21 Ekim 2014 Salı

Aydınlar Savaşı'nda Cumhuriyet Muharebesi

Attilâ İlhan, “Aydınlar Savaşı” adlı kitabında  (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004) Türk aydınının topluma ve olaylara yaklaşımını, “sivil-asker bürokrasi” ile ilişkilerini, Türkiye’nin ve yabancı ülkelerin gelişme şekillerini, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e egemen olan çağdaşlaşma anlayışlarını, emperyalizmin kültür politikalarını ele alıyor.

          Kaptan’la haşır neşir olmuş herkes onun Köy Enstitüleri’ne, İsmet İnönü’nün 1940’lardaki politikalarına bakışını aşağı yukarı bilir. Ancak Aydınlar Savaşı’nda eleştiri oklarının 1940’lardan –aynı zamanda- 1930’lara, İnönü döneminden –aynı zamanda- Atatürk dönemine doğru kayması, ilginç ve şaşırtıcı geliyor. Sanıyorum tutarlılığın ele alınması bakımından Aydınlar Savaşı, Hangi Atatürk’le birlikte incelenmeli.

          Hangi Atatürk’te Atatürk dönemi ile İnönü dönemi, özellikle bağımsızlık ve ulusallık konularında kalın çizgilerle; eğitim, kültür, demokratikleşme konularında ise daha ince çizgilerle birbirinden ayrılıyor. İnönü döneminde Yunan/Latin kültürüne dayalı bir eğitim ve kültür anlayışının egemen olduğu vurgulanıyor.

          Aydınlar Savaşı’nda ise bahsettiğimiz gibi, doğrudan Atatürk dönemine ağır eleştirilerde bulunuluyor. Örneğin: “‘Cumhuriyet maarifi’, ulusal ve çağdaş olmak iddiasındadır, fakat başaramadı: ulusallığı, kahramanlıkla övünmek diye ‘hamasi’ aldığından, itici oldu; çağdaşlığı bildiğimiz batı hayranlığıdır, taklitçilikten öteye geçemez; çocuğa ister istemez bunu öğretiyor.” (s. 131)

          Yalnızca kahramanlıkla, daha doğrusu askerî başarılarla övünmek hamasi bir tutum. Ancak Atatürk döneminde bunun böyle yapıldığı doğru mu? Atatürk’ün kültür ve uygarlık araştırmalarına verdiği önem ve harcadığı zamandan haberdarız. Liselerde okutulan Tarih kitapları 4 cilt olarak yayınlandı, burada da bugünün “savaşlar tarihi”  benzeri bir hamaset yok, aksine bir “uygarlık tarihi” gibi bir içerik var. Örneğin Osmanlı’nın yükseliş ve çöküşünün bilimsel ilerlemelere, tekniğe (dolayısıyla ekonomik gelişime), ifade özgürlüğünün/felsefenin gelişmesine/gelişmemesine dayandırıldığını görüyoruz. Yine bu dönemde, geçmişte önem gösterilmeyen Türk tarihi ve Türk diline yönelik önemli araştırmalar gerçekleştiriliyor. Atatürk, Türk aydınını bizzat buna yöneltiyor. Bunlar eğitimi de, devlet yönetimini de etkiliyor. Gelişmişlik düzeyi ileride olan Batı’yı okumak ve araştırmak, onun bilim ve sanatından yararlanmak elbette ulusal kalkınmanın olmazsa olmazı, bu da yapılıyor. Ancak Cumhuriyet modernleşmesinin yalnızca buna dayandığını iddia etmek işin büyük bölümünü görmemek değil mi?

          Attilâ İlhan 1930’lı yılların gazetelerinde kadınlara seçme-seçilme hakkı verilişinden bahsedildiğini anlatıyor ve ekliyor: “Oysa, benim şöyle böyle hatırladığım, İzmir hapishanesinde yatan babamı ziyarete gidişimiz; anlaşılan, kadınlara seçim hakkı veriliyor ama, siyasi partilere hayır!” (s. 99) Başka bir sayfada benzer sözler: “‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ şiarıyla yola çıkan Anadolu İhtilâli; milletin hâkimiyetine çeşit çeşit ‘kayıt ve şart koyan’ kötü bir ‘münevver istibdadına’ yozlaşmıştı.” (s. 194) Devam ediyor: “30’lardan itibaren (…) ‘Cumhuriyet’ bürokrasisi totaliter nitelikleriyle oluşmuş” (s. 208)

          Oysa Hangi Atatürk’te Gâzi’ye baskıcılık, diktatörlük suçlamalarını yöneltenleri epey paylayan da aynı Attilâ İlhan’dı. Şöyle ki: “Mustafa Kemâl’i zalimlikle ya da adam asıp kesmekle suçlayanlar hele Fransız Devrimi’ne bir göz atıversinler. Terör Donemi diye bir dönemi olan devrim o demokratik devrim değil midir?” (s. 112)

          Yine Hangi Atatürk kitabında der ki: “Mustafa Kemâl sık sık ‘diktatörlükle’ suçlanmıştır. Hâlâ suçlanır. Halk egemenliği adına halka acımasız davrandığı, büyük yasaklar koyduğu ileri sürülmüştür. Hâlâ sürülür. Ne hikmetse hiç kimse, ister demokratik olsun ister sosyalist, her devrimin tarihten edindiği meşruluğu sürdürmek için, yine tarihten şiddet kullanma yetkisini aldığını söylemez. Devrimci şiddet, tarihsel meşruluk kavramının içindedir. Ondan ayrılamaz ki! Devrim, devirdiği iktidarın güçlerine yasallık tanıyamayacağı gibi, onu devirmek isteyenlere de hoşgörüyle bakamaz. Hiçbir devrim de bakamamıştır. Fransız Devrimi'nin ilkeleri neydi? ‘Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik’ öyle mi? İyi ama, şu yukarda andığımız Marat'nın ‘devrimin selameti için’ yüz bin kafa kesilmesi gerektiğini, gazetesinde çatır çatır savunduğunu bilir miydiniz? Fransız Devrimi'ni kurcalamış olanlar, dönemleri arasında önemli yer tutan Terör/Tedhiş Dönemi'ni hatırlayacaklardır. Devrim, akıl almaz bir tutkuyla engel gördüğü her şeyi ezip geçer. Giyotin sepetlerine düşen kafalardan piramitler kurabilirsiniz. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik devrimi bu. Demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri doğuran ana. Rus Devrimi, daha farklı olamadı: Kızıl ve beyaz terörler hem birbirlerini, hem kendi kendilerini yiyip bitirmişlerdir. Yalnız Stalin'in ‘kestiği’ komünist sayısı on binlerin üstündedir deniyor. (…) İyi ya, Robespierre’in iç ayaklanmalar ve yabancı işgallerle karşılaşınca, 1793’te ‘geçici bir süre için’ diktatörlük gereğini savunduğunu, bu ülkede kimse okumamış mıdır? Dahası, ‘kökü dışardaki’ sağ ve sol tehlikeye karşı, ‘devrimin çocuklarından Hebert’çileri de, Danton’u ve Danton’cuları da, gözünü kırpmadan idam ettirdiği unutuldu mu? Ya Sovyet devrimi sırasında, dizi dizi kurşuna dizilenler? Mustafa Kemal de, Halife’yi ve Şeriat’ı kullanan emperyalizme (Kürt İsyanları ‘şeriat ve halife’ istiyordu) son derece azimli davranmış; ucunun yine emperyalizme uzandığı gittikçe daha iyi anlaşılan ittihatçı muhalefetiniyse acımasızca ezmiştir. Bunu yapmasaydı, o kadar üzerine titrediği bağımsızlık da, halk egemenliği de, daha o zamandan gumbürdeyecekti.” (ss. 19-22)

          Peki hangisine inanmalı? Bir devrim gerçekleştiğinde ve sonrasında bu devrimi korumak, oturmasını, yerleşmesini sağlamak için otoriterliğin zorunlu olduğunu, Atatürk döneminde yapılanlara bu açıdan bakmak gerektiğini düşünüyorsunuz. Ancak bu satırların yazarı, Aydınlar Savaşı’nda 1930’larda Türkiye’nin Avrupa’da esen rüzgârlardan etkilenip totaliterleştiğini iddia ediyor. Yukarıda, bundan üç önceki paragrafta aktarmıştık. Devamı da var: “Bu ‘egemenlik’ Cumhuriyet’in ilk on yılında, ulusal bir halk cephesi heyecan ve özelliği taşıyor; ikinci on yılından itibaren, faşizan bir seçkinler oligarşisine dönüşür.” (s. 106) “Mustafa Kemâl Paşa da, İsmet Paşa da Anadolu’yu çevrelerinde aydın salkımlarıyla dolaşmayı sevmişlerdir; ‘tek parti’ faşizanlığı, bir aydın egemenliği dönemidir.” (s. 180) Hattâ Cumhuriyet’in “totaliterleştiği” dönemi 1920’lere kadar götürüyor Attilâ İlhan: “Rejim, 1920’lerden itibaren (…) ‘totaliterlik’ modasına uyar, (…) halkın adı sadece iktidardaki ‘tek’ partinin adında bir kelime olarak kalmıştır.” (s. 87)

          Attilâ İlhan’daki bu tutarsızlık; onun anısına, geride bıraktığı eserlere ve çabaya saygı duyduğumuz için üzücü, ancak Aydınlar Savaşı’ndaki savlarını çürütmek adına yine kendisinin Hangi Atatürk kitabına başvurabilme olanağına sahip olduğumuz için güzel. Çünkü Hangi Atatürk’te bu “otoriterlik (ya da totaliterlik)” meselesine gerçekten güzel bir şekilde değiniliyor.

          Başta bahsettik, Attilâ İlhan’ın İnönü’ye karşı tutumu olumsuz, Köy Enstitüleri’ne de olumsuz bakıyor. Hangi Atatürk kitabında Atatürk dönemi ile İnönü dönemi arasında bir çizgi çekilmiş ve bu iki dönem ayrılmış, ancak Aydınlar Savaşı’nda bu ayrım silikleşmiş, zaman zaman kaybolmuş. Örneğin Halkevleri’nin de Köy Enstitüleri ile birlikte anılıp, aynı eleştirilere uğraması... Biliyorsunuz Halkevleri Atatürk döneminde açılmış, Köy Enstitüleri ise Atatürk’ten sonra kuruluyor. (Not: Köy Enstitüleri’nin öncülü sayılabilecek Köy Öğretmen Okulları 1937’de...)

          “CHP diktası, faşizan bir iktidar iken, köylünün proleterleşmesini önlemek, (sosyalizme yolu kapamak) için kırsal kesim adamını o kesimde tutmayı amaçlamış, köy enstitülerini bu nedenle örgütlemişti. (…) Halkevleri kasabada, köy enstitüleri köyde ‘batılı’ kültürü yayacaklar.” (s. 21) “Köy enstitüleri ve halkevleri, kültür emperyalizminin araçları hâline gelmiştir.” (s. 25)

          Burada durmakta yarar var. Soluklandınız mı? Öyleyse söylenenlere bir daha bakalım. “Diktatör” ve aynı zamanda “faşist” CHP iktidarı, köylünün proleterleşmesini önlemek ve onu köyde tutmak için Köy Enstitüleri’ni kurmuş. Toplumun yüzde 80’inin köylerde yaşadığı bir dönemdesiniz. Böyle bir toplum yapısı var iken köylerde yaşayan büyük kalabalıklara okul götürmek, köylüden “aydın insan” yetiştirmeye çalışmak kutsal bir çaba değil mi? Üstelik köylerde yaşayan yüzde 80’i (daha doğrusu o yüzde 80 içindeki çocukları) eğitmek yerine buraları sanayileştirmeye koyulmak kaç yıl isteyen bir politika olur? Büyük ekonomik zorluklar içinde çok büyük çaplı sanayileşme hamlesine kalkmak ve şehirleşmeyi “beklemek” köylüye, yani halkın yüzde 80’ine yapılan asıl yanlış olmaz mı? Öte yandan, -temeli Atatürk döneminde atılan- Köy Enstitüleri ve -Atatürk döneminde kurulan- Halkevleri “kültür emperyalizminin araçları” hâline geliyor iddiaya göre. Başka bir yerde iddia, örnekle güçlendiriliyor: “1943 yılının yoksul ve perişan Bahçe kasabasında, sabah Ankara Radyosu’nu açar, pencereden sığırın kıra dağılışını seyrederken, sabah müziği diye Fransız musette havaları, ya da Çardaş Fürstin operetinden Düettol’lar dinlerdim. Haruniye Köy Enstitüsü’nün kız öğrencileri mandolinle bir iki menuetto çaldılar mı, Türkiye çağdaşlaşmış oluyordu.” (s. 24)

          Köy Enstitüleri’ne “Çocuklara Yunan/Latin kültürünün aşılandığı, Batı özendiriciliğinin yapıldığı yerler” olarak bakmak âdil bir tutum değil kanımca. Çünkü böyle yapılırsa Köy Enstitüleri’nde dünya klasiklerinin zorunlu olarak okutulması görülüyor ancak tarih dersi, yurttaşlık bilgisi dersi görülmüyor. Opera görülüyor ancak Âşık Veysel gibi bir üstâdın Enstitülerde verdiği bağlama dersleri görülmüyor. Menuetto görlüyor ancak her sabah Köy Enstitülülerin güne zeybekle başladıkları görülmüyor. Öğretimde yalnızca Türk kültürünün yer alması, dışarının ilerleme ve gelişimlerinden yararlanmayı önler; yalnızca yabancı kültürlere ait eserlerin yer alması ise kişileri kimliksizleştirir, ulusal aidiyet duygularını köreltir. Meselenin iki yüzünü de görmek gerek. Köy Enstitüleri’ni, hattâ Halkevleri’ni Batıcılıkla suçlamak anlamsız. Haydi Köy Enstitüleri’ni “Zaten Atatürk döneminde değil, İnönü döneminde kurulmuştu.” diyerek yüzeysel bir biçimde bir kenara attınız. (Ki o da kolay değil, çünkü Köy Ensitüleri’ni, Türkiye’nin “Batı ittifakı”na katılmasıyla, yani Batı’nın buyruğu altına girmesiyle, her şeyimize olduğu gibi eğitim ve öğretimimize de “el atan” ABD’nin “önerileri” doğrultusunda kapatan da İnönü’nün ta kendisi!) Ama bizzat Atatürk’ün kurduğu ve “çağdaş uygarlıklar düzeyi”ne ulaşma ülküsünün en somut hamlelerinden biri olan Halkevleri’ni nasıl o kapsamın içine alacaksınız? Yine Hangi Atatürk’e başvurmak ve Attilâ İlhan’ın “çağdaş uygarlıklar düzeyi” kavramına yaptığı övgüleri sıralamak mümkün...

          Diğer bazı eleştirilerimi de dile getirmek istiyorum.

          Kitapta (Aydınlar Savaşı) deniyor ki: “Soyadı kanunu çıkarıldığında Mustafa Kemâl’in seçtiği soyadı ‘öz’dü.” (s. 198) Attilâ İlhan gibi bir büyük adamın böyle bir hataya düşmesi herhâlde satırlar arasında dolaşırken beni en çok şaşırtan şey oldu. Bu iddia daha çok Gâzi ve onun iktidarındaki dönem ile ilgili bilgi kirliliği yaratmak, sözde “insanlardan gizlenen gariplikler, üstü kapatılanlar” listesini uzatmak isteyenlerin dillendirdiği asılsız bir şey. Soyadı kanunu çıkarıldığı zaman insanların o güne dek bilinen adlarına “öz ad”, yeni edinecekleri, aileleriyle ortaklaşa kullanacakları ikinci adlara da “soy ad” denmiştir. 2525 sayılı Soy Adı Kanunu’nun birinci maddesi “Her Türk öz adından başka soy ad taşımağa mecburdur” der. Yani o gün yaşasa idim benim için öz adı Erhan, soy adı Sandıkçı denilecekti. Mustafa Kemâl Paşa’ya Atatürk soyadını veren 2587 sayılı yasada da “Kemâl öz adlı Türkiye Cümhur Reisine (...) Atatürk soy adı verilmiştir” deniyor. Buradaki “Kemâl öz adlı” ifadesinde yer alan “öz”, Atatürk’ün soyadı (yani “Kemâl Öz”) değil, “öz ad” yani bugünkü ad (İng. name) anlamındadır.

           Başka bir yerde Attilâ İlhan, 3. Enternasyonal’in 5. Kongresi’ne (1924) değinerek bu kongrede alınan kararlar ile yabancı ülkelerde paralı komünist militan yetiştirildiğini, artık farklı ülkelerdeki sosyalist örgütlenmelerin Sovyet Rusya’nın ajanları yapılmaya başlandığını belirtiyor. Türkiye’de komünistlere karşı yapılan sert muamelede bunun (SSCB’nin ajan faaliyetlerine karşı bağımsızlığı savunma düşüncesinin) etkisi olduğunu söylüyor. Buraya kadar da ilgimi oldukça çekip beni çok güzel bir şekilde bu konuyu araştırmaya yöneltiyor. Ancak sonra nereye bağlanıyor? Uğur Mumcu’nun o dönem Rabıta örgütüyle ilgili araştırmalarına değinip şöyle diyor: “Eğer rejim, iddia ettiği kadar, Cumhuriyetin kurucusuna ve ilkelerine bağlıysa; ‘muhafaza ve müdafaa’ sadedinde, vaktiyle Komitern üyelerine gösterdiği şiddetli tepkiyi, bugün Rabıtat-ül Alem-ül İslam Örgütü’yle ilgi kuranlara, oradan ‘tahsisat alanlara’ tahsisat almaya vesile ve vasıta olanlara da göstermeye mecburdur.” (s. 80)

          Kitaba alınan yazının yazıldığı tarih 1987. Kenan Evren Cumhurbaşkanı, Turgut Özal Başbakan. İktidardaki parti Özal’ın emperyalist işbirlikçisi neo-liberal ANAP’ı... Böyle bir yönetici takım, 1920-30’ların yönetimiyle, yani Atatürk dönemiyle bir karakter üzerinde değerlendiriliyor ve “rejim tutarlıysa o gün dış destekli (SSCB destekli) Komünistlere yaptığı cezalandırmayı bugün dış destekli (Suudi destekli) Rabıta örgütünün uzantılarına yapsın” deniyor. Tutarlılık veya tutarsızlık; tek karakter, tek irade söz konusuyla söz konusu olur. “Our boys”ları ve Özalları Atatürk ile aynı karakter ve irade içinde saymak, Gâzi Paşa’ya büyük haksızlık değil mi?


          Aydınlar Savaşı, insanı düşünmeye, sorgulamaya yönelten 200 sayfalık zevkli bir derleme. Kitabın içeriği yalnız yukarıda değindiğimiz şeylerden ibaret değil. Türk aydınının kendi halkından ne denli kopuk olduğuna, Soğuk Savaş döneminin “milliyetçi ve muhafazakâr” hükûmetlerinin milliyetçilikle ilgisiz olup pek önemli bir şeyi de “muhafaza” etmediklerine, “solcu ve ilerici” denen kimi siyasetçi ve aydınların anlayışlarına, 80’li ve 90’lı yılların siyasî ve toplumsal koşulları ve sorunlarına yönelik önemli noktalara değiniliyor. Biz, Attilâ İlhan’ın Cumhuriyet ile ilgili yazdıklarını konu ederek gerek içsel (veya içkin) gerekse de dışsal (veya aşkın) eleştirilerimizi yaptık. Bunun dışında kalan bölümlerine de yönelmek, örneğin altı net bir şekilde çizilen “kalkınmanın en önemli etkeni eğitim değil, üretim güçlerinin gelişmesidir” savı üzerinde düşünmek ve kafa yormak da gerekir.

          Daha önce internette rastladığım, Attilâ İlhan’a ait olduğuna 127. sayfayı okuyunca emin olduğum o güzel cümleyle bitirelim: “Yahu nedir, Batı medeniyetleri sürü sepet sanat eseri, büyük müzik, önemli teknoloji olduğu kadar; şu üç Allahın belası değil midir? Sömürgecilik, Dünya Savaşları ve Çevre Kirlenmesi!”