19 Mayıs 2016 Perşembe

19 Mayıs'ı Unutun

Bâzı şeyleri çocukluktan itibaren sürekli duyduğumuz için hâfızamızda ismen yer edinirler fakat olayların özünü ne kadar bildiğimizi test etmeyiz. Zâten biliyoruzdur. Yıllardır okumuşuzdur. Ama nasıl okuma?

19 Mayıs’ın anlamı nedir? “Atatürk, Samsun’a çıktı.” Peki, niçin? “Ülkeyi düşmandan kurtarmak için.” Düşman kim, ne zaman yurda yerleşti, hangi amaçlar için hangi dönemlerde hangi stratejileri uyguladı. Hâdisenin hukukî, siyasî, tarihî anlamı neydi? Bunları ve Bağımsızlık Savaşımızın özünü öğrenmek, daha iyi ve ayrıntılı bir şekilde kavramak veya bir daha hatırlamak için gelin 19 Mayıs’ı unutalım. Baştan öğrenelim. (Fazla da unutmayın, canlıların evriminden başlamayacağız.)

Avrupa’nın kapitalist modernleşmeyi yaşamış ülkeleri özellikle 19’uncu yüzyılda hammadde ihtiyaçlarını karşılamak için dünyayı hızla talan etmeye başladılar. Zenginliklerini sömürgelerden gelen kaynaklara borçlu olan devletler, askerî ve siyasî gücü bulunmayan zayıf ülkeleri kendi güçlerini artırmaya yönelik birer araç olarak gördüler ve bu emperyalist devletler bir paylaşım savaşına girişti. İngiltere ile Rusya’nın dış politikaları birbirlerinin egemenlik alanlarını daraltmaya yönelik iken yüzyılın ikinci yarısında ortaya yeni bir rakip çıktı: Almanya. Hızla sanayileşen ve güç dengelerini değiştiren Alman İmparatorluğu’nun sahneye çıkışı İngiltere, Fransa ve Rusya’yı bu “canavar”a karşı işbirliğine itti. Daha önce Rus ayısının şerrinden İngiliz aslanının koruyuculuğuna ve Fransız horozunun şefaatine sığınan Osmanlı da böylece Almanya ve Avusturya-Macaristan’la yakınlaştı. İtalya da tıpkı Almanya gibi geç ortaya çıkmış bir güç olduğu için Almanya ile birliktedir ama evet, orta okulda öğrendiğimiz gibi İtalyanlar asrın trollüğünü yapıp Almanya’ya yanaştıktan sonra İngilizlerin safına geçecektir.

Bu şartlarda patlayan paylaşım savaşına çok sonraları Birinci Dünya Savaşı dedik. Almanya, Avustuya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı sırasıyla birbiriyle sınırı olan devletler olduğu ve savaşın diğer tarafları coğrafî olarak bu merkezin çevresinde olduğu için bunlara Merkezî Devletler denmiş, bizde İttifak Devletleri deniyor. Öbürleri de İtilaf Devletleri. Merkezî Devletler bu savaşı kaybetti. O dönem bugünkü gibi bir Birleşmiş Milletler teşkilatı yoktu, Lahey’de bir Adâlet Divanı filân yoktu ama yine birtakım sözleşmeler imzalanıyordu, bir tür uluslararası hukuk vardı. Buna göre düşman saldırısına dayanamayacağını ve tekrar üstün bir pozisyona geçemeyeceğini anlayan taraf ateşkes ister ve taraflar bir araya gelip önce ateşkes şartları üzerinde anlaşırlar ve ateşkes antlaşması imzalanır. Bu geçici niteliktedir. Savaşın sonunda kazananın kaybedene birtakım şartlar kabûl ettirdiği, toprak, tazminat, kapitülasyon, iktisadî istekler vs. dayattığı kısım barış antlaşması kısmıdır. Savaşın bitip barışın sürmesi için “gerekli” şartlar ortaya konur ve genelde savaşı kazanan taraf istediğini yaptırır.

Osmanlı, savaşı kaybeden taraflardan biri olarak Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamıştır. Tarih 30 Ekim 1918’dir. Bulgaristan 29 Eylül’de Selanik Ateşkesi’ni imzalamıştı, Avusturya-Macaristan 3 Kasım’da, Almanya 11 Kasım’da ateşkes antlaşmalarını imza edecekti. Ülkelerle yapılacak barışın şartlarını belirlemek için ise Paris Barış Konferansı toplanmıştır. 18 Ocak 1919’dur. Fakat bu, mütâreke (ateşkes) gibi kısa süren bir iş değildir. “Harb-ı Umûmî” (Genel Savaş) adıyla anılan, dünyaya yayılmış bir savaşı kazananlar tâviz koparma, yenikler de en az tâvizle kurtulma peşindedir. Bizim hikâyemiz burada başlıyor.

Gölbaşı, Ankara, 6 Mart 1921

İşte 19 Mayıs dediğimiz hareket, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanacak olan barış antlaşması maddelerinin Türklerin lehine belirlenmesini sağlama mücadelesidir.

Biz bu savaşta (BDS) askerî mücadeleler sonucu bugünkü İsrail-Filistin, Suriye, Irak, Suudi Arabistan (Hicaz) ve saire devletlerin bulunduğu toprakları kaybettik. Düşman orduları buralarda bizi mağlûp etti. Ateşkesin imzalandığı, silâhların sustuğu 30 Ekim 1918 gününe kadar yaşanan sürecin sonucu buydu. (Fakat ateşkes tarihine kadar düşman eline geçmeyen Musul’a İngilizler ateşkesten sonra saldırdı ve bu yüzden “Musul sorunu” ortaya çıktı.) Osmanlı’nın bu kaybedilen toprakları geri alması gibi bir durum söz konusu dahi olamazdı. Millî mücadelenin amacı 1918’de yâni savaşın sonunda elde kalan toprakları bir bütün hâlinde tutmaktı. Zâten kaybedilen topraklarda Türk'ten çok Arap ahâli yaşıyordu ve bunlar da Türk idâresinden ayrılmak için türlü isyanlar çıkarmışlardı.

1918 itibariyle elde kalan toprakları kurtarmak gibi bir mücadele söz konusuydu. Neden? Çünkü İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar yurdun çeşitli bölgelerini Mondros’a dayanarak işgâl ediyordu. Harb-ı Umûmî’de savaşmadığımız hâlde “Rumlara yapılan katliamlar” gibi uydurma gerekçelerle Yunanlar da onların korumasında İzmir’e çıkıyordu. Etnik terör hareketlerinin Anadolu’daki çabaları da millî birliği tehdit eden bir başka unsurdu. Bütün bu sınır, toprak, bölünme sorunlarından başka Yunan işgâlciler başta olmak üzere halkın canına ve malına yönelik sonsuz, vahşî taarruzlar vardı.

Demek ki ülkenin ve milletin geleceğini derinden etkileyecek olan antlaşmanın şartlarını istediğimiz yöne çekebilmek için Mondros’tan sonra başlayan bu işgâlleri sonlandırmak gerekiyordu. Bunun için de millî birliği her şeyden önemli görecek bir hükûmet iş başında olmalıydı. Fakat Mart 1919’da sadârete (başbakanlık) gelen Damat Ferit bu tutumun tam aksi yönünde hareket eden biriydi.

Şimdi işgâllere karşı yurdun çeşitli bölgelerinde kuvâ-yı milliye yâni millî kuvvetlerin yerel olarak direniş gösterdiğini, bölgesel de olsa kurtuluş hareketlerinin olduğunu fakat bunların hükûmet emriyle değil halkın çabalarıyla gerçekleştiğini ekleyerek 19 Mayıs’a bir daha dönelim.

Birincisi, işgâlcilerle savaşacak askerî bir güç teşkil etmek; ikincisi, millî birlik ve bağımsızlığı savunan bir siyasî irâdeyi hâkim kılıp yabancılarla yapılan barış görüşmelerinde tâviz vermemek. Elde edilecek askerî başarıyı masada yapılan savaşla sonuçlandırmak ve tek karış toprak vermeyeceğimizi kabûl ettirmek.

Birincisi maddeye bakalım. Mondros Mütârekesi Osmanlı ordusunun varlığını, iç güvenliği sağlamakla görevli 50 bin kişi kapasitesi ile sınırlandırmıştı, 9 adet kolordumuz kalmıştı. Bunların başında meselâ Mustafa Kemâl Paşa’nın Harp Okulu’ndan arkadaşı olan Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi subaylar vardı. Meselâ Kâzım Karabekir, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığına 13 Mart 1919’da atanmıştı. O dönem mevcut görevlere kısmen birbiriyle gizli görüşmeler yapıp kurtuluş plânları hazırlayan, Mustafa Kemâl’in yakın temasta olduğu kişilerin tâyin edilmesi, Mustafa Kemâl Paşa’nın kendisinin de 9. (daha sonra adı değişerek 3.) Ordu Müfettişi olarak atanması dikkat çekicidir ve millî mücadelenin ardında ne gibi ince çabaların, nasıl bir teşkilatçılığın var olduğunu gösterir. İşte 19 Mayıs’ta Samsun’da başlayan süreçte Mustafa Kemâl tüm yurttaki askerî ve sivil yöneticilere millî mücadele için telgraflar çekince, onlardan destek isteyince bu kolordu komutanlarını yanında bulmuştur.

Bağımsızlık Savaşı (kasten böyle diyorum çünkü doğrusu budur, 12 Ocak 1926’da Türkiye Cumhuriyeti Başvekâleti bu hâdiseye “İstiklâl Harbi” [Bağımsızlık Savaşı] demiştir1) bir Osmanlı paşasının ortaya atılıp tüm devlet organizasyonunu devre dışı bırakarak başarmaya çalıştığı bir mücadele değildi. Tam tersine devlet dediğimiz yapının, askerî, sivil makam sâhiplerinin, en başta Bâb-ı Âli’nin yâni hükûmetin millî çıkarları savunmaya zorlanması veya bu makamlara millî çıkarları savunacak kişilerin getirilmesi şeklinde cereyân etti. Bugün millî mücadelenin niteliğinin meşruiyet/gayrimeşruiyet üzerinden yeniden tartışılması gerekiyor. (Elbette burada söz edilen meşruiyetin kaynağı dönemin Osmanlı hukukudur. Tarih ve vicdan önündeki meşruiyet değil.) Kânun-ı Esâsî’ye göre vakti gelen fakat yapılmayan seçimlerin bir an önce yapılıp Meclis-i Mebusan’ın açılması, millî hareketin dile getirdiği taleplerden biriydi. Burada “Ben meclisi de tanımam, pâdişahı da tanımam, kolordu komutanları bana yeter.” gibi bir anlayış yok. Başarıya böyle ulaşacağını düşünmüyor Paşa. Attilâ İlhan’ın dediği gibi: “Mustafa Kemal, istese, Anadolu harekâtını paşalar arası bir cunta, subaylar arası bir devrim komitası olarak kurup geliştiremez miydi? Pekâlâ yapar geliştirirdi. Üstelik, o zamanki orduda bulunan İttihâtçılık geleneği elverişliydi buna. (...) Ne mecburiyeti vardır birader, paşalar nasıl olsa ondan yanaydılar, cart diye başkomutanım dese kim hayır diyebilecekti (...)”2 Mevcut sistemin kanalları kullanılmıştır. Çünkü hem o gün itibariyle Mustafa Kemâl’in böyle kapsamlı bir “kânun tanımazlık” yapabilecek gücü yoktu hem de halkı çevresine toplamak zorunda olan, belki askerî güçten fazla halk desteğine ihtiyaç duyan birinin halk önünde bozguncu gibi gözükmesi her şeyi baştan bitirirdi. Halk desteği bu işin önemli bir parçasıdır ki 19 Mayıs’ı tâkip eden günlerde dört bir yana gönderilen emirlerde işgâlleri protesto mitingleri yapılması, müdafaa-i hukuk dernekleri kurulması, Sivas’ta toplanacak kongreye her bölgeden halkın güvendiği kişilerin temsilci olarak yollanması gibi hususlar vardır.

Hızlanalım. Millî hareket vatan sathında güç kazanmıştır. Erzurum’da, Sivas’ta kongreler yapılmıştır. Mustafa Kemâl Paşa’nın orduyla bağı resmen kopmuş, tutuklanması emredilmiş, Ferit Paşa hükûmeti ile Anadolu arasındaki diyalog kesilmiştir. (Bu arada belirtelim: İzmir, Antep, Adana, Maraş gibi çeşitli illerde yabancı ordular bulunduğu için oralarda kolordu da yoktur mülkî âmirler de bir faaliyet gösteremez. Oradalarda kuvâ-yı milliye vardır.) Anadolu’dan İstanbul’a yapılan baskı (ki bu baskıyı yapan da önemli ölçüde hukuken İstanbul’a bağlı yerel askerî-sivil yöneticilerdir) o kadar yoğundur ki Damat Ferit Paşa hükûmeti Eylül ayı sonunda çekilir. Yeni bir hükûmet kurulur, Ali Rıza Paşa başkanlığındaki hükûmet Anadolu’ya karşı daha ılımlıdır. Ve bilir misiniz, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, bu hükûmeti destekler. Atatürk, Nutuk’ta “ehven-i şer olarak gördük” diye anlatır bunu.3 Bu süreçte Anadolu ile İstanbul arasında yumuşama meydana gelmiştir. Gerçi Ali Rıza Paşa hükûmetinin göreve getirilmesi, Anadolu’yu “kötülükle” teslim alamayınca “tatlı dille” teslim alma taktiği olarak da görülebilir. Harbiye Nâzırı (Savaş Bakanı) olan Cemâl Paşa (Mersinli) hükûmette millî hareketin temsilcisi olarak bulunduğunu söylemektedir. Fakat aynı hükûmetin Dâhiliye Nezâreti (İçişleri Bakanlığı) mülkî idârelerle olan yazışmalarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni gayrimeşru göstermektedir. Milletin bağrında büyüyen millî mücadele, hükûmeti pazarlığa mecbur bırakmıştır ve Amasya görüşmeleri dediğimiz olay gerçekleşmiştir. Yâni İstanbul ile Anadolu’nun temsilcileri Amasya’da buluşmuş, bir protokol imzalamıştır. Anadolu, İstanbul’u milliyetçi, bağımsızlıkçı bir politika gütmeye zorlarken bunu lâfız olarak da olsa resmen kabûl ettirmiştir. Bu görüşmeler sonunda seçimlerin en kısa zamanda yapılmasında anlaşılmıştır. Mustafa Kemâl, işgâl İstanbul’unda toplanacak bir meclisin uzun ömürlü olmayacağını bilir, seçimden sonra meclisin Anadolu’da toplanması fikrini de kabûl ettirir fakat İstanbul’un temsilci olan Barhiye Nâzırı (Donanma Bakanı) Sâlih Paşa bu konuda son sözün hükûmette olduğunu söyler. Neticede seçim yapılır. Millî hareketin adayları İstanbul’da 1920 başında açılan Meclis-i Mebusan’a girer. İşler tam olarak plânlandığı gibi gitmese de Misak-ı Millî denen belge işgâl altındaki bir memleketin meclisinde bir irâde beyânı olarak kabûl edilir. (Yurdun bölünmez bir bütün olduğunu vurgulayan Misak-ı Millî tek taraflı olduğu için uluslararası bir geçerlilik taşımaz elbette.) Bu büyük bir başarıdır. Millî mücadelede başarıya ulaşma yolunda atılmış önemli bir adımdır. Tabiî bu başarıların ardında, yanına Kürt aşiretlerinden eşkıyaları toplayıp Sivas Kongresi’ni basmaya kalkan Ali Gâlip’in engellenmesi gibi kritik olaylar vardır. Misak-ı Millî’den bir süre sonra İngilizler, Meclis-i Mebusan’a girecek, mebusları tutuklayıp Malta’ya götürecek, böylece Osmanlı’nın son meclisi tarihe gömülecektir. Mustafa Kemâl ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti, meclis açılmadan evvel Ankara’ya geçmiştir. Meclis dağıtılınca da tutuklanıp Malta’ya sürülmeyen milletvekillerini dâvet etmiş, “salâhiyet-i fevkalâdeyi haiz” (olağanüstü yetkiler taşıyan) bir meclisin Ankara’da toplanacağını söylemiştir. Gelemeyen mebusların yerine seçim yapılacaktır.

Buraya kadar özetleyelim mi? 19 Mayıs’ta ortaya çıkan hareketin iki “faktörel” amacı vardı. Askerî gücü toplamak ve siyasî güce hâkim olmak. Birincisi en azından başlangıç için daha kolaydı (çünkü 19 Mayıs’tan önce kurulmuş bağlar vardı). Düzenli ordu kurulana kadar da halktan, efelerden, kontrolü zor adamlardan yararlanıldı. İkincisi için ne yapıldı? Millî mücadeleyi destekleyen dernekler, mitingler, basın-yayın faaliyetleri ve kongreler ile halkın desteği alındı. İşgâlcilerle çıkar ilişkisi kuran Damat Ferit hükûmetinin üzerinde büyük bir baskı kuruldu. Onun yerine gelen hükûmet, Anadolu ile masaya oturdu, birtakım şartları kabûl etmek zorunda kaldı. Yapılan seçimler sonucu millî çıkarları savunan kişiler meclise girdi, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığı savunan bir irâde, devletin yasama organı tarafından dünyaya ilân edildi. Meclis dağıtılınca görünürde bunun devamı olan ama aslında bir devrim meclisi olan olağanüstü yetkilere sâhip Büyük Millet Meclisi, Ankara’da toplandı. “Mustafa Kemâl’in böyle bir ‘kânun tanımazlık’ yapabilecek gücü yoktu.” dedik ya, işte şimdi Mustafa Kemâl kânun tanımaz bir adam, ordudan atılmış vasıfsız bir serseri değil Millet Meclisi’nin Başkanıydı!

Bu andan itibaren Bağımsızlık Savaşı’nda yeni bir sayfa açılmıştır, yeni bir dönem başlamıştır. Meclis-i Mebusan bizzat İtilaf güçleri tarafından dağıtıldığı için Ankara, Osmanlı’nın “barış” şartlarını konuşan İngilizlere ve Fransızlara artık kimi muhatap almaları gerektiğini işâret etmekte, Türkiye’nin tek temsilcisinin BMM olduğunu söylemektedir, söyleyebilmektedir. Burada Vahdettin’in İstanbul’da “güdük” kalmasından, Ankara’da bir meclisten pek tabiî olarak rahatsız oluşundan, 23 Nisan 1920’den sonra Ankara’nın sürekli isyanlarla, paralı ordularla meşgûl edilmesinden, millî mücadelenin yoğun bir taarruzla boğulmak istenmesinden söz etmeliyiz.

Baştan beri söz ettiğimiz “Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanacak barış antlaşmasının şartları” ile ilgili çok önemli bir olay 10 Ağustos 1920’de yaşandı ve İstanbul’daki hükûmet ile İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması denen bir antlaşma imzalandı. Hepimizin mâlûmu olduğu o çok renkli, çok parçalı harita elbette Ankara tarafından yok hükmünde sayıldı. Çünkü Türkiye’yi temsil etme hakkı yalnızca millet tarafından seçilen BMM’de idi.

Bu arada Paris Barış Konferansı’nda Birinci Dünya Savaşı’nın mağlûp devletleri ile yapılan antlaşmalar en geç 1920 ortalarında imzalandı, onaylandı. Özellikle Versay çok ağır bir antlaşma idi. Alman tarihinin en utanç verici parçası olabilir bu. En az onun kadar utanç verici bir tarih kesidi olan Nazi Almanya’sına giden yolun da başlangıcıydı. Fakat Türk milleti diğer milletler gibi bu “suikast teşebbüsü”ne boyun eğmedi. Millî mücadele gerçekten Türklerin tarih boyunca hürriyet ve istiklâle timsâl oluşunun bir belgesiydi.

Dönelim. BMM, daha sonraki adıyla TBMM açıldıktan sonra meşruiyetin artık millî harekette olduğu düşüncesi güçlendi. Tabiî dönemin toplum yapısı gereği Vahdettin’i eleştiremeyen, hain olduğunu ifâde edemeyen Mustafa Kemâl, “memleket kurtarıldıktan sonra pâdişahın meclis yapısında gerekli şekilde konumlandırılacağı”nı söyleyip gayrimeşruiyet ithamlarını etkisiz bırakmaya çalışıyordu.

Doğu Cephesi’nde Ermeniler tepelendi. Güney Cephesi’nde Fransızlara karşı verilen mücadele destansıydı. Ermenilerle 15. Kolordu savaşmıştı. Fransızlara direnen ise işgâl atındaki bölgenin halkıdır, düzenli ordu değildir, 19 Mayıs’tan sonra yerel hareketler Mustafa Kemâl Paşa’nın koordinasyonuyla birleştirilmiştir ve görevlendirmeler merkezden yapılmıştır. Örneğin Kılıç Ali önemli görevlerle güneye gönderilmiştir.

İsyanlar da türlü çabalarla bastırılıyordu. Bunlar Ankara’nın gücünü, itibarını ve saygınlığını artıran olaylardı. Sovyet Rusya da Batı kapitalizmine karşı verilen Türk Bağımsızlık Savaşı’nı destekliyordu. Savaşın askerî ayrıntılarına girmeyeceğim. Fakat Çerkes Ethem’in nihâyetsiz bırakılan ihâneti ve Yunan ordusunun 1921 başında İnönü’de mağlûp edilmesi ile Londra Konferansı’na TBMM’nin çağrılması önemlidir. (Londra Konferansı, İtilaf Devletlerinin Türk ve Yunan temsilcileri dâvet edip barış şartlarını konuştuğu bir toplantıdır.)

Sürecin bundan sonrasını bırakalım. 19 Mayıs 1919 günü başlayan hareketin burada bahsetmeye çalıştığımız yönlerine bakalım. Tarihî bağlamını kaçırmayalım, dönemin olaylarını göz önüde bulunduralım. Yürütülen iç ve dış stratejiyi anlamaya çalışalım. “Zâten biliyorum onu ben ya...” diye düşünerek sâdece İnkılâp Tarihi sınavlarında işimize yarayacak üç dört ezberimizi korumuş oluruz. Fazlası değil.

Türk’ün şeref dolu mâzisinin bu en kutsal sayfası üzerinde çalışmak ve fikir yürütmek, yalnız tarih öğrenme demek değil, geleceğe yön verme gibi çok önemli bir amacı ve anlamı da içinde taşır. O yüzden şimdi bu yazdıklarımı unutun, her şeyi kendiniz yazmaya ve okumaya başlayın en başından.

İstiklâl mücadelesinin 97’nci yılında Ebedî Başkomutan’ın ve temiz vatanseverlik duygularıyla ortaya atılmış tüm kahramanların aziz ruhlarına saygıyla...

DİPNOTLAR
İstiklâl Harbi ile İlgili Telgraflar, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994, s. 609-611
2 Attilâ İlhan, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5. basım, 2008, s. 220-221
3 Mustafa Kemâl Atatürk, Nutuk, Devlet Basımevi, 1938, s. 187

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder