17 Kasım 2014 Pazartesi

Laikliği Türkler mi İcat Etti?

Yazar Cengiz Özakıncı, bir konferansta laikliğin 1789’daki Fransız Devrimiyle ortaya çıkmadığını, 1050’li yıllarda Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Tuğrul Bey’in halifenin yetkilerini sınırlandırması ve halifeyi siyasî yetkilerinden arındırmasıyla tarihte laikliği ilk kez uygulayanın Türkler olduğunu, Türk Devriminin de laikliği Türk tarihinden aldığını iddia etti.1

Bir dinî makam olan halifeliğin siyasî yetkilerden arındırılması, yani bir devlet yönetiminde kral, sultan, cumhurbaşkanı vb. bir yönetici gücün var olması ve bu gücün dışında İslâm kaynaklı bir makam olan halifenin –yalnızca dinî konularda yetkili olarak- var olması, o devletin laik olduğunu göstermeye tek başına yeterli mi? Sanmıyorum. Halife yalnızca dinî konularda yetkili kılınsa dahi devlet yönetiminde, hukukunda, kurallarında, işleyişinde herhangi bir dine başvuruluyorsa laiklikten söz edilemez. Devletin resmî dini varsa laiklik yoktur. Bu yüzden bahsedilen olay (aşağıda ayrıntılandıracağız) laikliğin uygulanması değil, kısmen laikleştirilmiş bir sistemin egemen kılınmasıdır.

Eğer halifelik makamından siyasî yetkilerin koparılması laiklik olarak kabûl edilecekse dahi, Tuğrul Bey’in halifeyi koruma altına alması olayından önce başka benzer olaylar da yaşanmıştır ve dolayısıyla Tuğrul Bey burada ilk olma özelliğine sahip değil.

Bilindiği gibi Muaviye ile başlayan Emevî halifeliği –ve onun devamındaki Abbasî halifeliği-, Şiiler tarafından kabûl edilmemektedir. 945 yılında Şii mezhebinden olan Büveyhîler, halifeliğin merkezi olan Bağdat’ı ele geçirdiler. Böylece halife, Büveyhîlerin denetimi altında, siyasî yetkisiz ve güçsüz bir konumda kaldı. 945’ten yaklaşık 100 yıl sonra Büveyhîlerin kontrolü altındaki Abbasî Halifesi Kaim, Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e halifelik merkezi Bağdat’ı Şii Büveyhîlerden kurtarması yönünde çağrı yaptı. Halife Kaim’in çağrısına uyan Tuğrul Bey’in ordusu 1055’te Büveyhîleri yenilgiye uğrattı ve Tuğrul Bey Bağdat’a girdi. 110 yıllık Şii egemenliğine son veren Tuğrul Bey, Halife’yi koruması altına aldı. İşte burada artık halifeliğin merkezi Bağdat’ı elinde bulunduran Selçukluların başındaki Tuğrul Bey, halifelik ile devlet yönetimini ayrı tutarak laik bir anlayış gösterdi. (Dikkat! Laik bir sistem kurmadı; laik bir anlayış gösterdi, laik karakterde bir karar aldı.)

Görülüyor ki, laik bir anlayışın ürünü olan bu olayın (Tuğrul Bey’in halifelik makamını siyasî yetkilerden arındırıp yalnızca dinî konularda yetkili kılması) başlangıcı da aslında laik bir anlayışı olan başka bir olaya dayanıyor. Büveyhîlerin Halife’yi kontrol altına alıp siyasî yetkilerden arındırması da tıpkı Tuğrul Bey’in yaptığı gibi laik karakterde, o günün koşulları içinde laik anlayışla yapılmış bir olay ve Tuğrul Bey’den 110 yıl önce, 945 yılında gerçekleşiyor.

İslâm tarihinde –gerçek anlamda laik bir sistem kurulmadan ve laikliğe uygun koşullar tam olarak sağlanmadan- laik bir anlayışla yapılan ilk reformlar bunlar değil. Abbasî Halifesi Râdî, 936 yılında –yani Büveyhî işgalinden 9, Selçukluların Bağdat’ı almasından 119 yıl önce- bir “Emir-ül Ümerâ” atayarak tüm siyasî yetkilerini bu makama devretti, kendini yalnızca genel olarak simgesel bir konumda ve yalnız din işlerinde söz sahibi olan bir konuma getirdi.Böylelikle halifelik ve devlet yönetimini ayıran ilk kişi aslında 1055 yılında Tuğrul Bey değil, 936 yılında Râdî olmuştur. Yani İslâm tarihinde kısmen laik bir irade göstererek halifelik ve devlet yönetimini ayıran ilk topluluk Türkler (Büyük Selçuklu Devleti) değil, Abbasîlerin Halifesi Râdi’dir. (Yalnız, belirtmek gerek ki bu tarihî olayda da Türk izleri vardır. Çünkü Halife Râdî’nin yönetsel yetkilerini devrettiği Emir-ül Ümerâ makamına atadığı ilk kişiler İbn Raik, Ebu’l Hüseyin Beckem, Ebu Abdullah el-Beridî gibi Türkler olmuştur.)

Özakıncı’nın belirttiği gibi, Mustafa Kemâl Atatürk bazı yenilikleri gerçekleştirirken, saltanat, halifelik, laiklik gibi konulardaki yeni uygulamaları anlatırken Türk tarihini, Tuğrul Bey’in halifelik ve devlet yönetimini ayrı tutmasını örnek göstermiştir. Türk Devrimini Türk tarihine dayandırmıştır. Örneğin saltanat kaldırılırken de yine Selçuklu sultanlarından Melikşah’ın “egemenlik ve saltanat”ın temsilcisi olarak, yanında Abbasî Halifesinin yalnızca “dinî riyâset” sahibi olarak kalmasında bir sakınca görmeyişini örnek göstermiştir. El yazısıyla aldığı notlarda Tuğrul Bey’in halifelik ve devlet yönetimini ayırmasını örnek göstermiş, ancak bu “dinî riyâset”in (dinî yönetimin) kaldırılmaması hatasının yıkıcı sonuçlara yol açtığını da belirtmiştir.


Sonuç olarak; evet, Atatürk, Türk Devrimini yaparken Türk tarihini örnek almıştır, yalnızca Batı’nın yaşadığı aydınlanmaya, rönesansa, bilimsel, felsefî, teknolojik ilerlemelere değil, aynı zamanda Türk tarihine de bakmıştır, laiklikte de böyle yapmıştır. Ama bu, laikliği tarihte ilk kez veya semâvî dinlerde ilk kez uygulayanın Türkler olduğunu göstermez. Atatürk de “Zaten Türklerden bir emir-ül ümerâ tayinine başlandığı tarihten beri halifelerin hiçbir nüfuzları kalmamıştı; yalnız maaş alırlar ve İslâm’ın halifesi sıfatı ile halkın gösterdiği hürmetle iktifa ederlerdi.” diyerek, halifelik ve devlet yönetiminin Tuğrul Bey’den önce de, “emir-ül ümerâ” makamının oluşturulması ile birbirinden ayrıldığını, yani “laikliği Türklerin icat etmediğini” söylemiştir.


Dipnotlar

Oda TV, 13.11.2014
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde "Emîü'l-Ümerâ" maddesinden: "Basra ve Vâsıt’ın güçlü valisi İbn Râik’i Bağdat’a davet ederek kendisine emîrü’l-ümerâ unvanını verdi ve geniş yetkilerle donattı. Başkumandanlık, Dîvânü’l-harâc, Dîvânü’d-diyâ’, Dîvânü’l-meâvin’in reisliği ve berîd teşkilâtının yönetiminin yanı sıra valilerin ve yüksek dereceli memurların hatta vezirin tayini bile onun salâhiyeti dahilindeydi. Devletin idarî, askerî ve malî işlerinin yönetimi konusunda halifeye danışmadan karar alma ve uygulama yetkisine sahip olan Emîrü’l-ümerâ İbn Râik’in protokolde yeri halifeden sonra geliyordu. Hutbelerde kendi adından sonra onun adının da zikredilmesi bizzat halife tarafından bütün eyalet valilerine bildirilmişti. İbn Râik’ten sonra emîrü’l-ümerâ olan Beckem et-Türkî adına 329 (940-41) yılında basılan dinardan, paralarda halife ile birlikte emîrü’l-ümerânın da adının yazıldığı anlaşılmaktadır. Hutbe ve sikkenin halifelik alâmetlerinden olduğu dikkate alınınca emîrü’l-ümerânın halifenin bütün yürütme yetkilerini devraldığı söylenebilir."