24 Aralık 2016 Cumartesi

Devlet Kimin Devleti?

Zor bir coğrafyada yaşadığımız için bin türlü tehdit başımızdan eksik olmuyor. Yalnız bizim değil, bütün dünyanın başını ağrıtan sorunlar şiddetlenerek artıyor. Biz bu sorunların kendini gösterdiği bölgenin göbeğindeyiz. Son yıllardaki “girişken” dış politikamız yüzünden bu tehlikelerden en çok etkilenen ülkelerin başında geliyoruz. Küresel sorunlara ek olarak bize özgü sorunlarımız da var. En son ne zaman bir haftanın tamamını olaysız, sâkin bir şekilde geçirdik, hatırlamıyorum. Sizin hatırladığınızı da zannetmiyorum.

Güncel ve tarihî sıkıntılarla boğuştuğumuz bir dönemde sorunları çözüp huzur ve güvenliği tesis etmek için milletçe birlik olmaktan başka şansımız yok. Bu bizim için bir mecburiyet. Bu tehlikeler hepimizi tehdit ediyor, hepimize zarar veriyor.

Bu birliğin sağlanması için senin benim böyle istememiz de yetmez. En başta iktidarın bu meseleyi böyle görmesi gerekiyor. Bu bir öncelik meselesi. Siyaset yapanların, siyasetle ilişkili işler yapanların önceliğinin bu olması lâzım. İktidar, muhalefet, medya, iş dünyası, STÖ’ler vb...

Birilerini bu konuda sınava tâbi tutacaksak 15 Temmuz en büyük örnek. FETÖ’nün (Bu tâbiri 15 Temmuz’dan veya 17 Aralık’tan sonra öğrenmedik.) yapacağı bir darbe, bütün toplumsal kesimlerin en istemeyeceği şeydir. Darbe başarısız olmuş ve artık FETÖ’nün bütün mevcudiyetinin tasfiye edilmesi en önemli görev. Böyle bir ortamda yapılması gereken nedir? FETÖ karşıtlığında buluşulan zemini bozmamaya çalışmak, ayrıştırıcı politikalardan derhâl vazgeçmek, birlik havasını dağıtma ihtimâli olan plân ve projeleri ertelemek, en başta buna uygun bir dil kullanmak.

Geride kalan beş ayda böyle bir Türkiye’yi mi seyrettik? Daha 15-16 Temmuz gecesinde hain teşebbüs “Allah’ın lûtfu” olarak benimsendi ve bu lûtuftan kişisel siyasî plânlar için sonuna kadar istifâde edildi, ediliyor. Daha silâh seslerinin yankısı kaybolmadan Erdoğan -hâdiseyle çok alâkası varmış gibi- Gezi Parkı’nı yıkmaktan bahsetti. Daha sonra ısrarla Lozan’a, Cumhuriyet tarihimize hakaret etmeye başladı. Olağanüstü Hâl yetkileri millî güvenliği korumak için değil muktedir düşünceye muhalif olan ve bir şekilde engel teşkil edenleri cezalandırmak için kullanıldı. Marksist akademisyenler, milliyetçi yazarlar, muhalif sendikalara üye olanlar, bir şekilde iktidarın karşısında yer alanlar Fetullahçılık iddiasıyla soruşturmaya uğradı, tutuklandı, işinden kovuldu. OHÂL yetkileri daha ilk günden bir cadı kazanı kurmak için fırsat olarak kullanıldı. Fetullahçılar aleyhinde kitaplar, yazılar yazan, konuşan Yavuz Selim Demirağ’ın veya Yarbay Mehmet Alkan’ın FETÖ ile ne ilgisi vardı?

Cumhurbaşkanına tüm kuvvetleri tek başına yönetme yetkisi veren bir anayasa değişikliği teklifi TBMM’ye getirildi. Aklı başında insanlar şu soruyu soruyor: Başkanlık (cumhurbaşkanlığı) sistemi görünümlü diktatörlük sistemini gündeme getirmek için başka zaman bulunamadı mı? Bu konu toplumu ortadan ikiye yaracak bir konu. Mecliste 330’un bulunması hâlinde yapılacak referandum, zâten fiilen ortadan kalkmış olan “içinden geçtiğimiz dönemde ihtiyacımız olan millî birlik ve beraberliği” hepten yok edecek. Bu çok açık.

2016 yılının adı takvimlerde “millî birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz dönem” olarak değiştirilebilir. Bir darbe girişiminin yanında onlarca terör eylemine mâruz kaldık. Yüzlerce insanımızı kaybettik. Ve her terör eyleminden sonra iktidarın resmî sözcüleri ve basındaki sözcüleri acıyı paylaşmayı, yaraları sarmayı, sorumluluğu ve güvenlik-istihbarat zaafiyetlerini kabûl etmeyi bir kenara bırakıp terör saldırılarının arkasında yatan ve terör eylemlerinin esas hedefi olduğunu söyledikleri “büyük siyasî başarılar”dan bahsettiler. Yapılan çok başarılı havalimanı, yol ve köprülerin teröristleri rahatsız ettiğini söylediler. Terör örgütlerini yönlendiren “üst akıl”ların Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesini istemediği için düğmeye bastığını iddia ettiler. Tüm bunlar biz şehitlerimize ağlarken oldu.

Sonsuz pişkinlikleri sâdece saldırılardan sonra söyledikleri sözlerden, verdikleri pozlardan, attıkları manşetlerden, yazdıkları yazılardan kaynaklanmıyor. Türkiye’nin başına belâ olan, geride bıraktığımız 2016 yılı boyunca insanların ölmesine veya sevdiklerinin arkasından ağlamasına neden olan terör örgütlerinin hepsiyle geçmişte bir süre “beraber yürüdüler”. Kimi devletin en kritik kurumlarını ele geçirirken, kimi şehirleri silâh deposu yaparken, kimi her yere elini kolunu sallayarak gelip giderken sessiz kaldılar veya onları desteklediler. Amaç hep aynıydı: Kendi iktidarını güçlendirmek ve “ortak düşmanlar”ı alt etmek. Dansöz gibi bir o yana bir bu yana kıvırtan politikalar sonunda eski dostları yeni düşman olduktan sonra en büyük bedeli her zamanki gibi Türk milleti ödedi, ödüyor.

“Hem suçlu hem güçlü” deyiminin bu kadar oturduğu başka bir durum yok. 14 yıllık iktidarları boyunca terörün güçlenmesine ve dolayısıyla bugün yaşadığımız terör olaylarına neden olan kendileri. Ama hain saldırıların “ekmeğini yiyen”, bu acı olayları “puan toplamak” için kullanmakta beis görmeyen ve üstelik sağa sola terörist, PKK’lı, FETÖ’cü yaftası vuran da kendileri. Devasa bir medya gücüne sâhip oldukları için de bu utanç verici utanmazlıkları kolayca sahneye koyabiliyorlar. Çıldırmamak zor.

Şimdi Türkiye yakın tarihinin en büyük krizini yaşıyor. Büyük propaganda gücünün etkisinde ve iktisadî ilişkiler çarkının bir şekilde içinde yer alan ve sorgulama melekesi işlevsizleştirilmiş kitlenin dışındaki insanlar devlete hiçbir şekilde güvenmiyor. Siyasî iktidar, “eleştirilen, muhalefet edilen bir hükûmet” formunun sıradanlığından çok daha öte bir şekilde, bütün sıkıntıların kaynağı, Türkiye’yi günbegün uçuruma sürükleyen, görevde kaldıkça Türkiye’yi daha fazla mahvedecek bir yapı olarak algılanıyor. Bu algı birkaç yıl içinde oluşmaya başladı, denebilir ancak 2016 sonu itibariyle zirveye ulaşmış durumda. İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyorlar, kendilerini güvende hissetmemelerine neden olan mekanizmaya da güvenmiyorlar. “Hükûmet” demiyorum, “devlet” kelimesini kullanıyorum. Zira AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın sâdece partiye, bakanlar kuruluna ve mevzuatın izin verdiği kurumlara hükmetmediği düşünülüyor. Alkollü iken trafiğe çıkıp bir polis memurunu öldüren Rüzgâr Çetin’i ve halk otobüsünde bir kadına şort giydiği için tekme atan Abdullah Çakıroğlu’nu tahliye eden mahkemeler Erdoğan’dır. Onlarca çocuğun hayatını karartan Ensarcılar Erdoğan’dır. Soma’da daha fazla kâr uğruna gerekli tedbirleri almayıp yüzlerce işçinin ölümüne neden olan mâden şirketinin yöneticileri Erdoğan’dır. Fenerbahçe tribünü “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” diye bağırdığı için tribünden televizyona giden sesi kısan Lig TV yöneticileri Erdoğan’dır. Elektronik maç bileti ihâlesini damadın bankası Aktifbank’a veren TFF yönetimi Erdoğan’dır. İkide bir internete erişimi kısıtlayan, Twitter’ı, YouTube’u yasaklayan BTK, Erdoğan’dır. Vicdan ve insanlıktan nasibini almamış yazıları yazan köşe yazarları, manşetleri atan gazeteler Erdoğan’dır. Mersin’de erkek ve kız öğrencilerin aynı sırada oturmasını yasaklayan ortaokul müdürü Erdoğan’dır. “Kültürel etkinlik” diye Cumhuriyet düşmanı sözde tarihçileri devlet yurtlarına getirip konferans verdiren KYK müdürleri Erdoğan’dır. Cübbeli Ahmet’in elini sıkarak gülümseyen Genelkurmay Başkanı Hulûsi Akar, Erdoğan’dır. Erdoğan’ın şahsında bütün devlet teşkilatının yöneticileri ve devleti doğrudan temsil etmeyip çeşitli alanlarda nüfuz ve itibar sâhibi olan kuruluşların başındakiler, bu insanlara göre asla güvenmedikleri ve güvenmeyecekleri, geleceğimizi kendi çıkarları için yok etmek isteyen bir güruhtur.

Tam tersi, devlet Erdoğanlaştıkça devleti daha çok benimseyen bir kesim de var, tanık oluyoruz. Onlar da iktidarda bulunma hazzını yaşarken Erdoğan’ın toplumu kutuplaştıran söyleminden dolayı diğer insanların duygusal kopuşundan doğan boşluğu büyük bir coşku ile dolduruyorlar. Ama bu yazıyı “iki tâne yüzde 50” klişe ve düz mantığıyla yazmak istemiyorum. Erdoğan ve AKP hiçbir genel ve yerel seçimde ve de cumhurbaşkanlığı seçiminde kayıtlı seçmenin yüzde 50’sinin oyunu alamadı, meselâ cumhurbaşkanlığını yurt içinde yüzde 39, yurt dışı dâhil toplam yüzde 37 ile aldı, o da başka bir konu.

Türkiye’nin bütün hükmedenleri bu büyük kitle için Erdoğan’dır. Ve bu insanların artık bu hükmedenlerin söz sâhibi olduğu bir devlet için hiçbir fedâkârlığı yapma motivasyonu kalmamıştır. Verilecek her emek, harcanacak her dakika, akacak bir damla ter ziyan olacaktır. Gözü açık ve olan biteni sorgulama alışkanlığı olan bir genci düşünelim. Yaşı geldiğinde askere gidecek, belki askere gittiği zaman daha düne kadar devletin pazarlık sürecinde olduğu ve “Metropolleri de patlayıcılarla doldurdunuz bu arada.” dediği teröristler tarafından öldürülecek. Şehit olduktan sonra güya onların anısına futbol maçı düzenlenecek ve maçta “Gençlik istedi, yeni anayasa geliyor” pankartları açılacak. Televizyonlarda “PKK başkanlık sistemini istemediği için saldırıyor.” denecek. Belki ertesi gün bir köprü açılışı vardır, halkımız açılışta göbek atacak. Şimdi bunları gören, bunları bilen bir gençten kendisini ülkesi uğruna tehlikeye atmasını ne kadar bekleyebilirsiniz?

Hüsnü Mahalli şu an tutuklu bulunuyor. Kim “Bu adam tutuklanmayı gerektirecek ne yaptı? Hangi yasanın hangi maddesini ihlâl eden bir suç içledi?” sorusuna mantıklı bir yanıt verebilir? Herkesin gözü önünde olan, yazıları ve konuşmaları ortada olan bir gazeteci. Veya Musa Kart karikatür çizerek hangi suçu işledi de iki aya yakındır cezaevinde? İnsanların bu kadar kolay ve gerekçesiz bir şekilde hapse atılabildiği bir ülkede kim, nasıl “Ben bu ülke için konuşacağım, yazacağım, çizeceğim, çalışacağım, dolaşacağım, uğraşacağım, üreteceğim!” desin?

“Ne istedilerse veren” Erdoğan başta olmak üzere bütün iktidar mensuplarının, yazarlarının Fetullah’la olan ilişkileri ve Fetullah cilâlamaları arşivlerde dururken, onlar fiilin suç sayılmasında 17 Aralık’ı milat kabûl etmek gibi akla ziyan bir yöntemle yırtarken Türk ordusuna yıllarca hizmet etmiş ve kardeşini bu ülke için şehit vermiş Yarbay Mehmet Alkan’ın FETÖ’cü iftirasıyla ordudan atılması insanlara “Bu vefâsız ve nankör ülke için kılını kıpırdatmaya değmez!” dedirtmez mi?

Örnekler bitmez... “Oy verdikleri partiler bir türlü iktidara gelemiyor diye hazımsızlık sorunu çekiyorlar.” diyecek kadar ucuz ve partizan bir şekilde de anlatılamaz milyonların öfkesi ve huzursuzluğu. Tut ki şairin dediği gibi “çiçekli badem ağaçlarını unut”tuk bu bahiste, vazgeçtik; mesele aidiyeti hissettirecek değerler. Fikirde ve eylemde...

Başımıza ne kadar kötü bir olay gelirse gelsin sâdece “Bu olayı iktidarımızı güçlendirmek için nasıl kullanabiliriz?” diye düşünen, tek önceliği bu olan bir güruh Türkiye’nin üzerine çöktüğü için milyonlarca insanın devletle arasındaki duygusal bağ kopuyor. Yüreği temiz vatanseverlik duygularıyla dolu olan bu insanlar çok sevdikleri ülkelerine hükmedenleri artık “leş” kollayan kargalar olarak görüyor. Bu devlete güvenmiyorlar. Kendilerini bu devlete ait görmüyorlar. Hattâ kendilerini bu devletten gelecek tehditlere karşı korumaya çalışıyorlar. “Devlet hepimizin devleti.” söylemi giderek gerçekçiliğini kaybediyor. Çünkü devlet kişiselleşti, devlet Erdoğan Devleti oldu. Şimdi bütün bu darbe, terör, Suriye, Dolar bilmem ne kargaşası içinde Devlet Bahçeli’nin büyük katkılarıyla devleti daha da kişiselleştirmek için diktatörlük sistemi resmen meclise sunuluyor.

Halkla devlet arasındaki gönül mesâfesinin bu kadar açıldığı bir ülkede kiminle nereye gideceksiniz, hangi hedefe yürüyecek, hangi başarılara koşacaksınız? Meselâ çok popüler ve basit bir örnek. Bir zamanlar birlik ve beraberlik havasının kaynağı olan millî takım son yıllarda neden ayrışmanın kaynağı? Neden bu kadar çok insan, futbolla alâkası olmasa dahi Türkiye maçlarında rakip ülke takımının kazanmasını istiyor? Fatih Terim 4-4-2 oynatmadığı için değil herhâlde.

Yakın zamana kadar “Erdoğan bir millî güvenlik sorunudur.” tespiti geçerliydi. Erdoğan artık bir ontolojik sorundur. Milletle devletin bütünleşmesini, aidiyet hissinin temin edilmesini, ortak millî değerler üzerinde bir olunmasını engelleyen bir tehdittir. Devletin var olma sebebini ortadan kaldıran, değiştiren bir vakadır. Elbette Erdoğan sâdece Erdoğan değildir. Onu yaratan sistem ve onun yarattığı sistemdir.

Birey, ulus ve devlet olarak hayatta kalmak için bu sorunu aşmak zorundayız.

Biliyorum, soruyorsunuz: Nasıl?

Hepimiz bu sorunun yanıtını arıyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder