8 Nisan 2016 Cuma

Yaşasın Bizans!

Halil abi yine sigaramdan otlanmasın diye bugün başka yere gittim. Bir dal sigara önemsenecek bir zarar değil ama her seferinde aynı yapmacık konuşmaların içinde olmak canımı sıkıyor. Bir sigara uğruna bunca muameleye değer mi? diye düşünüyorum ama o her seferinde usanmadan aynı cümleleri kuruyor.

- Vay abim gelmiş! Hoş geldin abi, nasılsın?
- Hoş bulduk abi. Eyvallah iyiyim. Sen?

Sipariş alındıktan bir süre sonra:

- Güzel sigarayı almışın yine, güzel sigaradan almışın... (“Bir tâne sigara verir misin?” demek istiyor ama her seferinde bunu bu sözlerle ifâde ediyor.)
- Evet, buyur, almaz mısın bir tâne? (Dünyada bundan samimiyetsiz, gereksiz, bundan daha “prosedür” bir soru cümlesi kurulmamıştır.)

Halil abi ya bir sigara için müşterisiyle samimiyetsiz muhabbetler edecek kadar cimri ya da bu işlek ve kalabalık yerde şaşılacak derece yalnız. Vefâkâr’a gittiğim ve saatlerce sigara içip kitap okuduğum her gün bana bir şeylerden bahsetmesinden, bu bir şeylerin arasında eski yıllarda Almanya’da yetiştirilen bir köpek cinsinin ne kadar zeki olduğunun ve köpeğin zekâ düzeyinin yüksekliğini gösteren şaşırtıcı hareketlerinin yer almasından ne anlamalıyım? Birincisi mi, ikincisi mi? Bu konuya zaman ayıracak vaktim olmadığından ve yanıtının bana pek fayda getirmeyeceğini bildiğimden bu soruyu önemsemiyorum. Hesaba fazladan bir sigara yazarak oraya gidiyorum ve saatlerce rahat, nispeten sâkin ortamında sigara içip kitabımla ilgilenebiliyorum. İşime yarayan kısım bu. Ne var ki bu sigara isteme muhabbetini bir şekilde ortadan kaldırmadıkça, sahte ve plastik cümlelerin içine düşmeden geçen günüm pek az olacak gibi.

Bugün -adını hâlâ bilmediğim- “ikinci yer”ime gittim işte. Buranın da koltukları, daha doğrusu sandalyeleri rahat olmadığı için uzun süre oturmak zor oluyor. Bir sonraki derse kadar dört saat var. İngilizcemi geliştirmek için marketten aldığım gazeteyi açıp okuyorum. Hürriyet Daily News’i bulamadığım için öbürünü, cemaatinkini almıştım. Böyle böyle sökersin, diyorlar. İşe de yaramıyor değil fakat bir yerden sonra sıkılıyorsun. En güzeli anadili İngilizce olanlarla veya İngilizceden başka dille anlaşamayacaklarınla konuşarak öğrenmek. Turistin biri gelip adres sorduğunda, yardım istediğinde onunla İngilizce konuşarak anlaşmak mutluluk verici bir duygu. Bir yabancıya, yâni misâfire yardım ediyorsun, bir. Kendini Türkçenin dışında bir dille ifâde ediyorsun, onun insana kattığı bir “çeşitlilik, zenginlik” özgüveni var, iki. İngilizceni uygulamalı olarak denemiş ve çalışmış oluyorsun, üç.

Geçen gün tramvayda biri “Eminonu?” diye seslenince “Next... Next one.” demiştim de şu iki üç sözcüğü söyleyerek bu üç duyguyu birden yaşamıştım. Ne kadar ucuz bir mutluluk. Bir de sohbet uzun soluklu olursa siyasete, tarihe girip dilin döndüğünce yabancılara propaganda yapıyorsun. Eminönü-Üsküdar vapurunda iki İngiliz’e PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu uzun uzun anlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Buranın karanlık bir havası var. Pek rahat da değil, çalışanlar da disiplinsiz iş yapıyor. İstenen küllüğü beş dakika sonra getirmek, üçte biri dolu bardağı bitti diye kaldırmak gibi. Garson olduğunu başta fark edemediğim bir çocuk yan masalara uğradıktan sonra elinde çayla yaklaşarak “Çay içer misin abi?” dedi. Sanki ortada istenmeyen, sâhibi aranan değersiz bir bardak çay var, birine -bizim tâbirle- “kitlemeye” çalışıyorlar. “Sıcak mı?” diye sordum. Elemanın elindeki bardağın ağzından yükselen duman, sorduğum sorunun anlamsızlığını âlenen gösteriyordu. Fakat anlamsız da olsa bu soruyu sorarak ortaya bir şart koşmuştum. Çay sıcak değilse kabûl etmeyecektim. Kimsenin istemediği bir çayı, yere düşüp değersizleşmiş ekmeği alan fakir gibi sorgusuz suâlsiz alıp içemezdim. Sonuçta benim koşullarım sağlanmış olduğu için “Ver!” dedim. Böyle çakallıklarım vardır benim. Küçük oyunlarla sosyal ilişkilere yön vermeye çalışırım. Ama bu kez gerçekten “küçük” oynamıştım.

Aklıma Küçük Prens’teki 325 numaralı gezegenin kralı geldi. Yol yorgunu olan Küçük Prens karşısında esneyince kendi otoritesini böyle kurmuş ve kanıtlamıştı:

- Esnemeni yasaklıyorum!
- Ama buna engel olamam.
- O hâlde esnemeni emrediyorum. Bu bir emirdir!
- Artık bir daha esneyemem ki.
- O zaman bâzen esneyeceksin, bâzen de, bâzen de...

Çay da öncekilerden farklı değildi ama marjinal faydası diğerlerine göre çok azdı. (Sabah iktisat dersinden çıktım.) Bu arada “marjinal fayda” lâfının günlük dilde pek kullanılmadığı konusunda yanıldığımı, geçenlerde sohbet ettiğimiz terörle mücadeledeki faaliyetlerinden dolayı çok tanınan bir emekli albay başından geçen efsâne olayları anlatırken “Dağda o soğukta içtiğimiz çayın marjinal faydası çok yüksek tabiî...” deyince anladım. Bir an Beşar Esad ile Mateja Kezman’ın fotoğrafını ilk gördüğümde şaşırdığım kadar şaşırdım. Sonra geçti.

Mehmet Faraç şu an sanırım “Yağmur kor ateşlere düşen sevgi damlacıkları gibi ince ince yağarken ormanın yüreğinde kuşlar öbek öbek dua ediyordu Tanrı’ya. Toprakta yeşille kahverengi, insanın acısı ve öfkesiydi sanki...” diye söze girerek o pastoral, lirik ve epik cumartesi öykülerinin sonuncusunu yazıyor. Biraz sonra yazıyı gazeteye yollayacak. Bense uzattıkça cümlelerin marjinal faydasını azaltıyorum. Artık içimden sâdece “Yaşasın Bizans!” demek geçiyor. Çünkü doğma büyüme Rizeli olmasına rağmen yarınki Galatasaray-Rizespor maçında Galatasaray tribününe gidip tezâhürat yapacak kadar vatan haini olan, memleketine düşman bir Bizanslıyım. Doğduğu şehrin takımını değil İstanbul takımlarını tutan bir devşirmeyim. Bizanslılığın hakkını verip doğduğum şehrin takımına karşı statta yerimi alacağım. Bizans’ın ve Batı Roma’nın, Galatların, Fransızların aşkına; 1453’ün intikamı için saldır Cimbom!

♪♫ AmenoAmeno dore ♫♪♪



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder