21 Haziran 2016 Salı

Altı Ayın Hikâyesi

Bağımsızlık Savaşımızın başlangıcı olarak 19 Mayıs 1919’u kabûl ediyoruz. 9. Ordu Müfettişi Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemâl Paşa’nın Bandırma vapuru ile Samsun’a çıktığı bu tarihten önce İstanbul’da geçen altı ayın hikâyesini ders kitaplarından okumadığımız gibi 2008’e dek yalnız bu süreci araştıran bir kitap da sanırım yazılmamıştı. Yazılmışsa cehâletime verin. Alev Coşkun’un sekiz yıl önce Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan ve bende Mayıs 2013 tarihli 21. basımı bulunan Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay adlı eserini nihâyet okudum, 21 Haziran’a yâni Amasya Genelgesi’nin ilân ediliği güne tesâdüf etmesi güzel oldu. Bu değerli yapıtı her vatanseverin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm için, okuma zahmetine katlanan insan sayısının az olmasını da dikkate alarak kitaptan bahis bahanesiyle aynı zamanda küçük bir özetini çıkaracağım.

Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta yazdığım yazının başlığı “19 Mayıs’ı Unutun” idi. Tarihi geleceğe ışık tutması için okuyorsak bildiğimizi zannettiğimiz konuları bir daha, beş daha, on daha baştan okumalı ve öğrenmeliyiz. Bu yolla o ışığı geçmişten alıp önümüze tutabiliriz. Bu anlamda 19 Mayıs’ta başlayan süreci olduğu gibi Mondros’tan 19 Mayıs’a kadar olan süreci de önemsemek, araştırmak ve yürütülen mücadelenin aşamalarını, ayrıntılarını bilmek çok önemlidir.

Mustafa Kemâl’in 5 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olarak emrindeki kuvvetlere İngilizlerin İskenderun’a çıkmaya teşebbüs etmeleri durumunda ateş açmaları tâlimatını verdiğini çeşitli kaynaklardan biliyoruz. Bu konuda sadrâzamla yazışmalarında, verdiği emrin “derhâl düzeltilmesi”nin söylenmesine karşı verdiği yanıt, “yaradılışı gereği” böyle bir şey yapamayacağı ve yerine başkasının atanmasını istemek olmuştu. Yıldırım Orduları lağvedilince İstanbul’a, Harbiye Nezâreti emrine alınan Mustafa Kemâl’in “altı ay”ı başlar. 13 Kasım’da başkenttedir.

İstanbul’daki ilk faaliyetleri doğrudan hükûmet işleriyle ilgilidir. Sadrâzamlığa henüz atanan Tevfik Paşa’nın güven oylaması henüz Meclis-i Mebusan’da yapılmamıştır. Mustafa Kemâl, güvenoyu verilmemesi için çalışma başlatır. Ahmet İzzet Paşa’yı yeniden hükûmetin başına getirmek, bu kabinede kendisi de Harbiye Nâzırı olmak istemektedir. Ateşkes Antlaşması’nın hükümleri çerçevesinde Osmanlı’nın haklarını korumak ve işgâllere engel olmak ancak dirençli bir hükûmetin mesaisi ile sağlanabilecektir. Yakın arkadaşları ile bu amaç için faaliyet yürütürler. Ali Fethi Bey’in (Okyar) çıkardığı Minber gazetesinde çeşitli propagandalar yapılır. Bu gazeteye Mustafa Kemâl de yazılar yazar. Meclise giderek milletvekilleri ile görüşürler. Fakat Tevfik Paşa kabinesi güvenoyu alır. Sultan Vahdettin’le konuşarak yapılan teşebbüsler de işe yaramaz. Vahdettin oralı olmaz. Bu başarısızlıktan daha kötüsü 21 Aralık’ta meclisin Vahdettin tarafından feshedilmesidir. Hükûmet üzerinde denetim yetkisi olan bir organ ortada kaldırılmış ve böylece güçler dengesinde pâdişah, hükûmete etki edebilecek tek kuvvet olarak kalmıştır.

İlgili makamlara getirilerek işgâlleri ve vatanın parçalanmasını elindeki yetkilerle önlemeye çalışmak isteyen Mustafa Kemâl bu süreçte İngilizlere açıktan bir muhalefet politikası gütmemeye dikkat etmiştir. Gazetelere verdiği demeçlerde “Daha önce cephelerde karşı karşıya geldiği İngilizlere kin ve düşmanlık gütmediğini” ifâde etmiş, Osmanlı’nın haklarına saygı gösterirlerse İngiltere’nin de Türkler tarafından saygıyla karşılanacağını vurgulamıştır. Burada gözetilen denge ne dönemin satılık yönetici ve aydınları gibi İngilizden çok İngilizcilik yapmak ne anti-emperyalist bir söylemle kendi hareket alanını sınırlamak, hattâ yok etmek, bunların tam tersine ince ve hassas bir strateji izlemektir. Tutuklamaların gırla gideceği bu aylarda kafasındaki plânları uygulamak için özgürce çalışması da olmazsa olmazdır. Bunun için (kitabı okuyana kadar hiç duymadığım, hayli ilgimi çeken) bir ilişki içinde bulunur. İtalyanların İstanbul’daki siyasî komiseri Kont Sforza ile diyalog kurar. Esasında Birinci Dünya Savaşı’nın yenik devletlerine uygulanacak şartların konuşulduğu Paris Barış Konferansı’nda (Ocak 1919) İzmir ve çevresinin Yunanlara bırakılması fikri öne çıktığı için İtalyanlar daha önce kendilerine bırakılacağı konuşulan bu bölgede muhtemel bir Yunan hâkimiyetini önlemek için çoktan “direniş” örgütleme derdine düşmüşlerdir, her türlü desteği sunacaklarının sözünü vermişlerdir. İzmir’deki Müdafaa-i Hukukçularla yakın ilişkiler kuran Kont Sforza, Mustafa Kemâl’e de bölgede Yunanlara karşı direnişi örgütlemesini teklif etmiştir fakat o, neticede bir “kuklacı seçimi”nden ibâret olacak böyle bir projeyi de “yaradılışına aykırı” bulup yanaşmaz. Yanaşmaz ancak olası bir tutuklama girişiminde İtalyan elçiliğine sığınma güvencesini almıştır. (Yıllar sonra İtalya Dışişleri Bakanı olacak olan Sforza’nın anıları dâhil çeşitli kaynakların kullanıldığı ilgili bölümde bu konu işlenmiştir. Merak buyuran kitabın 16. bölümüne başvursun.)

İstenen hükûmet işbaşına getirilememiş, harbiye nâzırlığı hedefi uzakta kalmış, meclis kapatılmış... Hepsinden daha önemlisi vatan işgâl altında ve ayrılıkçı istekler, ayrılıkçı terörle birleşmiş. Ermeni, Yunan, Rum, hattâ Kürt projeleri gündeme geliyor. Bu durumda Mustafa Kemâl Şişli’deki evinde yakın çalışma arkadaşlarıyla, Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar), Ali Fuat (Cebesoy), Kâzım Karabekir, Câfer Tayyar (Eğilmez), İsmail Canbulat, İsmet (İnönü) ve diğerleriyle uzun uzun görüşüp tartışmakta, akla gelebilecek tüm kurtuluş yöntemlerini ele almaktadır. Bunların arasında bir ihtilâl yapmak da vardır. Ünlü İttihatçılardan Kara Kemâl de işin içindedir fakat gerek İsmail Canbulat’ın kesin itirazı gerekse yabancı kuvvetlerin işgâli altındaki bir başkentte yapılacak ihtilâlin muhtemel olumsuz sonuçları nedeniyle plân rafa kaldırılmıştır. Kitapta konunun geçtiği yerde Vahdettin’in öldürülmesinden, Tevfik Paşa’nın kaçırılmasından bahsolunuyor. İhtilâl örgütünün adı bile belirlenmiş: “Ay-yıldız”. Ancak dediğimiz gibi bundan vazgeçilmiş.

Zaman ilerliyor, şartlar ağırlaşıyor. “Mütareke basını” hainliğin, kansızlığın diplerinde yaşıyor. Mart 1919’da Vahdettin’in eniştesi Damat Ferit sadârete geliyor, İngiliz işgâl görevlilerinin “Olabilecek en çok İngiliz yanlısı hükûmet” dediği bir kabine işbaşına getiriliyor. Mustafa Kemâl ve arkadaşlarının girişimlerinden netice alınamıyor. Böylelikle İstanbul’daki herhangi bir girişimin memleketi kurtarmaya fayda etmeyeceği fikrine varılıp Anadolu’ya geçme düşüncesi giderek ağırlık kazanıyor. Mustafa Kemâl’in kafasında bu fikrin eski olduğunu Ali Fuat’a daha mütarekenin imza edildiği günlerde Adana’da iken söylediklerinden biliyoruz. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya (ki Harbiye’den beri yakın arkadaşıdır) “ilk direniş merkezini Adana’da oluşturmak”tan, “pâdişahın yalnız tahtını düşündüğünden dolayı bu işin milletle birlikte yapılacağından” söz etmiştir. Fakat bahsettiğimiz gibi İstanbul’da iken çeşitli yöntemler denenmiş, milleti esâret ve parçalanma tehlikesinden kurtarmak için farklı yollara başvurulmuştur.

Anadolu’ya geçişin tek hâl çâresi olarak gözüktüğü günlerde Mustafa Kemâl, yâveri Cevat Abbas’a (Gürer) Kocaeli üzerinden güvenli bir geçiş yolu için hazırlıkların yapılması emrini verir. Yol güvenliğini sağlayacak kişi Yahya Kaptan’dır. Binbaşı Dr. Refik (Saydam) daha evvel bölgeye tâyin ettirilmiştir. Bu yoldan Ali Fuat’ın komutasındaki 20. Kolordu (karargâhı Konya’da) sınırlarına ulaşılacaktır. Bu arada denizci bir subay olan Hüseyin Rauf şubat ayının sonunda askerlikten istifa etmiştir, sivil olarak Anadolu’ya geçecektir. Kâzım Karabekir 13 Mart’ta Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı olarak atanmış, Nisan’da görev yerine gitmiştir. Câfer Tayyar Edirne’de 1’inci Kolordu Komutanı’dır. Kolordu merkezlerini haritada işâretleyin ve Şişli’deki o evde defalarca memleketin hâline çâre arayan o grubun Anadolu içinde ne kadar güç potansiyeline sâhip olduklarını düşünün. Anadolu da elbette büsbütün teslim olmamıştır, çeşitli tepkiler, direnişler ortaya çıkmaktadır fakat bunlar bölgesel amaçlıdır, zayıftır veyahut dağıtılmıştır. Bu tepkileri birleştirecek, tek elde toplayacak bir örgütleyici gerekmektedir. Şartlar olgunlaşmaktadır.

21 Nisan 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe hükûmete bir nota verir, Karadeniz’de “Rumlara saldıran Türk çetelerinin” dağıtılmasını ister. Alev Coşkun “Gökten İnen Müjde – İngiliz Notası” başlığını uygun gördüğü 22’nci bölümde Karadeniz bölgesinin Kafkas petrolleri için önemini de anlatarak notanın içeriğindeki diğer isteklerden söz eder: Mütârekeye göre yapılması gereken ordunun terhisi ve silâhların toplanması Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde yavaş ilerlemektedir. Buralarda “şûra”lar kurulmuştur, asker toplayıp halkı rahatsız etmektedirler. Bunlarda İttihatçıların parmağı vardır. Bu nota yeterli görülmeyip ayrıca Calthorpe Vahdettin’i, yine İngiliz görevlilerinden Amiral Webb de Damat Ferit’i ziyâret etmiş ve yazılı olarak bildirilen hususları sözlü olarak iletmişlerdir. İşte 9’uncu Ordu Müfettişliği, İngilizlerin bu istekleri üzerine Karadeniz’de Rum katliamlarına karşı yurtlarını koruyan Türkleri dağıtmak için kurulmuştur. 21 Nisan’dan sekiz gün sonra, 29 Nisan’da bu müfettişliğe atanan kişi mâlûmunuz geleceğin “Atatürk”üdür.

Peki neden Atatürk veya o günkü adıyla Mustafa Kemâl Paşa? Bu sorunun yanıtı kitapta çok ayrıntılıdır. O kadar ki Alev Bey tablolarla, özetlerle, resimlerle süreci kolaylaştırarak anlatmaya çalışmıştır. Kısaca değinmek gerekirse, öncelikle Mustafa Kemâl’i dönemin hükûmet ve saray çevrelerinin gözünde güvenilir kılan birtakım hususlar vardır. Bunlardan birincisi onun Enver Paşa’ya muhalifliğinin, onda hoşlanmadığının bilinmesidir. İkincisi, Ermeni tehcirinde bir rolü yoktur, dolayısıyla İngilizler ve saray nezdinde “kirli” değildir. Üçüncüsü Vahdettin şehzâde iken onun Almanya seyahatinde yanında bulunmuş, aralarında bir yakınlık meydana gelmiş, “fahrî yâver” unvanını almıştır. Dördüncüsü Çanakkale’deki başarısı sâyesinde “Anafartalar Kahramanı” nâmıyla bilinmiştir, bu da ona yaptırılacak işlerin halk nazarında daha kolay meşrulaşması demektir. Beşincisi aynı zamanda Almanlara karşı olduğu bilinmektedir. (Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda çok geniş yetkilere sâhip Alman subaylar görev yapmış, Türk subaylar Almanların emrine verilmişti. Genelkurmay Başkanı da bir Alman, Bronsart von Schellendorf idi. Mustafa Kemâl hem üstündeki Alman subaylara karşı yetkilerini aşan inisiyatifler almış hem de çektiği telgraflarda âdeta Alman sömürgesi olduğumuzdan yakınmış ve bu durumu eleştirmişti.)

Bunlar onun kişisel özellikleri ile ilgili konular. Bir de kurduğu ve sâhip olduğu bağların etkisi var. Dönemin Dâhiliye Nâzırı Mehmet Ali Bey, Ali Fuat’ın babası İsmail Fâzıl Paşa’nın dünürüdür. Harbiye Nâzırı Şakir Paşa, Cevat Abbas’ın akrabasıdır. Bahriye Nâzırı Ahmet Avni Paşa ise Mustafa Kemâl’in Suriye’de birlikte çalıştığı bir subaydır. Bütün bunlarla ilgili bağlantıların kurulması ayrı ayrı başarılmış, gerek Mustafa Kemâl bizzat bu hükûmet üyeleriyle muhabbetini geliştirmiş, evine bakanlar sık gelir gider olmuş, gerekse de gıyâbında onun ismi adı geçenlere önerilmiş. Bu görüşmelerde ana sorun elbette Mustafa Kemâl’in İttihat ve Terakki ile bir ilgisinin kalıp kalmamasıydı. Kendi ağzından dinleyelim: “Mütareke devrinde İzzet Paşa’dan sonra sadrâzamlığa gelerek âdeta her gün değişen kabinelerinde bakanlık görevi alanların hakkımda şöyle bir görüş beslediklerini sanıyorum. Beni Talât Paşa’nın, Enver Paşa’nın ve genellikle İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin karşıtı kabûl ediyorlardı. Bu nedenle kendileri tarafından kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek yararlı olacağım düşüncesindeydiler. Benimle bu yolda temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nâzırlar olduğunu hatırlarım.” (s. 376)

Ayrıca onu kendi ifâdesiyle “kazanabileceğini” düşünenlerin bu tercihte etkisi olduğu gibi İstanbul’dan uzaklaştırarak hükûmet ve ordu üzerindeki etkisini yok etmeyi düşünenler de bir etken olabilir.

29 Nisan’da Mustafa Kemâl’e bildirilen görev o gün Harbiye Nâzırı, ertesi gün Pâdişah, 4 Mayıs’ta Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından onaylanmıştır. 29 Nisan’da Harbiye Nâzırı’nın odasından çıkıp Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya (İnanç) gitmiş, Samsun’a gidişine izin veren belgeyi âdeta kendi yazdırmıştır. (O gün Genelkurmay Başkanı bulunan Fevzi Paşa (Çakmak) İstanbul’da değildi.) Çünkü dikkat çekici noktalardan biri şudur ki Mustafa Kemâl bu görevi kullanacağı gerçek amacı ve niyetini Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’ya (Çobanlı) açmaktan çekinmez, açık açık konuşur ve hattâ destek ister. Böyle bir durumda metin üzerinde istediği değişiklikleri yapmıştır.

Bu arada İngiliz notasından sonra “asayişi sağlamak için” 1. Ordu Müfettişi olarak Fevzi Paşa, 2. Ordu Müfettişi olarak Cemâl Paşa (Mersinli) atanmıştır.

Böylelikle 16 Mayıs 1919’a geldik. Son ayrıntı olarak, Bandırma vapurunun kalkacağı gün farklı yerlerden ve kişilerden Bandırma’nın İngilizler tarafından batırılacağı yönünde duyumlar gelmiştir, ama Mustafa Kemâl zâten Türk milletinin ölüm kalım mücadelesi uğruna ölmeyi göze almıştır.

***

Yerli ve yabancı çok sayıda farklı kaynağa dayanan bu çalışmanın kronolojik gidişatı büyük ölçüde Zeki Sarıhan’ın Kurtuluş Savaşı Günlüğü kitabı temelinde. Olayları Atatürk’ün anılarından anlatmak için 1926’da Fâlih Rıfkı ve Mahmut Soydan’a anlattığı anılar kullanılmış. (Bu anıları 1965’te Atatürk’ün Bana Anlattıkları adıyla kitaplaştıran F. Rıfkı’nın kitabı ve bunları yeniden düzenleyen İsmet Görgülü’nün Atatürk’ün Anıları kitabı.) “6 Ay”ın kanımca alanında bir ilk olmanın dışında en büyük özelliği, kitabın konusu olan olayları bütün okurlar, her sınıftan insan kolayca anlasın diye ağır bir üslûba kaçmadan anlaşılır bir şekilde yazılmış olması ve fevkalâde yararlı özetlemeler ile bilginin sürekli tekrarlanması. Bu sâyede olaylar âfakî olmaktan çıkıp zihne iyice yerleşiyor ve okur yeni sayfalarda karşısına çıkan isimleri ve olayları yerine oturtabiliyor. Her kitapta olan birkaç eleştiri konusu dışında yazarın kullandığı dil ile ilgili eleştirebileceğim bir iki nokta var. Yabancı kökenli sözcükleri kullanmama düşüncesiyle yapılan “(Öz)Türkçeleştirme”ler bâzen sözcüğü anlaşılmaz kılmış. Öte yandan 1918-1919’ları anlatırken “milliyetçi” yerine özellikle ve ısrarla “ulusalcı” kelimesinin kullanılması son derece garibime gitti. “Milliyetçiliği” terk etmenin, üstelik 1919’un milliyetçilerine de terk ettirmenin mantıklı bir tarafı yok diye düşünüyorum. Dil konusunda kitapta geçen “partisel bir siyasal ilişki” lâfının oldukça ilginç ve sıradışı geldiğini de söylemeliyim.


Alev Coşkun’a ne kadar teşekkür etsek az. Bu değerli kitabı Türk milletine armağan ettiği için ve vatansever insanların, tarihindeki en onurlu mücadelenin nasıl ve hangi süreçlerden geçerek başlatıldığını öğrenmesine yardımcı olduğu için.

Millî mücadelenin bütün aşamalarıyla nasıl bir strateji savaşı olduğunu anlamak için, bugüne ve yarına yönelik ilham almak için mutlaka bu kitabı okuyun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder