyalist öğrencilerin katli vacip olduğunu gazete sütunlarından ilan edip gençlere saldıranlar, Madımak Oteli’nde onlarca insanı diri diri yakanlar, tarikat evlerinde her türlü ayrımcılığı, düşmanlığı, nefreti, Atatürk’ün Deccal olduğu fikrini, laik devletin, “dâr’ül harp”in yıkılması gerektiği düşüncesini yayanlar, fikir özgürlüğü ve inanç özgürlüğünün zerresinden nasibini almamış bu insanlar, Rabıtat’ül Âlem’ül İslâm’dan, Suud’dan, Amerika’dan, İran’dan beslenen bu örgütler yıllar boyu saflığını, mâsumiyetini muhafaza etmiş kurumlar mıydı yâni? İBDA-C’ler, Hizbullahlar, Selâmlar bu ideolojinin ürünü değil mi? “İslâmcılık Tarihi” anlatısında 2002’ye (kimilerine göre 2011’e) kadar olan dönemi “bozulmamış, yozlaşmamış, güzelliğini koruyan” bir devir olarak ele almak, İslâmcılığın kirli ve kanlı tarihini AKP iktidarı ile kıyaslayarak aklamak anlamına gelecektir.

Şüphesiz, her yaygın ideolojide olduğu gibi İslâmcılıkta da liderleri, örgütleri, kadroları ve fikren mensupları birbirinden ayırmak gerekir. İslâmcılığın belki tarih boyunca vahşet sınırlarını en çok zorladığı örgüt olan IŞİD’in başındakiler muhtemelen Amerikan istihbaratının elemanlarıdır. Onlardan emir alan diğer yöneticiler, barbarlığın kitabını yazmış vicdansız kâtillerdir. Dört bir yandan kaçıp örgüte katılan teröristler, “yüce bir ülkü” uğruna kafa kesmekten çekinmeyecek kadar gözü dönmüş cânilerdir. Hıristiyanlara, Esad’ı, PKK’yı, el-Nusra’yı, Şiileri, Yezidileri sevmediğinden dolayı televizyonda haberleri izlerken kimseye söylemeden içten içe IŞİD’in güçlenmesine sevinen işinde gücünde sâde insanlar, rasyonel düşünme yeteneği gelişmemiş, insanî duyguları körelmiş, câhil kişilerdir. Burada herkesin suçu birbirinden farklı büyüklüktedir. Herkesi bir torbaya sokmamak gerekir. (Türkiye’deki) İslâmcılığın tarihi de bu yöntemle değerlendirildiğinde gerçekten saf, iyi duygular besleyen insanların varlığından söz edebiliriz, ki aksi durumda toplumun büyük bir bölümünü vicdan, insaf, akıl yoksunu bir kitle olarak saymak gerekecektir. Kitaba dönecek olursak, bu bahsettiğimiz kullanılan alt tabakanın masumiyetinden söz eden roman bu yönüyle yâni saf insanların istismar edilmesi konusunda övgüyü, ama İslâmcı lider ve aydınların bir tarih kesiti boyunca bu saflıktan ârî olduğunun altını çizmemesi bakımından yergiyi hak ediyor.

Aslında bunun nedeni romanın siyasî olmaktan çok sosyolojik olması... Siyasî yorumlar doğrudan yönetenleri, işin başını tutanları ele alır, sosyolojik yorumlar ise adı üstünde “society”yi, toplumu anlatır. İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? da Erol’un, Aysun’un, Suriyeli mültecilerin, savaştan kaçmış Afgan çocuğun şahıslarında mazlum, mâsum İslâmcıların hikâyesinden yola çıkarak bu ideolojinin sosyolojik özelliklerini ortaya koyuyor. 176 değil 476 sayfa olsaydı kitap hakkında bu ağır gibi gözüken eleştirilerimiz belki hafifler, mim koyduğumuz bölümler rayına otururdu ama hayalî eserlere göre değil ortada duran kitaba göre konuşmak durumundayız.

İslâmcı ideolojinin o dönemdeki saflığından söz eden yazar bununla birlikte ahlâkî sorgulamalar yapıyor, bu toplulukta egemen olan değerlerin gayri insaniliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bu etik sorgulamadan çıkan sonuç, aynen ifâde edildiği gibi, İslâmcı ideolojinin iktidar dönemindeki gaddarlığının köklerinin geçmişteki bu ahlâkî yapısında olduğu... En çok ilgimi çeken bölüm, İslâmcı mahâllede tuvalet kapılarının arkasına bokla çizilmiş, çeşitli figürlerle “zenginleştirilmiş”, farklı kişilerin “katkı”larıyla geliştirilmiş resimlerin anlatıldığı kısımdı.

“Bok resimleri gücünü kimsenin bilmeyeceği duymayacağı
görmeyeceği bir gizlilikten alıyor, bugünkü siyasiler gibi...
Tanrı helada ne yaptığımızı görüyor mu, hayır,
kamu görmüyorsa Tanrı da görmüyordur,
bu dinsizlik, İslâmcılaşan siyasetimiz için yeni değil.”

Bir de küfür meselesi var... Yazarı tanıyanlar için kitaptaki küfürler şaşırtıcı olmamıştır. Zira hem konuşmalarında hem yazılarında müstehcenliğe kaçmaktan sakınmayan biri olduğu biliniyor. En çok tıklanan haber sitelerinden birine yazdığı yazılarla “Şeytanın ...mları”, “Traktörün t.şağı, NATO'nun t.şağı, Amerika'nın t.şağı...” gibi başlıklar attırmak her babayiğidin harcı değil. Anlatmaya çalıştığımız şey, bu kadar yoğun küfrün kötü olduğu ama sırf yazarının adı Nihat Genç olduğu için bu romanda kötü değil iyi bir şey sayılması gerektiği değil. Nihat Genç’in dili çıplak bir dil. Makaleye veya kurguya ilham veren toplumsal gerçekliği sansürlemeden, bozmadan, örtmeden yazmayı alışkanlık edinmiş. Okurları ve izleyenleri tarafından en beğenilen yönü samimiyeti ve saflığı... Bu samimî anlatım tarzında küfrün işlevi hayatın içindeki, sokaktaki, evdeki, kahvedeki bir ânı, gerçekliği, durumu el değmemiş olarak ortaya koymak. Son yıllarda popüler olan edebiyat-mizah dergilerinde ve onlara özenen mecralarda çıkan bazı yazılardaki küfürler gibi edebî nitelik yoksunluğundan doğan açığı yapmacık “samimiyet” unsurlarıyla kapatma amacı taşımıyor. Küfrün sahnede kendine ayrılan yere gerçekten oturup oturmadığına bakmak gerek... Kitapta küfürlü ifâdelerin kullanılmasından başka bir de küfrün öneminden ve -edebiyattaki değil, hayattaki- işlevinden söz ediliyor: “Yüz binlerce çocuk acımasızca öldürülürken feryat figan bir ‘Allah hepinizin belasını versin!’, ‘Silahlarınızın da özgürlüğünüzün de amına koyayım!’ çığlığı duyulmayan bir ülke vatan olamaz bağımsız olamaz orada insanlar yaşıyordu denemez.” Buna ne denir? Küfür insanın hareket olanağının yetersiz kaldığı durumda kendini tatmin etmek için zorunlu olarak başvurduğu bir araçtır ve hareket olanağının sınırlarını zorlayacak kadar önemli bir olayın yaşanmakta olduğunu insanlara anlatır. En azından romandaki keyfî ve mizah unsuru olanların dışında kalan küfürleri bu açıdan mâkûl görmeli, çünkü İslâmcılığın hikâyesi İslâm dünyasının hikâyesi, o da çağımızın en büyük acılarının hikâyesidir.

Kitabın öne sürdüğü savlar arasında en yanlışı herhâlde İslâmcıların “gelenek, medeniyet ve kültür”ü bir kenara bırakıp İslâm’ı yalnızca âyetlerden öğrenmeye ve yaşamaya çalıştığıydı iddiasıydı. Burada eğer Yaşar Nuri Öztürk, Caner Taslaman gibi az sayıda “Kuran Müslümanı” ve tâkipçileri kast edilmiyorsa, ki bu çizginin İslâmcı camiada en hafif deyimle “sıra dışı” kabûl edildiği herkesin mâlûmu, şaşılacak isâbetsizlikte bir yorum yapılmış. Tersine, İslâmcılar büyük çoğunlukla, uydurma veya “sahih” hadislerle (en eskisi Peygamber’den 100-200 yıl sonra yazılmış kitaplardaki sözler nasıl “sahih” oluyorsa), şeyh, evliya, mürşid sözleriyle, rivâyetlerle, menkıbelerle, mezhep yorumlarıyla, tarikat “fraksiyon”larıyla İslâm’ı öğrenme ve yaşama eğiliminde olmuşlar, kitabı Türkçe okumaya girişeni fazla olmamış, “Kuran-ı Kerim’i öyle herkes anlayabilir mi?!” azarlarıyla âyetten başka her türlü kaynağa ve geleneğe başvurmuşlardır. Kitabın küçük bir bölümünü kaplayan ve bunun aksini iddia eden tezin geçerliliğinden bahsetmek imkânsız.

İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? özetle İslâmcı ideolojinin ahlâkî yapısını, yaşadığı çürümeyi, “saf” kalmakta ısrar eden Erol’un başına gelenleri ve İslâmcılığın “çıldırtan” günahlarını anlatan bir roman. İslâmcılığın sosyolojik kodlarının ifşâ edildiği bir belgesel... Nihat Genç’in yazarlık ömrünün önemli bir kısmını işgâl eden İslâmcılık hikâyesinin yeni bir portresi...