16 Mayıs 2016 Pazartesi

Beşiktaş Hak Etti


Şampiyonluk hayırlı uğurlu olsun. Emekle, mücadeleyle, alın teriyle hak edilmiş bir zafer bu. Beşiktaş bu sezon oynadığı futbolla şampiyonluğa çok yakıştı. Hattâ şampiyonluğa yakışan tek takımdı.

ÇÜNKÜ ilk haftadan bu yana oynadığı futbol alkış aldı. Enfes organizasyonlar, müthiş uyum içinde yaratılmış pozisyonlar ve atılan goller izledik. İlk hafta 2-5'lik Mersin maçını hatırlayın. Daha Gomez sahneye çıkmamıştı bile. Cenk Tosun’un üçlediği, Oğuzhan’ın asistte üçlediği bir geceydi. “Geliyoruz!” diyordu Kartal. Açılışla başlayan güzel oyun şampiyonluğun geldiği bu haftaya kadar bâzı aralıklarla da olsa sürdü. Fenerbahçe toplama takımıyla, van Persie mi Fernandao mu sorusuyla, Pereira’nın yanlış tercih ısrarlarıyla çok tökezledi. Galatasaray’ınsa hâlini konuşmaya gerek yok. 33 haftayı koyalım, golleri çıkarıp geri kalan kısımları izleyelim, hangi takımın “şampiyon” olduğunu Rio de Janerio sâhillerinde top koşturan yüz çocuğa soralım. Biri bile yanılmayacaktır.

ÇÜNKÜ Atiba-Oğuzhan-Sosa üçlüsü harikalar yarattı. 2011-2012’deki Melo-Selçuk göbeğini zevkle izlemiştik. Bu üçlüyü ise hayranlıkla izledik. Beşiktaş’ın Fernandes’i vardı. Tek başına acayip işler yapardı ama yetmezdi. Atiba-Veli ikilisi de aslında dikkat çekmişti. Ama bu sezonki üçlü, sahada daha geniş bir alana hükmetti, daha çok yönlü oynadı ve işin sonunda şampiyon yaptı. Özellikle 33’lük Atiba müthiş bir çalışkanlıkla, emekle ders vererek oynadı. Bâzen istatistiklerin gerçeği gösterme gücü, ne kadar çok ve ne kadar gerekli ayrıntı taşıdıklarına bağlıdır. 20 yıl sonra Maçkolik arşivine girip Atiba’nın 2015-2016’da 2 gol 2 asist yaptığını gören bir delikanlı, amcalarının Atiba o sezon ne oynamıştı be!” şeklindeki övgülerine anlam veremeyecektir. Gerçi aynı istatistikler Atiba’nın bu sezon pas isâbeti en yüksek oyuncu olduğunu da söylüyor ama listenin devamında kendi yarı sahasında birbirleriyle al-ver yapan Galatasaraylı Selçuk ve stoper arkadaşları da var. Bu üçlü, takımın motoruydu. Yanlarında, arkalarında oynayanlar zaman zaman değişti ama bu üçü 33 maçın 28’inde birlikte sahaya çıktı ve önlerindeki panzeri topla buluşturup tabelayı defalarca değiştirdiler.

ÇÜNKÜ 14 yıl önce Uzak Doğu’da Türkiye’yi dünya üçüncüsü yapan Şenol Güneş kulüp düzeyinde de artık emeğinin karşılığını almalıydı. 2010-2011’deki şampiyonluğu “sahaya yansımayan” şike yüzünden “müzeye yansımamıştı”. Şimdi kimsenin tartışamayacağı bir “yüzüğü” var. Burak Yılmaz, Ozan Tufan, Volkan Şen gibi futbolculara sihirli elleriyle nasıl dokunduysa Oğuzhan’a da öyle dokundu. Oğuzhan geçen sezon Beşiktaşlıların en çok eleştirdiği futbolculardan biriydi. Oyuna girdiği her maç ne yapacağını bilmez vaziyette vasatın üstüne çıkamıyordu. Kumaştan anlayan Şenol Hoca, Arsenal altyapısından çıkmış bu 23-24 yaşındaki gence yeteneklerini nasıl komuta edeceğini öğretti. Oğuzhan benim Galatasaray’a gelmesini istediğim bir futbolcuydu. “Hazır Beşiktaş’ta gözden düşmüş iken” diye düşünüyordum fakat Şenol Güneş “maldan” anladığı için böyle bir şeye imkân olmadı. Hem Galatasaray’a gelse idi hâli nice olurdu? Böylesi daha iyi... Bu arada Şenol Güneş’in eleştirilecek hareketi olmadı mı? “Hakemlerle o ilgileniyor, ona sorun!” diyerek anlamsız bir şekilde önceki hafta yendiği takımın teknik direktörüne sataşıp daha sonra Başakşehir’de puan bırakınca hakemden dert yanması gibi hataları vardı. Teknik anlamda da takımın bir B plânından yoksun olması, rakibe göre oynamak gerektiği zamanlar için veya işlerin ters gittiği maçlar için sistematik bir alternatif oluşturmaması bâzı noktalarda kayıplara neden oldu.

ÇÜNKÜ Fikret Orman yönetimi akıllı işler yaptı. Mario Gomez gibi dünya çapında bir gölcünün takıma kazandırılması büyük bir başarıydı. Verim alamadığı futbolcusunun maaş yükünü çekemeyen Fiorentina’yı bu yükten kurtulacakları düşüncesiyle ikna eden yönetim böylece sezona imzasını atacak olan Alman’ı kiralamıştı. Demba Ba’yı 13 milyon Euro’ya satıp yerini kiralık da olsa dolduran kulübün kasasından çıkan para ise iki golcünün maaşı arasındaki 750 bin Euro’dan fazlası değildi! Yalnız son transfer dönemine bakarsak esas doğru işleri kaçırmış oluruz. Bugün piyasasının ne kadar yükseldiği herkesin mâlûmu olan Oğuzhan, Olcay, Cenk Tosun gibi futbolcular boservissiz veya 1 milyon Euro’nun altında paralara alınmıştı. Esas mesele muhtemel gelir-gider farkının büyüklüğü değil tabiî ki, bu futbolcuların takımdaki önemi ve şampiyonluktaki payları... Başarısız hamleler de oldu elbette. Ama bugüne kadarki süreçte takım yapılanması için verilen uğraş dün gece itibariyle ellere nur topu gibi bir şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi bileti verdi.

ÇÜNKÜ Quaresma ve Cenk Tosun takım ruhunu bozmadı. Önce Quaresma’dan başlayalım. Transfer edildiği gün “Yandı Beşiktaş!” dedim. Büyük bir aptallık yapıldığını düşündüm. Q7’nin önceki Beşiktaş kariyeri bireyci, egoist, hırçın, disiplinsiz bir süreçti. O dönem bu blogda da eleştirmiştim. Potansiyeli olan futbolcular varken denenmiş ve başarısız olmuş bir şeye tekrar başvurmak saçma gelmişti. Fakat aradan geçen iki buçuk yılın onu bu kadar değiştireceğini tahmin edemedim. Trabzonspor maçında gördüğü kırmızı kartı, Bursaspor maçında Hosogai ile tartışması yüzünden gördüğü kırmızıyı iki hata olarak kenara yazın. Bir de Konyaspor maçında 61’de yerini Olcay’a bırakırken tepki gösterip 10 dakika sonra bu tavrından güle oynaya dönmesini hatırlayın. Sezon boyunca sürekli 45’te, 70’te oyundan alındı. 90 dakika oynatılmamanın “hesabını” sormaya kalkmadı. Takımın tek yıldızı olmadığının farkındaydı. Topu ayağına alıp saçma sapan çalımlara girmesini, kaybedip dönmemesini, her pozisyonu bencilce batırmasını bekliyordum ne yalan söyleyeyim. Hattâ eski numarasını geri almak için 7 numarayı Gökhan Töre’nin formasından çıkarıp kendi sırtına yapıştırmasını da bekliyordum. Oysa takımın gerçek bir parçası gibi üzerine düşeni lâyıkıyla yapmaya çalıştı. Yalnız savunmaya olan katkısındaki büyük gelişim iki farklı Quaresma’yı anlatmaya yeter. Yine arada “Yâhu ne gerek var?” denecek artistik denemeleri olduysa da hem bunların geçmişine kıyasla çok azalması hem de geri kalan dakikalarda yaptığı işler kimsenin itiraz etmemesine yol açtı. Quaresma saygıyı hak etti. Fakat Beşiktaş’ın mevcut oyun kurgusunda Quaresma kesinlikle ideal bir 11 oyuncusu değil. Beşiktaş bu sezon hücumdaki çabukluğuyla, hızlı paslaşmalarıyla kazandı. Quaresma topu “dürten” bir kanat. Kendini mental olarak ne kadar geliştirse de neticede ânında tepki veren değil oyalanan bir futbolcu. Ceza sahasına yaptığı enfes ortalar onu değerli kılıyor. Aynı şekilde bildiğimiz adam eksiltme yeteneği de. Ancak bu sistem içinde yeterli bir hamle oyuncusu olmaktan öte bir işlevi olamaz. Cenk’e gelince... Gol/dakika oranında geçen sezon da iyiydi. Fakat bu sezon yakalaması zor bir düzeye çıktı. 90 dakika üzerinden hesaplarsak toplamda 7 maçtan az oynamış ve 8 gol 4 asisti var. (Bunlar ve yazıdaki diğer sayılar lig için geçerli.) İlk hafta üç gol atarak başladığı sezonu 80’de oyuna girerek geçirdi. Yeri geldi sağ kanada geçti. Hiç oynamadığı maçlar da oldu. Azminden, çalışkanlığından bir şey eksilmedi. Milyonlarca taraftar ona büyük bir minnet duygusunu yüreğinde taşıyor şimdi. Ve önümüzdeki ay millî takım Fransa’da kendini Avrupa’ya yeniden hatırlatmaya çalışırken sahaya çıkacak 11 kişi için neredeyse müzmin sakat olarak anılacak Burak’tan bir adım önde olduğunu söylemek çok da abes kaçmayacaktır.

ÇÜNKÜ taraftarın buna çok ihtiyacı vardı. Hangi taraftarın şampiyonluğa ihtiyacı yok ki? denebilir. İtiraz etmem. Ama 2009’dan beri şampiyonluk yüzü görmeyen, Tüpçü’nün kulübü soktuğu iktisadî bunalım yüzünden zor sezonlar geçirip “FEDA” diyen, artık üç büyükten biri değil üçüncü büyük olarak anılmaya başlamış, statsız kalıp kâh Başakşehir’e, kâh Ankara’ya gitmiş, Atatürk Olimpiyat Stadı’nın çileli yolunu tutmuş, takımın ikincilik bile yakalayamadığı sezonları geçire geçire agresifleşmiş, hattâ kimileri acı çekmekle övünmeye başlamış Beşiktaş taraftarı şampiyonluk konvoyuna en çok ihtiyaç duyan taraftardı. Bunca hasret ve emeğin karşılığının alınması güzel oldu.

“Çünkü”ler uzar gider. Beşiktaş doğru işler yaptı. Doğru kişilere doğru görevler verdi. Yeşil sahada meşin yuvarlakla yapılan bu sanatı en iyi icra eden takım oldu. Her şeyden önce “takım” oldu. İzleyenlere keyif veren bir futbolla, tâkip edenlerin takdir de ettiği bir plânlama ile Spor-Toto Süper Lig 2015-2016 Hasan Doğan Sezonu’nun şampiyonluğunu hak etti. Kutlarım...

Şampiyonluk yazısında kusurlardan çok fazla söz etmek istemedim lâkin kısa kısa değinmeli yine de... Fikret Orman’ın transfer konusundaki başarısı, stadı öyle ya da böyle “beyaz yalanlar”la filân sonuç olarak ortaya koyması övgüye değer fakat aynı Orman’ın kulüp yönetiminde giderek otoriterleşen eğilimleri ve gelen sportif başarıyı bu otoriterleşme için bir basamak olarak kullanma ihtimâli göz korkutuyor. Yine Orman’ın başkanlığında azaltılan üyelik ücretinin yeniden ve eski fiyattan çok daha yüksek bir seviyeye çıkarılması taraftarın şampiyonluk sevincini buruk yaşamasına yol açtı. Olaylı geçen kurul toplantılarında muhalif kongre üyelerine yönelik yaklaşımlar eleştirildi. Türk futbolunun başına yeni bir Aziz Yıldırım, yeni bir İlhan Cavcav belâ olsun istemeyiz. Ayrıca yine Fikret Orman konusunda geçilemeyecek hususlardan biri de stat açılışında (ve öncesindeki süreçte) devlet erkânına, başta Tayyip Erdoğan’a yönelik, “övgü dolu” desem hafif kalacak, “bol yağlı” diyeyim, sözleri... Taraftarın alınmadığı “bir garip açılış” Erdoğan övgüsüyle, Erdoğan’ın sporla, futbolla ilgisiz konularda övülmesiyle geçti. Dar çıkarlarını her şeyin önüne koyan Makyavelistler “Futbola, kulübe siyaset bulaştırmayın kardeşim!” diyerek Orman’ı savundular ama başkanın ağzından çıkan “Türkiye son 14 yılda her alanda olduğu gibi spor kültürü ve spor ekonomisinde de büyük bir aşama kaydetmiştir.” cümlesinin doğrudan siyaseti futbola bulaştırmaktan da öte futbolu siyasete gömmek olduğu açıktı. Kimi taraftarlar bâzen sorumluluğun yöneticilerde olduğu düşüncesinden hareketle sorumluluk sâhiplerinin koltuğunu kaybetmesi için takımlarının başarısızlık yaşamasını isterler. İnşallah Fikret Orman, Beşiktaş taraftarını bu noktaya getirmez.

Bitirmeden bir de Rhodolfo’nun sakatlandığı maça kadar olan dönem için ligin en iyi stoperi olduğunu ve kesinlikle başarılı transferler hânesine yazılması gerektiğini, Atınç ve Ersan’dan 13 milyon Euro kazanıldığını, devre arasında alınan Alexis için ise olumlu konuşmanın çok zor olduğunu, Tosic gibi başarısız bir hamle olduğunu, Rhodolfo’nun beklenmeyen sakatığının da iki yeni stoperle şampiyonluk yarışı verme gibi zor bir süreci takımın önüne koyduğunu, buna rağmen Marcelo’nun idâre ettiğini, Tolga’nın ve İsmail’in dalgalı performanslarını ligin ikinci yarısı daha yukarılara çektiğini, Olcay’ın iyi becer(ebil)diği pas oyununda kendi oyun zekâsı nedeniyle saçmalayabildiğini, Beck’in istikrarlı bir sağ bek olmakla birlikte hücum gücünün düşük olduğunu, bunun da büyüyen hedefleri karşılayamayacağını, kale vuruşu ve degajları rakip yarı sahaya ulaştırmak gibi temel konularda bile zayıf olan ve iki sezondur bireysel hatalarıyla takımın Avrupa yolculuğunu bitiren Tolga’ya da bu büyüyen hedefler için güvenilemeyeceğini, yalnızca bir iki maç görebildiğim Boyko’nun şimdilik Tolga’dan kötü gözüktüğünü, ortalıklarda gözükmeyen Mustafa Pektemek’in 6 yıl sonra sezonu sakatlık yaşamadan kapattığını ekleyeyim.

Umarım önümüzdeki sezon şampiyon olan takım yine böyle güzel, zevk vererek kazanır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder