30 Ekim 2015 Cuma

Bugün Kimden Dayak Yediniz?



Tayyip Erdoğan (AKP) bu seçimi kazanırsa ona özgü bir başkanlık sistemine geçer miyiz?

Hitler’in Almanya’sına benzer bir faşizm adım adım gelir mi?

Cemaat eğer hazır başlanmışken şimdi temizlenmezse üç-dört kuşak sonraya kadar kökünü kazımak olanaksızlaşır mı?

Ordudaki Fetullahçı subaylar askerî darbe ile sonumuzu getirir mi?

PKK büyük bir ayaklanma başlatıp güneydoğuyu koparır mı?

HDP merkez sol dâhil tüm sol siyaset yelpazesinin en güçlü aktörü hâline gelir mi?

Falanca filân şey yapar mı? Pişmanca bilmem neyi yapar mı?

...

Soruyoruz, soruyoruz, soruyoruz.
           
Boynumuza hangi ipin geçirileceğini araştırıyoruz. Hangi model tabancayla vurulacağımızı, ne yöntemle indirileceğimizi, hangi mayına basacağımızı öğrenmeye çalışıyoruz.

Kimi diyor ki: “Her şeye rağmen AKP bir dönem daha iktidarda kalmalı. Şimdiye kadar hiçbir dönemde cemaatin üzerine bu kadar sert bir şekilde gidilmedi. AKP giderse cemaatin devletteki uzantılarından kurtulamayız.”

Kimi diyor ki: “Abi öyle ya da böyle en etkili muhalefeti cemaat yapıyor. Gazeteyle, televizyonla, tonla yazarla, sosyal medyayla... Hem hukuksuzluğa uğruyorlar. Bugün onlara yapılan yarın bize yapılır!” (Açalım parantezi. Ergenekon’lar, Balyoz’lar, şafak vakti tutuklamalar, cezalar, “merkez” medyadan tasfiyeler kime karşı yapıldı da “yarın”dan bahsediliyor acaba? Kapayalım parantezi.)

Kimi diyor ki: “Çok basit değil mi? HDP güçlenirse Tayyip başkan olamıyor. Hem Selahattin Demirtaş ‘barış’ diyor. PKK’dan uzaklaşmaları için bir şans verilmeli.”

Yani? Biz o kadar zayıf(latılmış) bir özneyiz ki, adımız o kadar okunmuyor ki, gücümüze o kadar az güveniyoruz ki, düşmanlarımızdan birine karşı ancak diğerleriyle işbirliği yaparsak o düşmanı alt edebileceğimizi düşünüyoruz. AKP’ye karşı HDP ve Fetullah ile, HDP/PKK’ya karşı AKP veya Fetullah ile, Fetullah’a karşı AKP ile işbirliği yapma fikirlerinden çekinmiyoruz. Aslında işbirliği değil, daha çok karşı tarafın dümen suyuna girmek, ona yamanmak, onun siyasî geleceği ve plânlarında kullanılmak diye târif edebileceğimiz bir siyaset yöntemi bu.

Neden buna mecbur bırakıldık? Çünkü kendimize güvenmiyoruz ve başka türlüsüne gücümüz yetmez diye düşünüyoruz.

BİR: CHP –tüm eksiklerine rağmen, 2010’dan sonraki döneme kıyasla- “bizden” idi, kaptırdık. “1930’ların CHP’si değiliz.” diyen, özerkliği savunduğunu bağıra bağıra açıklayıp yarım saat sonra genel başkanlığa yeniden seçilen bir lideri var. “Dersimliyim” diyor. Liberal, dinci, Kürtçü, numaralı cumhuriyetçi, ne kadar Kemâlizm düşmanı, altı ok düşmanı varsa en tepe noktada.

İKİ: TSK –tüm eksiklerine rağmen, bugüne göre- “bizden” idi, kaptırdık. Dava görünümlü iftiranâmeler ve tarikat sızmaları ile vatansever, bağımsızlıkçı subayların beli kırıldı. Tasfiyeler birbirini izledi. Karşıdevrimci AKP ile uyumlu komuta kademesi “orducu” diye ünlenmiş eski tüfek Kemâlistleri orduya söylenir duruma getirdi.

ÜÇ: Yargı –tüm karmaşık yapısına rağmen, bugüne göre- “bizden” idi, kaptırdık. 12 Eylül 2010 referandumu ile, yürütmenin diğer müdahaleleri ile yapısı değiştirildi. Korku imparatorluğuna boyun eğmeyen, Anayasa’ya ve onun temel niteliklerine, devrim yasalarına bağlı kalan hâkim ve savcı ara ki bulasın. Elde avuçta üç beş baro...

DÖRT: Üniversite rektörlerinden tutun Türk Tarih Kurumu yöneticilerine; resmî, özerk hemen her köklü devlet kurumu, oralardaki bürokrasi elemanları, yerini adı geçen grupların memurlarına bıraktı veya kendileri memurlaştı.

Bu arada bir not: “Bizden” derken tırnak içinde yazıyorum. Adı geçen makamlarının ne kadar “bizden” olduğu çok tartışmalıdır. Ama sonuçta kendine Atatürkçü, Kemâlist, milliyetçi, vatansever diyen insanların pek çoğu bu “eski”leri özlemektedir ve onlara büyük saygı duymaktadır.

Kısaca, vatansever, Kemâlist insanların güveneceği güçlü bir kurum kalmadı. AKP’nin “Eski Türkiye” dediği âdeta bir “câhiliye devri” anlatısının temel öğesi, bu kurumlarda “Cehapeli, din düşmanı, millet düşmanı” kişilerin yer almasıydı. “Yeni Türkiye” de bunların yerini Tayyip’e biat edenlerin alması oldu.

Sonuç nedir? Kemâlistler veya Atatürkçüler hiçbir şekilde etkin ve hesap soran bir siyaset öznesi olmayıp, sözde savundukları değerleri koruma görevini sâdece “tepedeki” bu birkaç yüz/bin/on bin insana bıraktıkları için onlar tasfiye edildiğinde çırılçıplak ortada kaldılar. Onları harekete geçirebilecek iyi-kötü nüfuzlu birileri vardı, onlar da özel yetkili mahkemeler tarafından engellendi veya ortadaki boşluğu geçmişi pisliklerle dolu karanlık ve yaşlı dönmedolaplar doldurmaya çalıştı. Neticede bir şey başarılamadı. Değerlerine saldırılar arttıkça insanlar çare aramaya çalıştı. Anıtkabir ziyaretleri rekor kırdı. Herkes bir şeyler yapma gerekliliğinin farkındaydı. Ama etkili bir şeyler de yapılamıyordu. Ve siyasî dengeler dalgalandıkça başka seçenekler öne çıktı. Dışarıdan, içeriden başka şeyler pompalandı. Selahattin Demirtaş ve HDP bir anda barışın, solun, demokrasinin tek şansı oluverdi. Fetullahçılar birden en büyük AKP muhalefeti oldu. Tayyip ansızın cemaatin üzerine korkusuzca giden adam oldu.

PKK (HDP), AKP ve Fetullah, arkalarındaki ABD desteği ile aralarında hassas bir ittifak kurmuşlardı. Zaman zaman çatlak sesler çıksa da bu ortak hareket ile ve liberallerin, Kürtçülerin, İslâmcı münevverlerin desteği ile Kemâlistlerin, milliyetçilerin, sosyalistlerin canına okuyorlardı. İktidar, güç demektir. Sahip olunan güç arttıkça çıkar kavgası baş gösterdi. (Mısır, Suriye gibi dış etkenleri de hesaba katmak lâzım tabiî.) Çıkar kavgası bu üçlü yapıyı çatırdattı ve her “taraf”, diğer taraflarla birlikteyken ezmeye çalıştığı kesimlere bu kez eski dostlarına, yeni ve ortak düşmanlarına karşı mücadele etmek için el uzattı.

AKP-PKK-Fetullah ittifakı döneminde oldukça zayıflamışlardı ve bazıları utanmadan, uzatılan kirli eli tuttu. MHP’nin Fetullah’a karşı, CHP’nin PKK’ya karşı yeterli ve doğru tavrı aldığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız bu yazıyı okumayı bırakın ve düşüncenizi gözden geçirin. Ya Perinçek’in ve Aydınlık’ın Tayyip Erdoğan’a karşı bu hoşgörülü tavrına ne diyorsunuz? Ergenekon veya Balyoz’da mağdur edilmiş kimi insanların Tayyip Erdoğan’a lâf söylemez, tüm suçu Fetullah’a yıkar sözlerini işittiniz mi?

Hepsini bir kenara bırak, yani o kadar da “işin içinde” bir insan değilsin sen diyelim. Ama sabahın akşamın “Vay mınakoyim, neler yaptı şerefsizler... Artık şaşırmıyorum, bugünü de gördük lan!” demekle geçiyor. “Tayyip var ya bi geçirirse başkanlık şeysini ebemizi beller Halûk abi...”ler gidiyor“Pekaka zaten ele geçirmiş doğuyu, en geç beş seneye dikerler bayrağı kesin”ler geliyor. “Biz” diye başlayamıyorsun cümleye. “Biz yaptırmayız!” diyemiyorsun. Kimi zaman da eline kehânet plaketi vereceklermiş gibi çok bilmiş bir edâ ile “Ben diyorum Ayşen hanım bak, Amerika da arkalarında zaten, 2019’a kalmaz bitecek bu iş, söylüyorum bak (sağ işaret parmağını yalar, masanın kenarına dokunur) şuraya yazıyorum” diyorsun. Yoksun çünkü. Yok hükmündesin. Hayır, o kadar da sıfır değilsin. Abartı olsun diye öyle yazdım. Sen dünyanın en aptalı olsan dahi sahip çıkmaya “çalıştığın” ideoloji tarihte, Anadolu’nun mayasında ve tüm emperyalistlerle işbirlikçilerin belleğinde öyle bir iz bırakmış ki, ölüsü bile korkutuyor, denkleme dâhil oluyor. Ama sen bunu değerlendiremiyorsun. Örgütleyemiyorsun en yakıcı, en meşru o isyanı.

Temel sorun, sayıca çok olan ama geleneksel siyasî temsilcileri CHP'nin anti-Kemâlistleşmesi nedeniyle güçlü bir ideolojik temsiliyeti bulunmayan kitlenin örgütlenmesidir. Buna elbette gelenek olarak bu kitleden farklı eğilimleri olan ancak öne çıkan hassasiyetlerinin çoğu aynı olan farklı kesimleri de eklemek gerek. Savruk güçleri tek elde birleştirip etkili bir ses hâline getirecek bir yapı olmadığı için insanların kendilerini bu kadar âciz görüp "Cumhuriyet'i harcayacaklar matmazel!" hâllerine girmesi doğal. Ne zaman ki bu insanlar, kendilerinin de doğrudan dâhil oldukları bir sürecin etkin bir parçası olurlar, o zaman bu umutsuzluk, özgüvensizlik, her şeyi kabûllenicilik biter.


6 Ekim 2015 Salı

"Futbola Siyaset Sokmayın!"

Bu cümleyi siyasî iktidara muhalif düşünceler taraftar grupları arasında yaygınlaşınca, Gezi Parkı eylemlerinde farklı takım taraftarları bir araya gelince, bazı statlar da “Her yer Taksim, her yer direniş!” diye inlemeye başlayınca çok duyduk. O güne dek futbola siyasetin karıştırılmasına ilişkin esaslı bir uyarı veya eleştiri görememiştik bu insanlardan. Mesele elbette onları rahatsız eden veya onların beslendiği siyaseti eleştiren bir düşüncenin, muhalefetin futbola, statlara, tribünlere, sokaklara girmemesiydi. Yoksa siyaset zaten futbolun içindeydi. Önemli olan futbolun içine giren siyasetin niteliği. İktidarın istediği türde bir siyasî söylem varsa sorun yok, eleştirel, isyankâr bir tutum söz konusuysa “Futbola siyaset sokmayın kardeşim! Siyaseti gidin partide yapın!”

Siyaset zaten futbolun içinde, dedik. Tâ İttihat ve Terakki döneminden 12 Eylül’e ve 1990’lara kadar her zaman biraz böyleydi. Dünyanın çoğu yerinde de az veya çok böyledir. Alman devi Volkswagen’in ortaya çıkan sahtekârlığının ABD medyası tarafından dünyaya özenle pompalanması ile FIFA ve UEFA’daki yolsuzluk iddiaları, Coca-Cola ve McDonald’s’ın FIFA Başkanı Sepp Blatter’i istifaya dâveti aynı döneme denk geliyorsa biraz düşünmek lâzım. Veya futbol kültürü sıfır olan, son yıllarda parayı basıp emekliliğe altı ay kalmış yıldızları transfer etmek ve yine parayı basıp Avrupa’dan futbol kulübü satın almak dışında hiçbir futbol “özelliği”ne sahip olmayan Allah’ın Katar’ı nasıl oldu da dünya kupası düzenleme hakkı alabildi? Yabancıları bırakalım, ülkemize dönelim. Biraz açmaya çalışalım bu iddiamızı. Birincisi, bugün futbol yani “endüstriyel futbol”, içinde muazzam bir paranın döndüğü, üzerinden milyonların kazanıldığı, sponsoruyla, yayın hakkıyla, bilet satışıyla, ürün satışıyla, reklamıyla, stat yapımıyla, tesis yapımıyla, isim hakkıyla, falanla filânla devâsâ bir sektör. Bu kadar büyük bir sektörün siyasetin ilgisinden yoksun kalması da beklenemez. Ortada piyasa var, bu piyasadan birileri ekmek yiyecekse neden bu ekmek yiyiciler “birileri” olmasın da “diğerleri” olsun?

Sonra, bu kadar büyük paraların döndüğü bir organizasyonda yöneticilik koltuğu için parası olan veya para bulabilecek olan aday, diğerlerine göre yüz adım öne çıkıyor. (UEFA’nın Financial Fair-Play kuralları bunu kısmen engelleyecek.) Kulüpleri emekli futbolcular değil, iş adamları yönetiyor. Bir yerde para varsa siyaset de vardır. Özellikle son 10 yılda Türkiye’de hükûmet ile arasını iyi tutan iş adamlarının ve şirketlerin ihâlelerle, ayak oyunlarıyla cebini doldurduğu, hükûmetin muhalif gördüğü kimi şirketlere de Mâliye Bakanlığı eliyle milyarlarca lira ceza kestiği, onları devlet olanaklarıyla her türlü iktisadî sıkıntıya soktuğu mâlûm. Bu durumda örneğin İskenderun Limanı, İstanbul 3. Havalimanı, Boğaziçi Elektrik Dağıtım gibi sayısız ihâleyi alan Limak Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir’in yıllarca Fenerbahçe’de üst düzey yöneticilik yapması ve en son genel kurulda da Türkiye Futbol Federasyonu yönetimine girmesi, sâdece onun futbol bilgisi ve yöneticilik başarısı ile açıklanacak bir şey değildir. Bu sâdece bir örnek. Esas işi armatörlük olan, Recep Tayyip Erdoğan’ın hemşerisi Servet Yardımcı’nın (kardeşi Hasan Kemâl Yardımcı da eski AKP vekili) TFF Başkanvekili olduğunu da hatırlatalım meselâ. Neyse, işin iktisadî kısmı ayrı bir yazı dizisi ister.

Sorun yalnız iktisadî değil tabiî. En temelde, siyasî iktidarın futbolu da kendi siyasî çıkarlarına göre kullanılabilir bir hâle getirme ve futbol yönetimini kendine itaat eden bir şekle sokma isteği var. Beşiktaş JK bildiğiniz gibi stadını yenilemeye çalışıyor. Fakat İnönü Stadı’nın yerine yapılan yeni stat siyasetin, İstanbul BŞB’nin baskısı altında. Siyasî iktidar, Beşiktaş yönetiminin “yanlış” bir hareketini gördüğü anda bir şekilde işi baltalayıp yeni stadın yapımını engelleyecek. Başkan Fikret Orman o kadar büyük baskı altında ki taraftar grubu Çarşı’nın Gezi direnişindeki tavrından dolayı darbecilik suçlamasıyla yargılandığı günlerde dahi çıkıp bu rezâleti eleştiremedi. 17 Aralık 2013’ten sonra internete düşen ses kayıtlarında da futbol-iktidar ilişkisine dair ilginç şeyler öğrendik. Fikret Orman bir gazeteye röportaj veriyor. Yandaş gazete röportaja cümle ekleyip F. Orman’ın Çarşı’yı –Gezi’den dolayı- eleştirdiğini yazıyor. Başkan da doğal olarak kulübün internet sitesinden bu ekleme ifadeleri yalanlıyor. Yandaş gazete kaş yapayım derken göz çıkarmış oluyor. Bu kez F. Orman’ın Çarşı’ya –Gezi’den dolayı- sahip çıktığı şeklinde bir algı oluşuyor. İnternetteki ses kaydında da dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bir telefon görüşmesinde bu açıklamaya olan kızgınlığını dile getiriyor, “Verdiğim sözlerden vazgeçerim.” diyor. Diğer konuşmada belediye yöneticileri, açıklamasından dolayı F. Orman hakkında çok ağır küfürler ediyor, böyle olursa stadı yaptırmayacaklarını konuşuyorlar. Kısaca, Beşiktaş Başkanı, iktidar karşıtı eylemlere katılan Çarşı’yı kınamadığı için Beşiktaş’ın yeni stadının yapılışının engellenmesi gündeme geliyor. Allah aşkına siyaset futbolun daha ne kadar içine girecek?

Ne yazık ki elimizde örnek çok... 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üç aday vardı ve biri de Tayyip Erdoğan’dı. Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın propaganda toplantısına çok sayıda sanatçı, gazeteci, yazar, oyuncu vs. katılmıştı. Salonda TFF Başkanı Yıldırım Demirören, dönemin Galatasaray Başkanı Ünal Aysal ve Beşiktaş Başkanı Fikret Orman da vardı. Futbol yönetiminin en tepesinde bulunan bu üç kişi diğer adayların toplantılarına katılmadılar ama Erdoğan’ın “yanında” bir poz verdiler. Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu da Erdoğan’ın Trabzon mitinginde sahneye çıkıp ona forma sunmuştu. Tabiî arada bir de 12. Cumhurbaşkanlığına aday Erdoğan'ın 12 numaralı formasıyla sahaya çıktığı, tüm futbol camiasından -TFF Başkanı dâhil- çeşitli sîmâların top teptiği maç var..

Ne kadar tatlılar değil mi?
TFF Başkanı Yıldırım Demirören, nâm-ı diğer Tüpçü, Tayyip Erdoğan’ın özel emriyle futbolun başına geçtiği bilinen biri. Beşiktaş’ın başında olduğu dönemde Erdoğan’ın annesi ölünce yayınladığı başsağlığı mesajında Erdoğan’ın ülke ekonomisini ne kadar yükselttiğinden bahsediyordu; o kadar Tayyipçi! Babası Erdoğan Demirören ise pek çok alanda etkinlik gösteren Demirören Holding’in başı. Milliyet ve Vatan gazetelerini 2011’de satın aldılar. Sansürün had safhada olduğu ve muhalif yazarın kalmadığı bu gazetelerin sahibi Erdoğan Demirören, yine ses kayıtlarıyla ortaya çıktı ki gazetelerinin bazı yayınları yüzünden dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından telefonda bir güzel azar işitmiş, hattâ ağlamış. Bu arada tanımayanlar için Erdoğan Demirören’in 78 yaşında koca, yaşlı bir adam olduğunu hatırlatalım!

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Ahmet Gökçek, BŞB Ankaraspor’un başına geçiyor, sonra Ankaragücü’ne göz koyuyor, TFF “rekâbeti engelleyen durum” olduğunu saptıyor, Gökçeklerin karıştırdığı Ankaraspor liglerden ihraç ediliyor, 100 yıllık çınar Ankaragücü ise mâlî krize girip batıyor, Gökçekler kaçıyor... Ama futbola siyaset bulaşmıyor!

Tayyip Erdoğan’la arasının iyi olduğu bilinen, nikâh şahitliğini de Erdoğan’a yaptıran Emre Belözoğlu yıllarca ligde terör estiriyor, hakemlere saldırıyor, küfür ediyor, maç sırasında ırkçı sözler söylüyor, futbol adına ne kadar güzel şey varsa hepsini ihlâl ediyor, yeri geliyor millî takım maçında tribünlere “kol” hareketi yapıyor, ama hep müsamaha görüyor, hep kollanıyor. 2007’deki Macaristan maçında, maçtan önceki yazısında kendisini eleştiren gazeteci Mehmet Demirkol’a tepki göstermek için televizyon başındaki milyonların, stattaki on binlerin, yerli ve yabancı basın mensuplarının ve futbol yöneticileri ile teknik direktörün gözleri önünde “kol” hareketi yapan E.B. hiçbir şey olmamış gibi millî takım kaptanlığı yapmaya devam etti bu memlekette evet... Şaka değil. Bir daha bu ülkeyi temsil eden kırmızı formayı giyemezsin! diyen de olmadı, kolundaki ay-yıldızlı kaptanlık bandını çekip alan da.

Bu kez siyasetin hem ödül hem ceza ile karıştığı bir örnek... Türkiye’de son 10 yılda çok sayıda yeni futbol stadı yapıldı. AKP’ye yüzde 60 civarında oy veren, Abdullah Gül’ün memleketi olan Kayseri’ye 32 bin kişilik, yüzde 65 civarında oy veren, Ahmet Davutoğlu’nun memleketi olan Konya’ya 42 bin kişilik, Tayyip Erdoğan’ın doğduğu, büyüdüğü, sürekli övündüğü Kasımpaşa’ya 14 bin kişilik stat yapıldı. Ama AKP’ye karşı en büyük muhalefeti yapan İzmir, Türkiye’nin en büyük 3. şehri olmanın ve Altay, Göztepe, Altınordu, Karşıyaka, Bucaspor gibi çok köklü futbol kulüplerine sahip olmanın hakkını alamıyor. A Millî Futbol Takımı en son ne zaman İzmir’de maç yapmış diye istatistiklere baktım. İzmir’deki son 3 maçın tarihlerini veriyorum: 2003, 2006, 2009.

Artık herkes Süper Lig’de bazı takımların hükûmete “yakın” olduğunu biliyor. Başakşehir FK, Osmanlıspor, Kasımpaşa, Çaykur Rizespor. Siyasetin futbola bu kadar müdahil olduğu bir dönemde bu takımlar lehine haksız kararlar verilirse kim bunun arkasında bir hükûmet parmağı olduğunu düşünmeyecek? Kim doğrudan emirle veya yalnızca karar vericilerin kendilerini psikolojik olarak baskı altında hissedip hata yapmaları yoluyla bu takımların siyasî ilişkileri yüzünden kayrıldığını aklına getirmeyecek?

Biliyorsunuz Türkiye son yıllarda “açılım, süreç” gibi sözlerle çok farklı bir yere getirildi. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar verecek, bölücülüğü, terörü, etnikçiliği körükleyecek söz ve eylemler hükûmet-basın-sermaye-STK işbirliği ile olağanlaştırıldı. Bu futbola da yansıdı. Bugün bazı maçlarda İstiklâl Marşı ıslıklanıyor, bazı kulüpler adını değiştirip Türkçe dışındaki dillerle adlandırıyor. Lig maçlarını yayınlayan televizyon kanalı, taraftarlar “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” diye bağırınca tribünlerden yayına giden sesi kesiyor! Her şeyi bir şekilde kabûl ettirebilirsiniz ama bunun hiçbir iyi niyetli açıklaması olamaz!

Basından başladık, oradan devam edelim. Süper Lig yayını ile ilgili ihâleye göre maçların uzun özetlerini yayınlama hakkı yalnızca TRT’ye ait. Böyle bir uygulama haklı veya haksız, orası ayrı bir konu. Ama devlet kanalı TRT’nin bu hakkını önce hükûmetin propaganda kanalı ATV’ye bağlı A Spor’la, sonra Melih Gökçek’in kanalı Beyaz TV ile paylaşması, siyasetin futbol üzerindeki etkisinin bir başka göstergesi.

Her şeyi geçtim... Gerçi bunlar öyle geçilecek şeyler değil. Hiçbirini geçmeden bir yenisini ekliyorum: Bu memlekette bir ilçe takımı sahaya “Yüce Atatürk” yazısıyla çıktı diye başına gelmeyen kalmadı. Önce PFDK’ye sevk edildi. Sonra bir gün deplasmandan döndüler, baktılar ki antrenman sahalarına iş makineleri girmiş. Gençlik Spor İl Müdürü tâlimat vermiş, tırı vırı bir bahane ile dalmışlar. Fethiyespor’dan bahsettiğimi fark ettiniz...


Aslında bu yazı daha çok uzar. Muhtemelen yayınlandıktan sonra “Tüh! Şunu yazmayı nasıl unuttum?” diyeceğim çok şey aklıma gelecek. Şimdilik ben de siz de fazla yorulmayalım. Bu yazının yazılmasına neden olan asıl olaya değinip futbolun aslında siyasetten nasıl uzak (!) olduğunu, hep biz iflah olmaz her şeye muhalif tiplerin futbola siyaseti soktuğumuzu görelim.

Pazartesi günü yeniden yargılanma talepleri kabûl edilen şike davasının beşinci duruşması gerçekleşti. Savcı, sanıkların beraatini istedi. Bu konu da siyasetin tam göbeğinde olduğu bir “futbol” olayı. 3 Temmuz 2011’de patlayan şike bombasının savcıları, Ergenekon, Balyoz, Oda TV vb. davalarda olduğu gibi Fetullahçı “hukuk” görevlileriydi. (Hatırlarsınız, o dönem hükûmet ile cemaat henüz kavgalı değildi.) Evet ortada bir “operasyon” vardı, ama ortaya çıkan belgelerde gözüktüğü gibi şike de vardı. Tüm yandaş kanallar sürekli şike konusunu işlediler. Futbolun saha içindeki hiçbir öğesi konuşulmaz oldu. Çok hızlı bir sürece girdik. Şike konusunda çok hassas olan UEFA, şike davasında yargılanan Fenerbahçe’yi bu belgelere dayanarak Avrupa kupalarından uzaklaştırdı. TFF Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun da şike davasında adı geçen yöneticileri sportif yargılamaya tâbi tutması gerekiyordu. O arada devreye çeşitli etkenler girdi, mevzuattaki şike ve teşvik cezalarını hafifletme girişimleri oldu, TBMM’de yasalar oylandı, Köşk’ten döndü, TFF sürekli toplandı vs.

Tam da bu süreçte Tayyip Erdoğan çıkıp “Kişilerle kurumlar ayrılmalı. Suçun şahsîliği ilkesi vardır. Bir kişinin suçunu milyonların gönül verdiği bir kulübe ödetemezsiniz.” şeklindeki o ünlü sözleri söyledi. PFDK mahkemede yargılanan futbolculara ve yöneticilere çeşitli cezalar verdi (hak mahrumiyeti, yani resmî yetkileri geçici süreliğine kullanamama cezaları). Ama aynı PFDK bu futbolcu ve yöneticilerin “suç” teşkil eden fiilleri ile çıkar sağlayan takımlara hiçbir ceza vermedi! Yani örneğin Fenerbahçe yöneticisi Şekip Mosturoğlu maç sonucunu etkilemekten dolayı cezalandırıldı ama bu “sonucu etkilenen” maçtan haksız puan elde eden, şampiyon olan Fenerbahçe’ye hiçbir ceza verilmedi, şikeli şampiyonluğu iptal edilmedi, küme düşürülmedi. Neresinden bakarsanız bakın, saçma sapan bir karardı bu. Arkasında da Tayyip Erdoğan’ın kişilerle kurumları ayırma tâlimatı vardı. 17 Aralık’tan sonra sızan telefon görüşmelerine yeniden dönersek, Erdoğan, oğlu Bilâl ile konuşmasında şöyle diyordu: “Gündemde ne vardı konuşulan? Fenerbahçe küme düşürülecek. (...) Ben bir konuşma yaptım. O konuşmada ben dedim ki ‘Eğer bir ceza verilecekse bu cezalar tüzel kişiliklere verilmez, gerçek kişilere verilir.’ (...) Sonunda işin geldiği yer ortada. (...) Gerek bu federasyon, gerek UEFA, Fenerbahçe’yi küme düşme noktasında böyle bir cezaya tâbi tutmadı.” Aziz Yıldırım’ın eleştirildiği bu telefon görüşmesinin sonunda Bilâl şu cümleyi kurar: “Bu takımı korurken bu adam da maalesef nimetlenmiş oldu.”

Başlangıcı, gelişimi ve sonunda tamamen siyasetin etkisi bulunan bir süreçti. Sonra Tayyip Erdoğan ile Fetullah Gülen birbirine düştü. Erdoğan ve emrindekiler, cemaatin savcılarını artık düşman belledikleri için o günden sonra onların açmış olduğu tüm davaları (ki o güne kadar o savcıların yanındaydılar) hukuk dışı, o davalarda yargılanan insanları mâsum, mağdur olarak kabûl ettiler. Türkiye’de hukuk kurumları çoğunlukla siyasetin etkisi altında oldukları için ve “konjonktür” denen şeyin yanında evrensel hukuk kurallarının zerre kadar değeri olmadığı için Ergenekon, Balyoz, Askerî Casusluk vb. davalarda olduğu gibi cemaatin rol aldığı şike davasında da hükûmetin fikir değişikliği nedeniyle her şey tersine döndü. Sonunda yeniden yargılanma duruşmalarında görevli savcı, sanıkların beraatini istedi. Yani şike davası unutulup gidecek. Saptanan belgeler, şike ve teşvik primi kanıtları, “sürülen tarlalar” hiç yokmuş gibi davranılacak. Neden? Siyasetin başındaki kişi böyle istedi, Fenerbahçe’ye ceza verilmesin, dedi, Tüpçü’yü TFF başkanlığına bu yüzden oturttu, sonunda cemaatle kavga etti diye.

Ha bu arada, aman diyeyim, siz siz olun, futbola siyaset sokmayın. Siyaset yapacaksanız partinize gidin kardeşim!

3 Ekim 2015 Cumartesi

Uygarlığın Neresindeyiz?

Medenî sözcüğü Arapların ünlü şehirlerinden birinin adından, Medine’den gelir. İngilizcesi “civil”i eşelerseniz altından city yani şehir çıkar. Bizim türettiğimiz uygarlık sözcüğü de yerleşik yaşama geçen ilk Türk topluluğu olan Uygurlardan gelir. Hattâ 1930’larda bir süre “uygurluk” diye kullanıldı. Kısaca, medeniyet veya uygarlığın temelinde şehir, şehir esprisinin altında da bir arada yaşayabilme yeteneği vardır. Pek çok yönden farklı olan insanlar tüm bu farklılıklara ve günlük yaşamdaki çatışma doğurabilecek olaylara karşı huzur ve barış içinde yaşayabiliyorsa onlar medenî insanlardır. Birbirleriyle sürekli tartışıyor, kavga ediyor, anlaşamıyor, zarar veriyor, öldürüyor, bir türlü huzur ve uzlaşı içinde yaşayamıyorlarsa uygar insanlar değillerdir.

Medeniyetin bir başka anlamı da bilim, teknoloji, sanat, edebiyat, spor, mimarî gibi alanlarda eser ortaya koymaktır. Bu bahsettiğimiz yapıtlar tüm dünyaya yayılabilen, diğer milletlerin izlediği ve aynı alanda eserler vererek rekabet ettiği, hattâ yabancı milletlerle işbirliği içinde yapılan şeyler olduğu için uygarlık, bu yönüyle evrensel bir kavramdır. Büyük Türkçü ve Türkiye’de sosyolojinin kurucusu kabûl edilen Ziya Gökâlp de medeniyeti evrensel, kültürü yerel (ulusal) bir kavram sayar. Kültür ve medeniyet kavramlarının arasındaki sınır öteden beri bitmeyen bir tartışma konusudur, şimdilik buraya girmeyelim. Buradaki anlamıyla uygar olmak, adı geçen alanlarda yapıtlar üretmektir. Uluslar bu üretimleri oranında medenîdirler.

Medeniyetin yukarıdaki her iki paragraftaki anlamıyla da ilişkili başka bir anlamı; o güne dek insanlığın eriştiği en ileri toplumsal ve siyasî düzeni, toplumsal ve siyasî ahlâkı benimsemek, demokratik, laik, modern bir toplum hâline gelmektir. Elbette herkesin uygarlık tanımı farklıdır, kimileri bu koşulların medenî bir ülke olmak için gerekli olmadığını düşünebilir, kimileri de bunları zorunlu sayabilir. Fakat bu esaslar hem insanlar arasındaki ilişkilerin olumlu ve barışçıl olmasıyla hem de bilim, sanat, spor vs.de başarı sağlamayla ilgilidir ve medeniyetin bu iki yönünü de besleyen ilkelerdir.

Bağımsızlık Şairi Mehmet Âkif’in de İstiklâl Marşı’ndaki “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, / ‘Medeniyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?” dizelerini yediden yetmişe hepimiz okuduk. Mehmet Âkif diğer şiirlerinde de medeniyet sözcüğünü “maskara mahlûk, kahpe, vahşet” sıfatlarıyla birlikte kullanmıştır. Ancak buradaki medeniyet eleştirisinin katıksız yobaz zihniyetiyle medeniyet nâmına ne varsa hepsini yozlaşma (kâfirlik, küfür) olarak nitelendirip reddetmek şeklinde bir eleştiri olduğunu söylemek Mehmet Âkif’i tanımamak olur. O, yüzyıllar içinde çeşitli devrimlerle, reformlarla, siyasî, toplumsal, bilimsel yeniliklerle dünyada medeniyetin öncüsü olmuş Batı’nın İslâm coğrafyasında yaptığı vahşeti, döktüğü kanı, çektirdiği acıları yakından görmüş bir şair olarak bu ikiyüzlülüğü yermiştir. “Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını / Veriniz hem de mesainize son süratini / Çünkü kâbil değil yaşamak artık bunlarsız” diyen de odur.

Medeniyet dedik, tabiî bir de “muasır medeniyetler seviyesi” var. Veya çağdaş uygarlıklar düzeyi. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün Türkiye için belirlediği hedef... Kadın haklarından tutun fabrikalara, sanayi hamlelerine, Tevhid-i Tedrisât’a, Nazi Almanya’sından kaçan bilim adamlarına Türkiye’de görev verilmesine kadar türlü adım atılmış o dönem. Bir uygarlık hedefi vardı.

Attilâ İlhan “Çağdaş uygarlık düzeyi dogmatik değil diyalektik bir kavramdır.” der. Yani uygarlık hiçbir milletin, devletin veya örneğin “Batı Avrupa” diye bir bölgenin tekelinde değil, zaman içinde farklı toplumlar medeniyette diğerlerinden daha ileride olabilir. Bin yıldan fazla geçmişe gidersek, Endülüs Emevîlerinin en uygar toplum olduğunu söyleyebiliriz. August Bebel o günleri anlatırken sanatta, tıpta, toplumsal hayatın içinde yer alan Endülüslü kadınların sahip oldukları özgürlüklerden dolayı adlarının kötüye çıktığını yazıyor. Bugünün doğulu bağnazlarının batılı kadınlara ne gözle baktığını ve onları nasıl nitelediğini biliyoruz. Dünün batılı yobazları da aynı kafadaymış. Bu medenî Endülüs Arapları, Hıristiyanlar tarafından kılıçtan geçirildi. İspanya’da ve Avrupa’nın genelinde yeni bir medeniyet yüzyıllar içinde kuruldu. Modern toplum ve siyasetin çıkış noktası Avrupa oldu.

Medeniyetin herhâlde en acıklı ve bence çelişkili olan yanı, sâdece kendine medenî olması. Batı medeniyetini kuran aydınların çoğu, ülkelerini uzun yıllar tehdit eden Türkler başta olmak üzere dünyanın geri kalanına ırkçı bir gözle baktılar. Metin Aydoğan’ın Yönetim Gelenekleri ve Türkler’de örneklerini aktardığı gibi, doğuluları insanlık dışı birer varlık olarak algıladılar. Oysa kendileri doğuştan uygar olmamışlardı. Batı’nın aydınları ırkçı, siyasetçileri de emperyalist oldu. Kendi ülkelerinde insanca yaşama dayalı bir düzen kurmaya çalışan devletler, bilimsel, iktisadî, askerî yönü zayıf diğer devletleri kolayca yağmalayıp oranın insanlarını öldürdüler, köle yaptılar. Bu “kendine medenî”lik işte Mehmet Âkif’in sövdüğü “medeniyet” idi.

Batı’nın uygarlıktaki konumu bugün de söz ettiğimiz çelişkili durumunu koruyor. Ressam dostumuz Pınar Partanaz’ın şiirinde dediği gibi “Mars’ta su bulanlar, aynı zamanda dünyayı susuz bırakanlar”. Bir fenomen olan NASA’sı ile en ileri düzeyde bilim araştıran ABD, bu yönüyle insanlığa en büyük hizmeti yapan devlet gibi gözüküyor. Ama batı merkezli küresel sermayenin çıkarları uğruna dünyanın her kıtasında yıllardır kan döken, öldürdüğü mâsum insan sayısı hesaplanamayan da bu ABD. Eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın bakanlık döneminde resmî yazışmalarda kişisel e-posta adresini kullandığı ortaya çıkınca özür dilediğini, olası başkan adaylığının böylece tehlikeye girdiğini haberlerde okuduk. Hukukun böylesine güçlü işlediği bir sistemin yöneticileri, yeri geldiğinde en barbar terör örgütlerine destek verip siyasî projelerde onları kullanabiliyor.

Yazının başında verdiğimiz ilk medeniyet esaslarına göre bugün Türkler en medenî toplumun İsviçre, Norveç, İsveç gibi toplumlar olduğunu düşünüyor. Örneğin insanların kırmızı ışıkta ve yaya geçidinde ne yaptıkları, çok önemsenen bir medeniyet ölçütü. Burada doğrudan doğruya insanların birbirlerine olan saygıları, birbirlerinin haklarına, yani sahip oldukları davranış yetkilerine olan saygıları, uyuşma ve anlaşma yetenekleri söz konusu. Bunlar bizim çok başarısız olduğumuz konular. Belki konukseverliğimiz, yardımlaşmamız ile bazı açıklarımızı kapatıyoruz ama bu konuda da toplumumuzun bozulduğu görülüyor. Geçim sıkıntısı ve rekabet büyük şehirlerde insanlar arasındaki güveni ve yardımlaşmayı azaltırken geçmişten bu yana birilerinin özenle ektiği nefret tohumları ile örneğin taşrada bir baba, il dışına üniversiteye gidecek olan çocuğuna “Aman orada Alevîlere dikkat et, uzak dur onlardan!” diye öğüt verebiliyor. Velhâsıl-ı kelâm, bizim duyarlılığımız eş-dost, çevre, tanıdıklarımız ile sınırlı kalıyor. Tanımadıklarımız, hele tanıdığımızı zannettiğimiz “yabancı” vatandaşlarımız için ise alabildiğine kötü ve geçimsiziz.

Yapıtlarla uygarlık bayrağını ileriye taşıma işinde ne kadar başarılıyız? Bilim, sanat, şiir, müzik, felsefe, teknoloji, spor, film, vb... Bunların hepsi ayrı ayrı incelenebilecek konular ama hangisinde dünyada adımız geçiyor, bugün hangisi deyince bir İtalyan’ın, Japon’un aklına bir Türk adı geliyor, bilmiyorum. Ülkeyi geliştirecek olan bu alanlar devlet tarafından desteklenmeli ve her biri için en uygun koşullar yaratılmalı. Ancak şu anki yöneticilerimizin buna pek önem vermediği, tamamen siyasî çıkarlar gözetilerek her alanın yandaşlaştırıldığı ve başarının, liyâkatin, yeteneğin geri plâna itildiği mâlûm. Yeni kuşakların bunlarda başarılı olmasını sağlayacak bir eğitim sisteminin var olduğunu da zannetmiyorum. İhtiyacın kat be kat fazlası imam-hatip okulları ile önümüzü de çok açık görmüyorum. Yine de tamamen karamsar olmamak gerek. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen üretmek isteyen, başarmak isteyen insanlar büyük emek ve yetenekleri sayesinde adımızdan söz ettirebiliyor.

Üçüncü yani son anlamdaki uygarlıkta bugün giderek geriliyoruz. Emperyalizmle, insanlık düşmanı teröristlerle, gerici Katar-Suud şeyhleriyle iş tutan, zaten kendisi de gerici olan bir iktidar uzun zamandır iş başında. Cumhuriyet’in 15 yıllık Kemâlist döneminde belirlenen, sonraki devirlerde vazgeçilen çağdaş uygarlık hedefi artık yıkılması için hedef yapılan şey oldu. Gâzi’nin açtığı yoldan sapanlar gitti, onun yolda yaptıklarını bitirmeye çalışanlar geldi. Türk Devrimi’nin 92 yıllık etkisi tasfiye ediliyor ve onun yerine konmaya çalışılan şey ondan ileri değil, tam tersine çok geri bir siyasî-toplumsal yapı. TÜBİTAK yönetim kuruluna dahi imam-hatipli ve ilâhiyat mezunlarının sokulduğu, sanatçıların baskı altına alındığı, etnik ve mezhebî ayrılıkçılığın yaygınlaştığı, bağımsızlığın adının okunmadığı, resmî edebiyat-sanat camiasının en iyi yandaşları, hükûmetten bağımsız edebiyat-sanat camiasının post-modern, küreselleşmeci, etnikçi siyasetle uyumlu politik mesaj barındıran eser sahiplerini ödüllendirdiği, onurlandırdığı, kutsadığı bir dönemdeyiz. Uygarlığın neresindeyiz? Sanıyorum çok güzel bir yerinde değiliz. Yakında hiçbir yerinde olmayabiliriz.