6 Ekim 2015 Salı

"Futbola Siyaset Sokmayın!"

Bu cümleyi siyasî iktidara muhalif düşünceler taraftar grupları arasında yaygınlaşınca, Gezi Parkı eylemlerinde farklı takım taraftarları bir araya gelince, bazı statlar da “Her yer Taksim, her yer direniş!” diye inlemeye başlayınca çok duyduk. O güne dek futbola siyasetin karıştırılmasına ilişkin esaslı bir uyarı veya eleştiri görememiştik bu insanlardan. Mesele elbette onları rahatsız eden veya onların beslendiği siyaseti eleştiren bir düşüncenin, muhalefetin futbola, statlara, tribünlere, sokaklara girmemesiydi. Yoksa siyaset zaten futbolun içindeydi. Önemli olan futbolun içine giren siyasetin niteliği. İktidarın istediği türde bir siyasî söylem varsa sorun yok, eleştirel, isyankâr bir tutum söz konusuysa “Futbola siyaset sokmayın kardeşim! Siyaseti gidin partide yapın!”

Siyaset zaten futbolun içinde, dedik. Tâ İttihat ve Terakki döneminden 12 Eylül’e ve 1990’lara kadar her zaman biraz böyleydi. Dünyanın çoğu yerinde de az veya çok böyledir. Alman devi Volkswagen’in ortaya çıkan sahtekârlığının ABD medyası tarafından dünyaya özenle pompalanması ile FIFA ve UEFA’daki yolsuzluk iddiaları, Coca-Cola ve McDonald’s’ın FIFA Başkanı Sepp Blatter’i istifaya dâveti aynı döneme denk geliyorsa biraz düşünmek lâzım. Veya futbol kültürü sıfır olan, son yıllarda parayı basıp emekliliğe altı ay kalmış yıldızları transfer etmek ve yine parayı basıp Avrupa’dan futbol kulübü satın almak dışında hiçbir futbol “özelliği”ne sahip olmayan Allah’ın Katar’ı nasıl oldu da dünya kupası düzenleme hakkı alabildi? Yabancıları bırakalım, ülkemize dönelim. Biraz açmaya çalışalım bu iddiamızı. Birincisi, bugün futbol yani “endüstriyel futbol”, içinde muazzam bir paranın döndüğü, üzerinden milyonların kazanıldığı, sponsoruyla, yayın hakkıyla, bilet satışıyla, ürün satışıyla, reklamıyla, stat yapımıyla, tesis yapımıyla, isim hakkıyla, falanla filânla devâsâ bir sektör. Bu kadar büyük bir sektörün siyasetin ilgisinden yoksun kalması da beklenemez. Ortada piyasa var, bu piyasadan birileri ekmek yiyecekse neden bu ekmek yiyiciler “birileri” olmasın da “diğerleri” olsun?

Sonra, bu kadar büyük paraların döndüğü bir organizasyonda yöneticilik koltuğu için parası olan veya para bulabilecek olan aday, diğerlerine göre yüz adım öne çıkıyor. (UEFA’nın Financial Fair-Play kuralları bunu kısmen engelleyecek.) Kulüpleri emekli futbolcular değil, iş adamları yönetiyor. Bir yerde para varsa siyaset de vardır. Özellikle son 10 yılda Türkiye’de hükûmet ile arasını iyi tutan iş adamlarının ve şirketlerin ihâlelerle, ayak oyunlarıyla cebini doldurduğu, hükûmetin muhalif gördüğü kimi şirketlere de Mâliye Bakanlığı eliyle milyarlarca lira ceza kestiği, onları devlet olanaklarıyla her türlü iktisadî sıkıntıya soktuğu mâlûm. Bu durumda örneğin İskenderun Limanı, İstanbul 3. Havalimanı, Boğaziçi Elektrik Dağıtım gibi sayısız ihâleyi alan Limak Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir’in yıllarca Fenerbahçe’de üst düzey yöneticilik yapması ve en son genel kurulda da Türkiye Futbol Federasyonu yönetimine girmesi, sâdece onun futbol bilgisi ve yöneticilik başarısı ile açıklanacak bir şey değildir. Bu sâdece bir örnek. Esas işi armatörlük olan, Recep Tayyip Erdoğan’ın hemşerisi Servet Yardımcı’nın (kardeşi Hasan Kemâl Yardımcı da eski AKP vekili) TFF Başkanvekili olduğunu da hatırlatalım meselâ. Neyse, işin iktisadî kısmı ayrı bir yazı dizisi ister.

Sorun yalnız iktisadî değil tabiî. En temelde, siyasî iktidarın futbolu da kendi siyasî çıkarlarına göre kullanılabilir bir hâle getirme ve futbol yönetimini kendine itaat eden bir şekle sokma isteği var. Beşiktaş JK bildiğiniz gibi stadını yenilemeye çalışıyor. Fakat İnönü Stadı’nın yerine yapılan yeni stat siyasetin, İstanbul BŞB’nin baskısı altında. Siyasî iktidar, Beşiktaş yönetiminin “yanlış” bir hareketini gördüğü anda bir şekilde işi baltalayıp yeni stadın yapımını engelleyecek. Başkan Fikret Orman o kadar büyük baskı altında ki taraftar grubu Çarşı’nın Gezi direnişindeki tavrından dolayı darbecilik suçlamasıyla yargılandığı günlerde dahi çıkıp bu rezâleti eleştiremedi. 17 Aralık 2013’ten sonra internete düşen ses kayıtlarında da futbol-iktidar ilişkisine dair ilginç şeyler öğrendik. Fikret Orman bir gazeteye röportaj veriyor. Yandaş gazete röportaja cümle ekleyip F. Orman’ın Çarşı’yı –Gezi’den dolayı- eleştirdiğini yazıyor. Başkan da doğal olarak kulübün internet sitesinden bu ekleme ifadeleri yalanlıyor. Yandaş gazete kaş yapayım derken göz çıkarmış oluyor. Bu kez F. Orman’ın Çarşı’ya –Gezi’den dolayı- sahip çıktığı şeklinde bir algı oluşuyor. İnternetteki ses kaydında da dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bir telefon görüşmesinde bu açıklamaya olan kızgınlığını dile getiriyor, “Verdiğim sözlerden vazgeçerim.” diyor. Diğer konuşmada belediye yöneticileri, açıklamasından dolayı F. Orman hakkında çok ağır küfürler ediyor, böyle olursa stadı yaptırmayacaklarını konuşuyorlar. Kısaca, Beşiktaş Başkanı, iktidar karşıtı eylemlere katılan Çarşı’yı kınamadığı için Beşiktaş’ın yeni stadının yapılışının engellenmesi gündeme geliyor. Allah aşkına siyaset futbolun daha ne kadar içine girecek?

Ne yazık ki elimizde örnek çok... 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üç aday vardı ve biri de Tayyip Erdoğan’dı. Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın propaganda toplantısına çok sayıda sanatçı, gazeteci, yazar, oyuncu vs. katılmıştı. Salonda TFF Başkanı Yıldırım Demirören, dönemin Galatasaray Başkanı Ünal Aysal ve Beşiktaş Başkanı Fikret Orman da vardı. Futbol yönetiminin en tepesinde bulunan bu üç kişi diğer adayların toplantılarına katılmadılar ama Erdoğan’ın “yanında” bir poz verdiler. Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu da Erdoğan’ın Trabzon mitinginde sahneye çıkıp ona forma sunmuştu. Tabiî arada bir de 12. Cumhurbaşkanlığına aday Erdoğan'ın 12 numaralı formasıyla sahaya çıktığı, tüm futbol camiasından -TFF Başkanı dâhil- çeşitli sîmâların top teptiği maç var..

Ne kadar tatlılar değil mi?
TFF Başkanı Yıldırım Demirören, nâm-ı diğer Tüpçü, Tayyip Erdoğan’ın özel emriyle futbolun başına geçtiği bilinen biri. Beşiktaş’ın başında olduğu dönemde Erdoğan’ın annesi ölünce yayınladığı başsağlığı mesajında Erdoğan’ın ülke ekonomisini ne kadar yükselttiğinden bahsediyordu; o kadar Tayyipçi! Babası Erdoğan Demirören ise pek çok alanda etkinlik gösteren Demirören Holding’in başı. Milliyet ve Vatan gazetelerini 2011’de satın aldılar. Sansürün had safhada olduğu ve muhalif yazarın kalmadığı bu gazetelerin sahibi Erdoğan Demirören, yine ses kayıtlarıyla ortaya çıktı ki gazetelerinin bazı yayınları yüzünden dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından telefonda bir güzel azar işitmiş, hattâ ağlamış. Bu arada tanımayanlar için Erdoğan Demirören’in 78 yaşında koca, yaşlı bir adam olduğunu hatırlatalım!

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Ahmet Gökçek, BŞB Ankaraspor’un başına geçiyor, sonra Ankaragücü’ne göz koyuyor, TFF “rekâbeti engelleyen durum” olduğunu saptıyor, Gökçeklerin karıştırdığı Ankaraspor liglerden ihraç ediliyor, 100 yıllık çınar Ankaragücü ise mâlî krize girip batıyor, Gökçekler kaçıyor... Ama futbola siyaset bulaşmıyor!

Tayyip Erdoğan’la arasının iyi olduğu bilinen, nikâh şahitliğini de Erdoğan’a yaptıran Emre Belözoğlu yıllarca ligde terör estiriyor, hakemlere saldırıyor, küfür ediyor, maç sırasında ırkçı sözler söylüyor, futbol adına ne kadar güzel şey varsa hepsini ihlâl ediyor, yeri geliyor millî takım maçında tribünlere “kol” hareketi yapıyor, ama hep müsamaha görüyor, hep kollanıyor. 2007’deki Macaristan maçında, maçtan önceki yazısında kendisini eleştiren gazeteci Mehmet Demirkol’a tepki göstermek için televizyon başındaki milyonların, stattaki on binlerin, yerli ve yabancı basın mensuplarının ve futbol yöneticileri ile teknik direktörün gözleri önünde “kol” hareketi yapan E.B. hiçbir şey olmamış gibi millî takım kaptanlığı yapmaya devam etti bu memlekette evet... Şaka değil. Bir daha bu ülkeyi temsil eden kırmızı formayı giyemezsin! diyen de olmadı, kolundaki ay-yıldızlı kaptanlık bandını çekip alan da.

Bu kez siyasetin hem ödül hem ceza ile karıştığı bir örnek... Türkiye’de son 10 yılda çok sayıda yeni futbol stadı yapıldı. AKP’ye yüzde 60 civarında oy veren, Abdullah Gül’ün memleketi olan Kayseri’ye 32 bin kişilik, yüzde 65 civarında oy veren, Ahmet Davutoğlu’nun memleketi olan Konya’ya 42 bin kişilik, Tayyip Erdoğan’ın doğduğu, büyüdüğü, sürekli övündüğü Kasımpaşa’ya 14 bin kişilik stat yapıldı. Ama AKP’ye karşı en büyük muhalefeti yapan İzmir, Türkiye’nin en büyük 3. şehri olmanın ve Altay, Göztepe, Altınordu, Karşıyaka, Bucaspor gibi çok köklü futbol kulüplerine sahip olmanın hakkını alamıyor. A Millî Futbol Takımı en son ne zaman İzmir’de maç yapmış diye istatistiklere baktım. İzmir’deki son 3 maçın tarihlerini veriyorum: 2003, 2006, 2009.

Artık herkes Süper Lig’de bazı takımların hükûmete “yakın” olduğunu biliyor. Başakşehir FK, Osmanlıspor, Kasımpaşa, Çaykur Rizespor. Siyasetin futbola bu kadar müdahil olduğu bir dönemde bu takımlar lehine haksız kararlar verilirse kim bunun arkasında bir hükûmet parmağı olduğunu düşünmeyecek? Kim doğrudan emirle veya yalnızca karar vericilerin kendilerini psikolojik olarak baskı altında hissedip hata yapmaları yoluyla bu takımların siyasî ilişkileri yüzünden kayrıldığını aklına getirmeyecek?

Biliyorsunuz Türkiye son yıllarda “açılım, süreç” gibi sözlerle çok farklı bir yere getirildi. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar verecek, bölücülüğü, terörü, etnikçiliği körükleyecek söz ve eylemler hükûmet-basın-sermaye-STK işbirliği ile olağanlaştırıldı. Bu futbola da yansıdı. Bugün bazı maçlarda İstiklâl Marşı ıslıklanıyor, bazı kulüpler adını değiştirip Türkçe dışındaki dillerle adlandırıyor. Lig maçlarını yayınlayan televizyon kanalı, taraftarlar “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” diye bağırınca tribünlerden yayına giden sesi kesiyor! Her şeyi bir şekilde kabûl ettirebilirsiniz ama bunun hiçbir iyi niyetli açıklaması olamaz!

Basından başladık, oradan devam edelim. Süper Lig yayını ile ilgili ihâleye göre maçların uzun özetlerini yayınlama hakkı yalnızca TRT’ye ait. Böyle bir uygulama haklı veya haksız, orası ayrı bir konu. Ama devlet kanalı TRT’nin bu hakkını önce hükûmetin propaganda kanalı ATV’ye bağlı A Spor’la, sonra Melih Gökçek’in kanalı Beyaz TV ile paylaşması, siyasetin futbol üzerindeki etkisinin bir başka göstergesi.

Her şeyi geçtim... Gerçi bunlar öyle geçilecek şeyler değil. Hiçbirini geçmeden bir yenisini ekliyorum: Bu memlekette bir ilçe takımı sahaya “Yüce Atatürk” yazısıyla çıktı diye başına gelmeyen kalmadı. Önce PFDK’ye sevk edildi. Sonra bir gün deplasmandan döndüler, baktılar ki antrenman sahalarına iş makineleri girmiş. Gençlik Spor İl Müdürü tâlimat vermiş, tırı vırı bir bahane ile dalmışlar. Fethiyespor’dan bahsettiğimi fark ettiniz...


Aslında bu yazı daha çok uzar. Muhtemelen yayınlandıktan sonra “Tüh! Şunu yazmayı nasıl unuttum?” diyeceğim çok şey aklıma gelecek. Şimdilik ben de siz de fazla yorulmayalım. Bu yazının yazılmasına neden olan asıl olaya değinip futbolun aslında siyasetten nasıl uzak (!) olduğunu, hep biz iflah olmaz her şeye muhalif tiplerin futbola siyaseti soktuğumuzu görelim.

Pazartesi günü yeniden yargılanma talepleri kabûl edilen şike davasının beşinci duruşması gerçekleşti. Savcı, sanıkların beraatini istedi. Bu konu da siyasetin tam göbeğinde olduğu bir “futbol” olayı. 3 Temmuz 2011’de patlayan şike bombasının savcıları, Ergenekon, Balyoz, Oda TV vb. davalarda olduğu gibi Fetullahçı “hukuk” görevlileriydi. (Hatırlarsınız, o dönem hükûmet ile cemaat henüz kavgalı değildi.) Evet ortada bir “operasyon” vardı, ama ortaya çıkan belgelerde gözüktüğü gibi şike de vardı. Tüm yandaş kanallar sürekli şike konusunu işlediler. Futbolun saha içindeki hiçbir öğesi konuşulmaz oldu. Çok hızlı bir sürece girdik. Şike konusunda çok hassas olan UEFA, şike davasında yargılanan Fenerbahçe’yi bu belgelere dayanarak Avrupa kupalarından uzaklaştırdı. TFF Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun da şike davasında adı geçen yöneticileri sportif yargılamaya tâbi tutması gerekiyordu. O arada devreye çeşitli etkenler girdi, mevzuattaki şike ve teşvik cezalarını hafifletme girişimleri oldu, TBMM’de yasalar oylandı, Köşk’ten döndü, TFF sürekli toplandı vs.

Tam da bu süreçte Tayyip Erdoğan çıkıp “Kişilerle kurumlar ayrılmalı. Suçun şahsîliği ilkesi vardır. Bir kişinin suçunu milyonların gönül verdiği bir kulübe ödetemezsiniz.” şeklindeki o ünlü sözleri söyledi. PFDK mahkemede yargılanan futbolculara ve yöneticilere çeşitli cezalar verdi (hak mahrumiyeti, yani resmî yetkileri geçici süreliğine kullanamama cezaları). Ama aynı PFDK bu futbolcu ve yöneticilerin “suç” teşkil eden fiilleri ile çıkar sağlayan takımlara hiçbir ceza vermedi! Yani örneğin Fenerbahçe yöneticisi Şekip Mosturoğlu maç sonucunu etkilemekten dolayı cezalandırıldı ama bu “sonucu etkilenen” maçtan haksız puan elde eden, şampiyon olan Fenerbahçe’ye hiçbir ceza verilmedi, şikeli şampiyonluğu iptal edilmedi, küme düşürülmedi. Neresinden bakarsanız bakın, saçma sapan bir karardı bu. Arkasında da Tayyip Erdoğan’ın kişilerle kurumları ayırma tâlimatı vardı. 17 Aralık’tan sonra sızan telefon görüşmelerine yeniden dönersek, Erdoğan, oğlu Bilâl ile konuşmasında şöyle diyordu: “Gündemde ne vardı konuşulan? Fenerbahçe küme düşürülecek. (...) Ben bir konuşma yaptım. O konuşmada ben dedim ki ‘Eğer bir ceza verilecekse bu cezalar tüzel kişiliklere verilmez, gerçek kişilere verilir.’ (...) Sonunda işin geldiği yer ortada. (...) Gerek bu federasyon, gerek UEFA, Fenerbahçe’yi küme düşme noktasında böyle bir cezaya tâbi tutmadı.” Aziz Yıldırım’ın eleştirildiği bu telefon görüşmesinin sonunda Bilâl şu cümleyi kurar: “Bu takımı korurken bu adam da maalesef nimetlenmiş oldu.”

Başlangıcı, gelişimi ve sonunda tamamen siyasetin etkisi bulunan bir süreçti. Sonra Tayyip Erdoğan ile Fetullah Gülen birbirine düştü. Erdoğan ve emrindekiler, cemaatin savcılarını artık düşman belledikleri için o günden sonra onların açmış olduğu tüm davaları (ki o güne kadar o savcıların yanındaydılar) hukuk dışı, o davalarda yargılanan insanları mâsum, mağdur olarak kabûl ettiler. Türkiye’de hukuk kurumları çoğunlukla siyasetin etkisi altında oldukları için ve “konjonktür” denen şeyin yanında evrensel hukuk kurallarının zerre kadar değeri olmadığı için Ergenekon, Balyoz, Askerî Casusluk vb. davalarda olduğu gibi cemaatin rol aldığı şike davasında da hükûmetin fikir değişikliği nedeniyle her şey tersine döndü. Sonunda yeniden yargılanma duruşmalarında görevli savcı, sanıkların beraatini istedi. Yani şike davası unutulup gidecek. Saptanan belgeler, şike ve teşvik primi kanıtları, “sürülen tarlalar” hiç yokmuş gibi davranılacak. Neden? Siyasetin başındaki kişi böyle istedi, Fenerbahçe’ye ceza verilmesin, dedi, Tüpçü’yü TFF başkanlığına bu yüzden oturttu, sonunda cemaatle kavga etti diye.

Ha bu arada, aman diyeyim, siz siz olun, futbola siyaset sokmayın. Siyaset yapacaksanız partinize gidin kardeşim!

2 yorum:

  1. 3Temmuz şike davasının komplo olduğuna inanmak istemeyen son kiside yazısını yazar ve bi biterler artık yetti be

    YanıtlaSil
  2. 3Temmuz şike davasının komplo olduğuna inanmak istemeyen son kiside yazısını yazar ve bi biterler artık yetti be

    YanıtlaSil