30 Ekim 2015 Cuma

Bugün Kimden Dayak Yediniz?



Tayyip Erdoğan (AKP) bu seçimi kazanırsa ona özgü bir başkanlık sistemine geçer miyiz?

Hitler’in Almanya’sına benzer bir faşizm adım adım gelir mi?

Cemaat eğer hazır başlanmışken şimdi temizlenmezse üç-dört kuşak sonraya kadar kökünü kazımak olanaksızlaşır mı?

Ordudaki Fetullahçı subaylar askerî darbe ile sonumuzu getirir mi?

PKK büyük bir ayaklanma başlatıp güneydoğuyu koparır mı?

HDP merkez sol dâhil tüm sol siyaset yelpazesinin en güçlü aktörü hâline gelir mi?

Falanca filân şey yapar mı? Pişmanca bilmem neyi yapar mı?

...

Soruyoruz, soruyoruz, soruyoruz.
           
Boynumuza hangi ipin geçirileceğini araştırıyoruz. Hangi model tabancayla vurulacağımızı, ne yöntemle indirileceğimizi, hangi mayına basacağımızı öğrenmeye çalışıyoruz.

Kimi diyor ki: “Her şeye rağmen AKP bir dönem daha iktidarda kalmalı. Şimdiye kadar hiçbir dönemde cemaatin üzerine bu kadar sert bir şekilde gidilmedi. AKP giderse cemaatin devletteki uzantılarından kurtulamayız.”

Kimi diyor ki: “Abi öyle ya da böyle en etkili muhalefeti cemaat yapıyor. Gazeteyle, televizyonla, tonla yazarla, sosyal medyayla... Hem hukuksuzluğa uğruyorlar. Bugün onlara yapılan yarın bize yapılır!” (Açalım parantezi. Ergenekon’lar, Balyoz’lar, şafak vakti tutuklamalar, cezalar, “merkez” medyadan tasfiyeler kime karşı yapıldı da “yarın”dan bahsediliyor acaba? Kapayalım parantezi.)

Kimi diyor ki: “Çok basit değil mi? HDP güçlenirse Tayyip başkan olamıyor. Hem Selahattin Demirtaş ‘barış’ diyor. PKK’dan uzaklaşmaları için bir şans verilmeli.”

Yani? Biz o kadar zayıf(latılmış) bir özneyiz ki, adımız o kadar okunmuyor ki, gücümüze o kadar az güveniyoruz ki, düşmanlarımızdan birine karşı ancak diğerleriyle işbirliği yaparsak o düşmanı alt edebileceğimizi düşünüyoruz. AKP’ye karşı HDP ve Fetullah ile, HDP/PKK’ya karşı AKP veya Fetullah ile, Fetullah’a karşı AKP ile işbirliği yapma fikirlerinden çekinmiyoruz. Aslında işbirliği değil, daha çok karşı tarafın dümen suyuna girmek, ona yamanmak, onun siyasî geleceği ve plânlarında kullanılmak diye târif edebileceğimiz bir siyaset yöntemi bu.

Neden buna mecbur bırakıldık? Çünkü kendimize güvenmiyoruz ve başka türlüsüne gücümüz yetmez diye düşünüyoruz.

BİR: CHP –tüm eksiklerine rağmen, 2010’dan sonraki döneme kıyasla- “bizden” idi, kaptırdık. “1930’ların CHP’si değiliz.” diyen, özerkliği savunduğunu bağıra bağıra açıklayıp yarım saat sonra genel başkanlığa yeniden seçilen bir lideri var. “Dersimliyim” diyor. Liberal, dinci, Kürtçü, numaralı cumhuriyetçi, ne kadar Kemâlizm düşmanı, altı ok düşmanı varsa en tepe noktada.

İKİ: TSK –tüm eksiklerine rağmen, bugüne göre- “bizden” idi, kaptırdık. Dava görünümlü iftiranâmeler ve tarikat sızmaları ile vatansever, bağımsızlıkçı subayların beli kırıldı. Tasfiyeler birbirini izledi. Karşıdevrimci AKP ile uyumlu komuta kademesi “orducu” diye ünlenmiş eski tüfek Kemâlistleri orduya söylenir duruma getirdi.

ÜÇ: Yargı –tüm karmaşık yapısına rağmen, bugüne göre- “bizden” idi, kaptırdık. 12 Eylül 2010 referandumu ile, yürütmenin diğer müdahaleleri ile yapısı değiştirildi. Korku imparatorluğuna boyun eğmeyen, Anayasa’ya ve onun temel niteliklerine, devrim yasalarına bağlı kalan hâkim ve savcı ara ki bulasın. Elde avuçta üç beş baro...

DÖRT: Üniversite rektörlerinden tutun Türk Tarih Kurumu yöneticilerine; resmî, özerk hemen her köklü devlet kurumu, oralardaki bürokrasi elemanları, yerini adı geçen grupların memurlarına bıraktı veya kendileri memurlaştı.

Bu arada bir not: “Bizden” derken tırnak içinde yazıyorum. Adı geçen makamlarının ne kadar “bizden” olduğu çok tartışmalıdır. Ama sonuçta kendine Atatürkçü, Kemâlist, milliyetçi, vatansever diyen insanların pek çoğu bu “eski”leri özlemektedir ve onlara büyük saygı duymaktadır.

Kısaca, vatansever, Kemâlist insanların güveneceği güçlü bir kurum kalmadı. AKP’nin “Eski Türkiye” dediği âdeta bir “câhiliye devri” anlatısının temel öğesi, bu kurumlarda “Cehapeli, din düşmanı, millet düşmanı” kişilerin yer almasıydı. “Yeni Türkiye” de bunların yerini Tayyip’e biat edenlerin alması oldu.

Sonuç nedir? Kemâlistler veya Atatürkçüler hiçbir şekilde etkin ve hesap soran bir siyaset öznesi olmayıp, sözde savundukları değerleri koruma görevini sâdece “tepedeki” bu birkaç yüz/bin/on bin insana bıraktıkları için onlar tasfiye edildiğinde çırılçıplak ortada kaldılar. Onları harekete geçirebilecek iyi-kötü nüfuzlu birileri vardı, onlar da özel yetkili mahkemeler tarafından engellendi veya ortadaki boşluğu geçmişi pisliklerle dolu karanlık ve yaşlı dönmedolaplar doldurmaya çalıştı. Neticede bir şey başarılamadı. Değerlerine saldırılar arttıkça insanlar çare aramaya çalıştı. Anıtkabir ziyaretleri rekor kırdı. Herkes bir şeyler yapma gerekliliğinin farkındaydı. Ama etkili bir şeyler de yapılamıyordu. Ve siyasî dengeler dalgalandıkça başka seçenekler öne çıktı. Dışarıdan, içeriden başka şeyler pompalandı. Selahattin Demirtaş ve HDP bir anda barışın, solun, demokrasinin tek şansı oluverdi. Fetullahçılar birden en büyük AKP muhalefeti oldu. Tayyip ansızın cemaatin üzerine korkusuzca giden adam oldu.

PKK (HDP), AKP ve Fetullah, arkalarındaki ABD desteği ile aralarında hassas bir ittifak kurmuşlardı. Zaman zaman çatlak sesler çıksa da bu ortak hareket ile ve liberallerin, Kürtçülerin, İslâmcı münevverlerin desteği ile Kemâlistlerin, milliyetçilerin, sosyalistlerin canına okuyorlardı. İktidar, güç demektir. Sahip olunan güç arttıkça çıkar kavgası baş gösterdi. (Mısır, Suriye gibi dış etkenleri de hesaba katmak lâzım tabiî.) Çıkar kavgası bu üçlü yapıyı çatırdattı ve her “taraf”, diğer taraflarla birlikteyken ezmeye çalıştığı kesimlere bu kez eski dostlarına, yeni ve ortak düşmanlarına karşı mücadele etmek için el uzattı.

AKP-PKK-Fetullah ittifakı döneminde oldukça zayıflamışlardı ve bazıları utanmadan, uzatılan kirli eli tuttu. MHP’nin Fetullah’a karşı, CHP’nin PKK’ya karşı yeterli ve doğru tavrı aldığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız bu yazıyı okumayı bırakın ve düşüncenizi gözden geçirin. Ya Perinçek’in ve Aydınlık’ın Tayyip Erdoğan’a karşı bu hoşgörülü tavrına ne diyorsunuz? Ergenekon veya Balyoz’da mağdur edilmiş kimi insanların Tayyip Erdoğan’a lâf söylemez, tüm suçu Fetullah’a yıkar sözlerini işittiniz mi?

Hepsini bir kenara bırak, yani o kadar da “işin içinde” bir insan değilsin sen diyelim. Ama sabahın akşamın “Vay mınakoyim, neler yaptı şerefsizler... Artık şaşırmıyorum, bugünü de gördük lan!” demekle geçiyor. “Tayyip var ya bi geçirirse başkanlık şeysini ebemizi beller Halûk abi...”ler gidiyor“Pekaka zaten ele geçirmiş doğuyu, en geç beş seneye dikerler bayrağı kesin”ler geliyor. “Biz” diye başlayamıyorsun cümleye. “Biz yaptırmayız!” diyemiyorsun. Kimi zaman da eline kehânet plaketi vereceklermiş gibi çok bilmiş bir edâ ile “Ben diyorum Ayşen hanım bak, Amerika da arkalarında zaten, 2019’a kalmaz bitecek bu iş, söylüyorum bak (sağ işaret parmağını yalar, masanın kenarına dokunur) şuraya yazıyorum” diyorsun. Yoksun çünkü. Yok hükmündesin. Hayır, o kadar da sıfır değilsin. Abartı olsun diye öyle yazdım. Sen dünyanın en aptalı olsan dahi sahip çıkmaya “çalıştığın” ideoloji tarihte, Anadolu’nun mayasında ve tüm emperyalistlerle işbirlikçilerin belleğinde öyle bir iz bırakmış ki, ölüsü bile korkutuyor, denkleme dâhil oluyor. Ama sen bunu değerlendiremiyorsun. Örgütleyemiyorsun en yakıcı, en meşru o isyanı.

Temel sorun, sayıca çok olan ama geleneksel siyasî temsilcileri CHP'nin anti-Kemâlistleşmesi nedeniyle güçlü bir ideolojik temsiliyeti bulunmayan kitlenin örgütlenmesidir. Buna elbette gelenek olarak bu kitleden farklı eğilimleri olan ancak öne çıkan hassasiyetlerinin çoğu aynı olan farklı kesimleri de eklemek gerek. Savruk güçleri tek elde birleştirip etkili bir ses hâline getirecek bir yapı olmadığı için insanların kendilerini bu kadar âciz görüp "Cumhuriyet'i harcayacaklar matmazel!" hâllerine girmesi doğal. Ne zaman ki bu insanlar, kendilerinin de doğrudan dâhil oldukları bir sürecin etkin bir parçası olurlar, o zaman bu umutsuzluk, özgüvensizlik, her şeyi kabûllenicilik biter.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder