31 Ağustos 2015 Pazartesi

Fotoğraf

Geçen gün elektrikler kesildi. Sâde bizim ora değil, tee bütün civar köyler de kapkaranlıktı. Karşıki tepelerde bile tek ışık yoktu. Maç izliyordum yarım kaldı. Priz modemin fişine güç vermediği için internetim kesildi. İnterneti kesilmiş bir modern insanın hayat damarlarından biri kopmuş demektir ya, açtım telefonu, uzun zamandır dinlemediğim, artık sıkılmamak için ayda yılda bir dinlemeye karar verdiğim şarkıları çaldım. Gipsy Kings’ten Hotel California meselâ... Bazı arkadaşlar Hotel California’yı Eagles’ın daha güzel söylediğini iddia ediyor. Hotel California’yı yaratan grup olmasına rağmen Eagles’ın müziği dın dın iç bayan caz müzik gibi hâlbuki. Gipsy Kings’in tutkulu, vurgulu, tınısı kulakta ve bedende karşılık bulan İspanyolcası bir başka. İnanmayan açar YouTube’u dinler. Barış Akarsu’nun Amerika’ya ve Bush’a salladığı Kimdir O, Metallica’nın üç ayda birden fazla dinlememeye dikkat ettiğim parçası The Day That Never Comes, lise yıllarından beri “telefon geçici, kendisi kalıcı” Nâzım Hikmet’in kendi sesinden şiirleri derken telefonun şarjı da epey azaldı. Müzik bitti. Bozuk musluğun lavaboyu dürten damlaları ile baş başa kaldık. Bu arada elektrik hâlâ gelmedi. Eskiden 100’den geriye sayınca gelirdi. Şimdi tembellik edip 50’den saymaya başladığım için olsa gerek, gelmedi. Oysa zamanla teknoloji gelişiyor, imkânlar ilerliyor, gelişmiş ülkelerdeki gibi elektrik kesintimiz son bulmasa da şebekelerdeki sıkıntı daha kısa sürede çözülür herhâlde, diye düşünmüştüm. Ya da aslında hiçbir zaman 100’den 0’a gelince elektrik geri gelmemişti, hattâ 10’dan sonra odanın parlamasına geç kalmayayım diye saymayı hızlandırmışımdır hep. Anlamıyorum ki kime neyi kanıtlamanın çabası bu? Küçükken hep özel güçlere sahip olmak çekici gelmiştir. Ah o çizgi filmler...

Musluğun sesi iç bunaltıcıdır bir yerden sonra. Hani gözü bağlı bir adamı yere yatırıp saatlerce alnına eşit aralıklarla su damlatmak ünlü işkence yöntemlerindenmiş ya, böylesi de kulağa işkence anasını satayım. Kalktım, musluğu lavabonun iki dikey kenarının birleştiği yere doğru çevirdim. Ses yüzde seksen-doksan azaldı. (Ölçmedim ki.) Sonra mutfağın penceresine yöneldim. Bir sigara yaktım. Çaylıkların üzerine güneş gibi doğan aya, gökyüzüne çevirdim kafamı. O an karşımdaki resimden büyülenmemek imkânsızdı. Çıplak gözle gördüğüm en güzel manzaraya bakıyordum. Yıldızlar öyle muhteşemdi ki, “yıldızlar topluluğu” ifadesini ilk kez duyduğum Ronaldo’lu, Zidane’lı, Figo’lu, Raul’lu Real Madrid bile bu yıldızlar topluluğunun yanında bir hiçti. Ulan, dedim, şöyle göğe bakıp böylesi bir güzelliği görmek için elektriğin kesmesi, can sıkıntısından patlaman mı lâzımdı! İnsanı saygıyla bezenmiş bir gülümsemeye tutsak eden bu mükemmel tabloyu görmeliydiniz. Evet görmeliydiniz. Görmeliler! At cigarayı, çıkar telefonu. Çek hemen şu gökyüzünün fotoğrafını. (Sanki yıldızlar kaçıyor.) Ancak “zor günler”in şarkılarına hebâ edilmiş şarjı ile bu telefonun bu manzarayı gösterme olanağı yok. Yine de çektim, attım hâfızaya. (Yıldızlar bedava.)

“Bu dünya soğuyacak,” diyordu Nâzım:
“yıldızların arasında bir yıldız,
                                   hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                                   yani bu koskocaman dünyamız.”

Sabah oldu. Hayat normale döndü. Hattâ günler geçti. Bir gece birden aklıma düştü. O gece, o yıldızlar... İnsanlar bilmiyor, farkında değiller, habersizler, ama duymalılar, bilmeliler o gece gökyüzünde yıldızların muhteşem ışıklarıyla parladıklarını. Fakat nasıl ispatlayacağım? Bari şu bir şey seçilmeyen fotoğrafı göstereyim. Bu karanlık fotoğrafta, siz göremiyorsunuz ama, diyeyim, aslında hepimizi aydınlatacak kadar büyük, hepimizi mutlu edecek kadar güzel bir ışıltı vardı, inanın bana. Oturdum bilgisayarın başına. Telefondaki resimleri bilgisayara aktarmak için kablo zımbırtısını neyin taktım. Ama o gecenin fotoğrafı yok. “Bu ne lan siyah resim, yanlışlıkla çekmişim herhâlde.” diyerek silmişim galiba. Şimdi nasıl anlatacağım derdimi? Mutlaka o fotoğrafı geri getirmem gerek, dedim ve koyuldum teknik araştırmaya. Falanca rekoveri bilmem ne programını indirmeliymiş. Oradan silinen fotoğraflar bulunuyormuş. İyi, dedik, indirelim. Gördüğüm ilk “download”a tıkladığımda geceyi zehir ettiğimin farkında değildim. Bilgisayara inen dosyayı açtıktan sonra masaüstünde üç yeni uygulama simgesi görmeme birkaç dakika vardı. İndirdiğim virüsleri temizlemenin zor olacağını anlamama on beş dakika. Velhâsıl-ı kelâm, anti-virüs programıydı, Windows Defender’di, virüs programlarının açtığı Japonca/Çince/Korece/başkaçekikgözce reklam videolarıydı, en sonda sistemi geri yüklemeydi derken ancak sabahın 7’sinde bilgisayarımı eski hâlinde döndürebildim. Fotoğrafı da siktir et, dedim, zaten bir şey belli olmuyordu.

temsilen


Şimdi gösterecek bir şeyim yok. İşte, şuna bakın, diyecek bir fotoğrafım yok. Size anlatamıyorum, târif edemiyorum, gösteremiyorum; ama inanın bana, o gece gökyüzü muhteşemdi. Orada olsanız saatlerce yıldızları seyredebilirdiniz. Şimdiye dek gördükleriniz gibi değildi. Şu kandillerin selâm verdiği bu dünya neden bu kadar çirkin, diye şaşardınız. Ama ne söyleyeceğinizi bilemezdiniz. Yani, yanisi, ben anlatamıyorum. Orhan Veli anlatamasın:

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce. 
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.


Ağustos sonu, 2015

28 Ağustos 2015 Cuma

Kurtuluş mu Bağımsızlık mı?

Yaklaşık 100 yıl önce Anadolu topraklarında büyük bir mücadele başladı. Büyük bir savaştan yenik ayrılmış ve ellerinde kalan toprakları, yurdu yabancı askerlerce işgâl edilmiş Türkler, vatanlarının bütünlüğünü ve bağımsızlıklarını sağlamak için bir varlık yokluk savaşına girdiler. Sonuçta başarıya ulaşan ve Türk tarihine, insanlık tarihine büyük bir dönüm noktası olarak geçen bu mücadeleyi bugünün Türk çocukları okullarda “Kurtuluş Savaşı” diye öğreniyor. Bugünü takip eden son on yıllarda da okulda, basın-yayında, devletin resmî metinlerinde ve halkın günlük konuşmasında bu “Kurtuluş Savaşı” olarak anıldı, anlatıldı.

Bu millî mücadelenin adı ne zaman Kurtuluş Savaşı oldu? Bu soru, dil ve tarihe meraklı insanların ilgisini çeken ve yanıtının açıklıkla belirlenmesi gereken bir konuyu işaret ediyor. 30 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz zaferi, 9 Eylül’de Batı Anadolu’daki Yunan askerlerinin denize dökülmesi, 11 Ekim’de Mudanya Ateşkes’i ve 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile millî mücadele resmen, fiilen bitiyor. Peki bu savaşı verenler, adına ne demişler?

30 Aralık 1925’te Erkân-ı Harbiye-i Umûiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Müşir (Mareşal) Fevzi Paşa (Çakmak), Başvekâlet’e (Başbakanlık) bir telgraf çeker. Telgrafta yazan şudur: “Anadolu istiklâl mücadelelerine resmî ve tarihî bir isim vermenin pek muvâfık olacağı düşünüldüğünden ‘Türkiye Kurtuluş Harbi’ veya ‘Türkiye İstiklâl Mücadelesi veya Muharebeleri’ isimlerinden birinin veya diğer bir ismin tesbitine müsaade buyurulması mâruzdur.”1



Başvekâlet’ten verilen 12 Ocak 1926 tarihli yanıtta “Anadolu istiklâl mücadelelerine ‘İstiklâl Harbi’ isminin verilmesi muvafık görülmüştür.” denir2. Demek ki resmî belgelere bakmak gerekirse, devletimiz bu konuyu görüşmüş ve 1919-1922 arasındaki o sürece İstiklâl Harbi adını vermiş. Ancak bugün toplumun çoğunluğu olarak biz bunu Kurtuluş Savaşı olarak biliyoruz, öğreniyoruz, duyuyoruz, söylüyoruz. Nedeni nedir, diye düşünecek olursak ilk bakışta doğal olarak, Dil Devrimi ile öz Türkçe sözcüklerin eski dönemin Arapça-Farsça sözcüklerinin yerini alması, diye açıklayabiliriz. Sonuçta kurtuluş ve savaş sözcükleri Türkçe, istiklâl ve harp Arapça kökenli. Ama “istiklâl”in karşılığı “kurtuluş” değil, “bağımsızlık”tır. “Müstakil”in karşılığı da “kurtulmuş” değil “bağımsız”dır. Zaten istiklâl/bağımsızlık bir durumu, var olan statüyü gösterirken kurtuluş ise anlık bir olay, fiil kökünden türemiş bir isimdir. “BM üyesi 193 kurtulmuş ülke var.” denmez, “BM üyesi 193 bağımsız ülke var.” denir. İstiklâl sözcüğünün karşılığı olan bağımsızlık sözcüğü 1940’larda türetildiği için, bu tarihlere kadar olan dönemde millî mücadeleden doğal olarak Bağımsızlık Savaşı, diye bahsedilmedi. Söz ettiğimiz gibi, başından beri İstiklâl Harbi daha yaygındı ve T.C. 2. Hükûmeti de bu adı kabûl etti.

1930’larda Dil Devrimi ile Türkçede özleştirme akımı başlayınca pek çok yabancı kökenli adlandırma olduğu gibi İstiklâl Harbi de zaman zaman farklı adlandırıldı. İşte sanıyorum Kurtuluş Savaşı deyimi, bu dönemde ilk kez öne çıkarılmış adlandırmadır. Bunu işaret eden birtakım şeyler arasında en önemli olanı, Atatürk’ün 29 Ekim 1933’teki 10. yıl nutkunun başında “Türk milleti! Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız.” demesidir. (Dil Devrimi’nden önce, 1927’deki Büyük Nutuk’ta İstiklâl Harbi, İstiklâl Muharebesi gibi kavramların yeğlendiğini de hatırlayalım.) Yine 1930’ların bazı gazetelerinde Kurtuluş Savaşı ifadesinin kullandığını görüyoruz. Örneğin 30 Ağustos 1935 tarihli Ulus’ta Kurtuluş Harbi, Kurtuluş Savaşımız ifadeleri yer alırken 30 Ağustos 1936 tarihli Cumhuriyet’te hem İstiklâl Harbi hem de Kurtuluş Savaşı ifadesi geçiyor.


Cumhuriyet, 30.8.1936

Tam da Dil Devrimi’nin başladığı 1932’de Kadro dergisindeki yazılarda da “Millî Kurtuluş Hareketi” başta olmak üzere, “Millî İstiklâl Cidâlleri”, “Millî İstiklâl Harbi”, “İstiklâl Harbi” gibi farklı adlandırmalar yer alır.

Bahsettiğimiz gibi, Dil Devrimi’nden önce kesin bir şekilde İstiklâl Harbi sözü yaygındır. 1931’den itibaren liselerde okutulan dört ciltlik Tarih kitabında da bu şekilde bir adlandırma olduğunu belirtelim. Ayrıca TBMM kayıtlarına baktığımızda, 1930’lar da dâhil, yasalarda İstiklâl Harbi ifadesine sık rastlıyoruz. Hem resmî hem gayri resmî olarak İstiklâl Harbi ifadesinin öne çıktığını görmek için örneğin Kâzım Karabekir’in 1933’te yazdığı İstiklâl Harbimizin Esasları’nı sayabiliriz.

Türk milletinin bağımsızlığını kazanma mücadelesi için hangi adın ne zaman kullanıldığına daha ayrıntılı bir şekilde göz atmak için Prof. Dr. Bülent Çukurova’nın makalesine başvurduğumuz zaman şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor3:

İstiklâl Harbi/İstiklâl Savaşı: 1926’dan itibaren 55 yayın
Kurtuluş Savaşı: 1937’den itibaren 11 yayın

Bunların dışında “İstiklâl Mücadelesi”, “Millî Savaş” vb. adlandırmalar birkaç yayının adında yer almış. Yani literatürde de İstiklâl Harbi/İstiklâl Savaşı ifadesi daha yaygın ve eski. Ama ders kitaplarındaki tarih metinlerine Kurtuluş Savaşı, diye geçmesi sonucunda –ki bu değişikliğin tarihini henüz saptayamadık- günlük dilde ve resmî söylemde “İstiklâl”in yerini “Kurtuluş” almış.

SONUÇ?


Çok fazla uzatıp kafa karıştırmaya gerek yok. İstklâl Harbi adındaki harp, Arapça olduğu için zamanla yerini “savaş”a bıraktı. Yine Arapça kökenli istiklâl (müstakil) sözcüğünün karşılığı da “bağımsızlık (bağımsız)”dır ve İstiklâl Harbi’nin bugünkü dilde karşılığı Bağımsızlık Savaşı’dır, Kurtuluş Savaşı değildir.

Teşkilât-ı Esâsiye'nin dilini Türkçeleştirmek için çıkarılan ve "Teşkilât-ı Esâsiye"yi "Anayasa" yapan 10.1.1945 tarihli yasanın 30.12.1944 tarihli komisyon raporundan

Bağımsızlık sözcüğünün "bağ" kökünden türetilmesi 1940’lardadır. Bu yüzden dilde özleşmenin başladığı 1930’lar ile bağımsızlık sözcüğünün türetilişi arasındaki 10-15 yılda ortaya çıkan Kurtuluş Savaşı ifadesinin yerini Bağımsızlık Savaşı veya İstiklâl Savaşı almalıdır. Millî Eğitim Bakanlığı, ders kitaplarında geçen Kurtuluş Savaşı ifadelerini Bağımsızlık Savaşı olarak değiştirmelidir. Yeni kuşaklar bu tarihî olayı Bağımsızlık Savaşı olarak bilmeli, Türk çocukları bağımsızlık aşkıyla yetiştirilmelidir. 


Bağımsızlık Savaşımızın zaferini müjdeleyen Büyük Taarruz’un 93. yıl dönümü kutlu olsun. Aziz şehit ve gâzilerimizin ve Başkumandanın ruhuna sonsuz saygıyla...



DİPNOTLAR
1: İstiklâl Harbi ile İlgili Telgraflar, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994, s. 609
2: a.g.y, s. 611
3: Prof. Dr. Bülent Çukurova, Millî Mücadele Anıları Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi - I, Atatürk Yolu, C. 6, S: 23, 1999, s. 321-356

DÜZELTME: Müstakil'in karşılığı olan bağımsız'ın 1940'larda bağ'dan türetildiğini söyledik ancak sözcük n harfi ile bağınsız olarak 1935'te türetilmiş. Arıca erkinlik sözcüğü de bağımsızlık'ın karşılığı olarak türetilmiş. 17 Mayıs 1935 tarihli Cumhuriyet'in 7. sayfasına ulaşabilirsek yazımızı daha sağlıklı bilgilerle güncelleyebiliriz.