21 Ağustos 2014 Perşembe

Ulusalcılık Meselesi

Ulusalcılık son yıllarda karşımıza çok çıkan, giderek daha çok kullanılan bir kavram. Kavramın ne anlama geldiği konusunda farklı kesimlerden farklı görüşler öne sürülmekle birlikte tartışmanın ana konusu, ulusalcılık ile milliyetçiliğin aynı şey olup olmamasıdır. Kimileri ulusalcılığı milliyetçilikle eşanlamlı görürken kimileri bu iki düşüncenin üyelerinin farklılığından dolayı ayrı tutmakta, kimileri de ulusalcılık sözcüğünün yanlış bir sözcük olduğunu söylemektedir. Öne sürülen görüşler dilbilimsel, tarihî ve siyasî olarak birtakım hatalarla iç içe olunca insanlarda kafa karışıklığı meydana geliyor.


Millet-Millî-Milliyet-Milliyetçi

Millet sözcüğü Arapça kökenli olup “aynı dine veya mezhebe bağlı topluluk” anlamındadır. Yalnız sözcüğün Türkçedeki anlamı zamanla değişerek 19. yy.dan sonra “aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, kültür ve ülkü birliği olan siyasî topluluk” şeklindeki bugün kullanılmakta olan anlamını almıştır. Millî sözcüğündeki -î eki -sel -sal ekindeki gibi bir işleve sahiptir ve millet sözcüğüne “millete ait, milletle ilgili, millete özgü” anlamını katar. “Millî”ye eklenen –yet eki Türkçe –lık, -lik ekindeki gibi bir işleve sahip olan bir çekim ekidir, yapım eki değildir ve milliyet “millet olma durumu, millete ait olma durumu, milletle ilgili olma durumu, millete özgü olma durumu” anlamındadır. Milliyetçi olmak da bu “durum”u, yani “aynı toprak parçası üzerinde, dil, kültür ve ülkü birliği olan kişilerle bir arada yaşama”yı savunmak, insanın üyesi olduğu milletin bir arada yaşamasını, ilerlemesini ve çıkarlarını savunmaktır.


Ulus-Ulusal-Ulusalcı

Ulus sözcüğü Türkçedir, kimilerinin zannettiği gibi 1930’larda türetilmemiştir, Orhun Anıtlarında dahi geçmektedir ve 1930’lara kadar seyrek de olsa kullanılagelmiştir. 1930’larda İngilizce “nation”a karşılık olarak millet yerine ulus, “national”a karşılık olarak millî yerine ulusal, “international”a karşılık olarak beynelminel veya milletlerarası yerine uluslararası veya arsıulusal benimsenmiştir. Ankara’da Birinci Meclis’in bulunduğu Hâkimiyet-i Milliye Meydanının adı Ulus Meydanı yapılmış, Bağımsızlık Savaşı’nda kurulan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi de yine bu dönemde Ulus gazetesi olmuştu. Ancak bu dönemde ulus sözcüğünün millet sözcüğüne yeğlenmesiyle millet sözcüğünün terk edilmiş olduğu zannedilmesin. 1934’te ulus sözcüğünün Atatürk tarafından ve devlet makamlarında kullanılması, millet sözcüğünü geride bırakarak gerçekleşmemiş, Atatürk ölene kadar millet sözcüğünü de ulus sözcüğünü de kullanmıştır. (Bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri ve Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri)

Ulus sözcüğünün kökeni ve yaygınlaşmasıyla ilgili bu notu verdikten sonra, tanım olarak millet ve ulusun aynı olduğunu, millî ve ulusal sözcüklerinin de aynı anlama geldiğini belirtelim. Fakat ekleri Arapçadan Türkçeye doğrudan çevirdiğimizde milliyetin karşılığı ulusallık olur, bu durumda da milliyetçinin karşılığı ulusallıkçı olur ki, bu durum böyle olmamış, milliyetçiye karşılık olarak 1935 CHP Kurultayında ulusçu sözcüğü (bu arada bir not: Gâzi, 1935 Kurultayında belirlenecek parti programı için kalemle yazdığı notlarda “ulusaltçılık” ifadesine yer vermiş, ancak Kurultayda bu ulusçuluk olarak kabûl edilmiştir) ve daha sonra ulusalcı sözcüğü türetilmiştir. (Hem ulus-çu sözcüğünün tam karşılığı millet-çi, ulusal-cı sözcüğünün tam karşılığı da millî-ci olur.) Söyleyiş kolaylıkları göz önünde bulundurularak her dilde bu tür değişikliklerin yapıldığını ve bunların doğal olduğunu söyleyebiliriz. Yani milliyetçi ve ulusçu/ulusalcı aynı anlama gelen kavramlardır.


            Kavramların Yaygınlaşma Süreci

Ulusçuluk 1940’lara kadar öz Türkçecilik adına kullanılmış, sonra bıçak gibi birden kesilmiş. Gazete ve meclis arşivlerinden gözlemleyebildiğimiz kadarıyla 1960’ların sonu ve 1970’lerde bazı aydınlar ve siyasetçiler tarafından ulusçuluk ve ulusalcılık kavramları kullanılmaya başlanmış. Sağ-sol çatışmasının şiddetli olduğu o yıllarda milliyetçiliğin MHP tarafından sıkça kullanılmasından dolayı (öyle ki partinin adında bile geçiyor) başta bazı solcular olmak üzere kendini MHP’den ve ülkücülerden ayrı tutmak isteyen milliyetçiler, ulusalcılık ve ulusçuluk kavramlarına sarılmışlardır. Tabiî yalnızca MHP değil, milliyetçi olduğunu ifade edip Türkiye’deki sosyalistler aleyhinde eylem ve söylemlerde bulunan her kesimden kendilerini ayırmak istemişler, böyle bir yol tutmuşlar. 1990’larla birlikte ulusalcılık ve ulusçuluk kavramı yaygınlaşmaya başlamış, yaygınlaşan “ulusal sol” söylemi ve siyasî hayatta “ulusal bayram, ulusal yas, ulusal egemenlik” gibi sık karşılaşılan kavramlarla birlikte ulusalcılık da ulusçuluğa göre daha fazla yaygınlaşmış, tercih edilmiştir.

Kürtçü-İslâmcı AKP döneminde Türkiye’nin birlik, bütünlük ve bağımsızlığına karşı yürütülen politikalar çerçevesinde AKP ve fikirdaş çevreleri ulusallığa, ulusalcılığa, ulusçuluğa özellikle karşı çıkmışlar, örneğin Fetullah Gülen “Ulusal Cephe adını taşıyan dalganın aşılacağını” söylemiş, Ahmet Davutoğlu “ulusçulukla hesaplaşıyoruz” demiş, Hüseyin Çelik Tayyip Erdoğan’ı protesto eden öğrenciler için “iflah olmaz ulusalcılar” ifadesini kullanmıştı. Tayyip Erdoğan da zaman zaman ulusalcılığı ve ulusalcıları eleştirmişti. Ulusalcılıkla mücadele, Emniyet Genel Müdürlüğünce terörle mücadele kapsamına alınmış, özellikle Ergenekon Davası sürecinde basın-yayında ulusalcılık çok ağır hakaret ve karalamalara uğratılmıştı. AKP ve Fetullahçılar bu faaliyetleri milliyetçilik kavramı üzerinden gerçekleştirseler halkın büyük tepkisini çekeceklerdi, bunun için daha çok aydın-siyasetçi çevresinin kullandığı ulusalcılık kavramı üzerinden gittiler.

Gezi Parkı eylemlerinde İstiklâl Caddesinden... (Fotoğraf: Emrah Gürel) 

Ulusalcılık düşüncesi ve kavramının kullanılması yaygınlaştıkça farklı kesimlerden farklı yorumlar getirildi. Bahsettiğimiz gibi, AKP destekçisi Kürtçü-İslâmcılar bu “akım” üzerine hakaret ve kara çalmadan başka bir şey konuşmadı. Ülkücülerden, yani öteden beri Türk milliyetçisi olarak bilinen çevrelerden kimileri ise “ulusalcılık, milliyetçiliğe ihanettir” görüşünü öne sürdü. Bu ülkücüler ulusalcılığı, milliyetçiliği yozlaştırmaya, milliyetçiliği yolundan saptırmaya yönelik bir hareket olarak algıladı. Ümit Özdağ gibi daha ılımlı ülkücüler ise ulusalcıları Soğuk Savaş döneminde Marksist olan, Soğuk Savaştan sonra milliyetçiliğe yönelen ancak uzun yıllar çatıştıkları ülkücüler gibi milliyetçiyim demeye utandıkları için ulusalcılık kavramını bayraklaştıran kişiler olarak niteledi. Kimi ulusalcılar ise -MHP’ye atıfta bulunarak- milliyetçiliğin Türk-İslâm senteziyle ve ırkçılıkla özdeşleştiğini, milliyetçilik kavramının laik karakterden yoksun kaldığını, dolayısıyla ulusalcılık kavramının laiklikle uyumlu olan milliyetçilik olduğunu iddia ettiler. Hattâ kimileri millet sözcüğünün 19. yy.a kadar kullanılan anlamını işaret ederek laikliğe ve Atatürk’ün dünya görüşüne uygun olanın ulus ve ulusalcılık olduğunu belirtti.

Bu görüşlerin tümünü ayrı ayrı incelemek zaman alır, ancak bir iki noktaya değinmek şart.
1. Milliyetçilik, Atatürk’ün 6 temel ilkesinden biridir ve laikliğe aykırı değil, tam tersine laiklikle iç içe bir düşünce olarak uygulanmıştır. Örneğin “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” demek, meşruiyeti gökten yere indirdiği için laik, egemenliği Türk milletine verdiği için milliyetçidir. Osmanlı’nın son dönemlerindeki Ziya Gökâlp, Yusuf Akçura (ikisi de Atatürk’ü etkilemiştir) gibi Türk milliyetçileri laiktir. Atatürk’ten sonra kimileri milliyetçiliği İslâmcı bir çerçevede ve ırkçılığa varan bir şekilde uygulamaya çalıştı diye milliyetçiliği terk etmek siyaseten yanlış olduğu kadar Atatürk’ün milliyetçilikle ilgili eserlerini de bir kenara bırakmak anlamına gelir. Kemâlistlerin “asıl milliyetçilik böyle olur” diyeceği vakit referans göstereceği yeteri sayıda kaynak vardır.

2. Sözcükler uzun süreçler içinde anlam değişikliklerine uğrayabilir. Modern siyasetteki pek çok kavram yüzyıllar önce de var olan ama anlamları bugünkünden farklı olan şeylerdi. Hele farklı dillerden gelen sözcüklerin anlam değişimine uğraması çok karşılaşılan bir olaydır. Sırf “millet”in eski anlamından dolayı güncel anlamını göz ardı etmek, millete büyük haksızlık olur.

3. “Atatürk ulus sözcüğünü kullanarak millet sözcüğünü dışladı, dolayısıyla bir Kemâlistin millet ve milliyetçilik yerine ulus ve ulusalcılık üzerinde durması gerekir” savı geçersizdir. Çünkü Atatürk “ulus”u kullandığı dönemde dahi millet sözcüğünden ve milliyetçilik kavramından vazgeçmiş değildir. Ulus gazetesinde Kasım 1935’te yazdığı yazılarda bazı sözcüklerin Türkçe sayılması gerektiğini belirtmiş, bunların arasında “millet”i de saymıştır. 1937’de Anayasa’nın 2. maddesine altı ok eklenirken ulusçuluk veya ulusalcılık değil milliyetçilik denmiştir.

4. Ulusalcılık, milliyetçiliğe ihanet eden ya da milliyetçiliği özünden koparan bir kavram değildir. Ulusalcılık, milliyetçilikle aynı şeydir. Biri Arapça kökenli, diğeri Türkçe kökenlidir. Bunun dışında kuramsal olarak farkları yoktur. Uygulamada görülen farklar, kuramların özünü etkilemez. Milliyetçilik adıyla Amerikancılık yapmak nasıl ki milliyetçiliğin gerçek anlamını değiştirmiyorsa ulusalcılık adıyla Kürtçülük yapmak da ulusalcılığın gerçek anlamını değiştirmez.

5. Genel olarak özetlemek gerekirse, milliyetçiliği kenara atıp ulusalcılığı benimsemek yanlış bir tutumdur. Atatürk, milliyetçilik üzerinde durmuştur. Milliyetçilik hem içerik olarak önemlidir hem de Kemâlistler için tarihî olarak önemli bir mirası vardır. Hattâ -her ne kadar bugünkü sosyalistler apayrı bir noktada konumlanmışsa da- milliyetçiliğin sosyalistler için de önemli bir mirası vardır. Doğan Avcıoğlu, Uğur Mumcu gibi sosyalistler milliyetçiliğe sahip çıkmışlardır. Türkiye’de sosyalizmin en büyük atılımını yapan TİP’in programında Türk milliyetçiliği savunulmuştur. Türk milliyetçiliğinin bugün “kirli ellerde” olduğunu düşünenler varsa yapmaları gereken Türk milliyetçiliğini o “kirli eller”den alıp lâyık olduğu şekilde temsil edilmesini sağlamaktır. Ulusalcılıkla birlikte, “Atatürk milliyetçiliği” kavramı da Türk milliyetçiliğine karşı tercih edilmemesi gereken bir kavramdır ve büyük ölçüde 12 Eylül’ün yaygınlaştırdığı bir söylemdir. Atatürk, “ben Türk milliyetçisiyim” diyorken Kemâlist olanın “ben Türk milliyetçisi değil Atatürk milliyetçisiyim” demesi abesle iştigâl, yani anlamsız uğraştır.


            Birgül Ayman Güler’in Ulus-Milliyet Yorumu

            Ulus-millet, ulusalcılık-milliyetçilik konuları üzerine değinip bununla ilgili başka bir güncel tartışmayı es geçmemeli… Birgül Ayman Güler’in geçen yıl TBMM’de yaptığı konuşmada söylediği “Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit, eş değildir” sözleri Kürtçü, İslâmcı, liberal, sosyalist basın-yayın tarafından açıkça çarpıtıldı. Kemâl Kılıçdaroğlu’nun istifasını istemesi nedeniyle parti dalkavukları tarafından genel merkezin kontrolündeki yayınlarda bu sözler hâlâ çarpıtılarak Birgül Ayman Güler’in aleyhinde kullanılıyor. Elbette Güler’in bu sözü, Türkiye’nin tümünü kapsayan ulus ile Türkiye’nin bir bölümünü oluşturan bir etnik grubu siyasî ve hukukî olarak eşit düzeyde görmenin yanlış olduğunu ifade ediyordu ve hiçbir yerinde ırkçılık yoktu. Ancak Birgül Ayman Güler’in gerek bu sözünde gerekse yazılı eserlerinde milliyet sözcüğünü yanlış anlamda kullandığını belirtmeliyim. Güler, milliyet sözcüğünü etnik topluluk anlamında kullanıyor ama yazının başında belirttiğimiz gibi milliyet, millet-lik, millet olma durumu anlamındadır, etnik grup demek değildir. Dolayısıyla Türk ulusuyla Kürt etnisitesi siyasî ve hukukî olarak eşit, eş değildir” demek daha doğru olacaktır. Birgül Ayman Güler’in Türk ulusal kimliğinin gerekli ve zorunlu olduğunu açıklayan çalışmasının tümünde milliyet sözcüğünü yine etnisite anlamında kullanması kafa karışıklıklarına yol açacaktır. Milliyet, İngilizce “nationality”nin karşılığıdır. Bir İngiliz bir Türke “What’s your nationality?” diye sorduğunda yanıtı “I’m Turkish” olacaktır. Etnik kökenini değil, milliyetini, yani ait olduğu ulusu, milleti söyleyecektir. Prof. Güler’in bahsettiğimiz Akıl Tutulması (İmge Kit., 2013) kitabında örneğin Anayasa’da Türk ulusal kimliği yerine Kürt, Laz, Çerkes, Gürcü vs. diye çeşitli kimliklerin benimsenmesi durumunda Türkiye’nin bir ulusal devletten “milliyetler devleti”ne dönüşeceği belirtiliyor. Oysa kullanılması gereken kavram “etnik topluluklar devleti” (yani etnik topluluklara siyasî statü verilip ulusal birliğin parçalanmasının önünü açan bir yapı) olmalıdır. Kürt milliyeti veya Laz milliyeti denen bir şey yoktur çünkü Türkiye’de Kürtlük ve Lazlık birer etnisite adıdır, milliyet adı değildir. Birgül Ayman Güler’e “faşist, ırkçı” diye saldıranların bilmez ya da kötü niyetli kimseler olduğu doğru, ama Güler’in ortaya koyduğu terminolojideki hata da önemli.


            “Ulusalcılık Hayaleti”

Ulusalcılık meselesi son yıllarda üzerinde sıkça tartışılan, gelecekte de tartışılacak olan bir konu. Bugün kimilerince “Yeni Türkiye” diye adlandırılan iktidarın ve onun Türk siyasetinde gerçekleştirdiği Kürtçü çizgi kaymasının etkisi altında olan liberal, İslâmcı, sosyalist, sosyal demokrat, hattâ kimi “Atatürkçü” yazar çizerlerin ötekileştirme ve aşağılama aracı olarak kullandıkları ulusalcılık, bugün destekçilerinden çok düşmanlarının kullandığı bir kavram hâline gelmiştir. Attila Aşut’un son derece doğru saptamasıdır: Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunun en başındaki “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti” cümlesinin Türkiye’ye uyarlaması gibi, Türkiye’de bir ulusalcılık hayaleti dolaşıyor. Evet Türkiye’de ulusalcılık hayaleti dolaşıyor ve tüm liberal, İslâmcı, Kürtçüler, bunların yanında pek çok sosyalist ve bazı “Atatürkçü” sosyal demokratlar, ulusalcılık hayaletine karşı ittifak hâlinde.

Ulusalcılık tartışmasına yönelik söylenmesi gerektiğini düşündüğümüz şeyleri söyledik. Yeni görüşler ve eleştiriler, ulusalcılar da dâhil, tüm Türk milliyetçilerinin, Kemâlistlerin önünü açacaktır.


Yararlanılan Kaynaklar
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ATAM, 2006
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, ATAM, 2006
Cengiz Özakıncı, Ulus ve Millet, Bütün Dünya, Aralık 2011, ss. 39-45
Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-6, Kaynak Yay., 2008
Birgül Ayman Güler, Akıl Tutulması, İmge Kit., 2013
Ahmet B. Ercilasun, Atatürk’ün Kaleminden Çıkan Yazılar, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. 512, Ağustos 1994, ss. 85-91
TBMM internet sitesi
TDK internet sitesi
Aktüel
Milliyet
Cumhuriyet
Yeniçağ
BirGün
Aydınlık

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Tayyip Erdoğan Neden Kazanıyor?

Ülkemize yaptığı bunca kötülüğe rağmen neden hâlâ Tayyip Erdoğan’ın her seçimi kazandığını, daha doğrusu neden halkın büyük bir bölümünün Tayyip Erdoğan’ı desteklemeyi sürdürdüğünü merak ederiz. Bizi hayretlere düşüren, hattâ şaşırma aşamasını geçip bizi bir yanıt bulma çabasından vazgeçiren veya kendimizi tatmin etmeyen yanıtlar üretmemize neden olan bu soru 10 yıldır gündemimizde. Biz; Tayyip Erdoğan ve ekibinin bu ülkeye çok büyük zararlar verdiğini gören, bilen, bunun acısını çeken insanlar...

Aşağı yukarı bellidir aslında yanıtlarımız: “basın özgür olmadığı için halka gerçekleri göstermiyor, muhalefet ısrarla yanlış politikalar uyguluyor, çalışmıyor, halk eğitimsiz, eğriyi doğruyu göremiyor, sadaka ekonomisi ve kredi/kredi kartları ile yaratılan geçici ve sanal ekonomik refah” vb...

Hepsi doğru. Ama hiçbiri doğru yanıt değil. Halkın büyük bir bölümünün neden hâlâ Tayyip Erdoğan’ı desteklediği sorusunun yanıtı hepsinden bir parça içeriyor ancak olayı açıklamaya bunlar yetmiyor.

Bu arada belirtelim; seçim sistemi, oyların sayımı, sandık başında ve elektronik ortamda dönen hileler, taşıma mitingler, anketlerin güvenilir olmayışı vs.yi kanıt göstererek aslında Tayyip Erdoğan’ı destekleyen o kadar çok kişi olmadığını öne sürme kolaycılığına kaçmamak gerek. Seçim hilesi bence de var. Ama bu yüzde 3 olur, yüzde 5 olur. Sokakta, kahvede, köyde, mahallede, çarşıda, internette gördüğümüz gerçekler illüzyon değil, Türk toplumunun büyük bir bölümünün Tayyip Erdoğan’ı desteklediği durumudur.

Başlayalım...

Türkiye, yani Türk milleti ikiye bölünmüş durumdadır bugün. Sayıları on milyonlar olan iki kutup var toplumda. (Tabiî bir de bu kamplaşmanın dışında kalmış daha az sayıda insanlar...) Bu iki kutbun oluşumu bugün veya AKP iktidarı ile on sene önce gerçekleşmiş değil. On yıllar öncesinde belirginleşmeye başlayan bir ayrışma bu.

Baştan söyleyelim, birinin tarafında olup diğerinin karşısında değiliz, birini övüp diğerini yermek için konuşmuyoruz bunları. Toplumun çok büyük bölümünü oluşturan bu iki kesimin hangi yönlerden ayrıştığını, özelliklerinin neler olduğunu, bu ayrışmanın Türk siyaseti ve Tayyip Erdoğan iktidarı (hem siyasî anlamda iktidar hem de sözlükteki anlamıyla “güç” olarak iktidar) üzerindeki etkisini anlamak ve anlatmak için yazıyoruz.

Bir yanda, daha az eğitimli, daha az gelirli, daha çok dindar bir kitle. Bir yanda daha çok eğitimli, daha çok gelirli, daha az dindar bir kitle. Birinci kitle, sayıca ikincisinden daha fazla. Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu’da yoğunluklu. İkinci kitle ise Ege, Akdeniz ve Trakya’da daha fazla.

Birinci kitle dine ve geleneklere daha sıkı bağlı. Demokrasi, hoşgörü, empati, insan hakları filân onun için çok önemli değil. O “Müslüman”dır. Elbette diğeri de Müslüman olabilir ama o, yani birinci kitlenin insanı için Müslümanlık bir kimlik veya kimlik gibi önemsediği, üzerine titrediği bir niteliktir. Bu Müslümanlığın İslâm’ın özüyle çelişen yanları olabilir. Din öğreticilerinin anlatıları ve ekonomik mücadele onu kimi zaman İslâm’ın kimi erdemli öğütlerine ters bir şekilde yalancı, çıkarcı yapabilir. Ama o “Müslüman”dır. Birlikte olmak istediği, hayatının bir bölümünde ortaklık kuracağı herkesi de Müslümanlar arasından seçer.

İkinci kitle de yalnızca bireysel dinî inanış olarak çok büyük oranda Müslümandır. Ama onun hayatında verdiği kararları belirleyen şeylerin başında İslâm gelmez. Çevresindeki insanları seçerken Müslüman olan veya İslâm’a uygun bir şekilde yaşayanları aramaz, aksine daha özgür, daha az dindarlarla bir arada olma eğilimindedir. Dinî nedenlerle başkalarına kötülük yapabilecek derecede yobaz olan, kapalı olan, tutucu olan kişilerden uzaktır. Bu kitlenin önemli bir bölümü Atatürkçüdür. Veya biraz gençse solcudur, biraz yaşlıysa sosyal demokrattır, sosyalisttir. Türk toplumunun genelinde milliyetçilik yaygın olduğu gibi bu iki büyük kesimde de yaygındır. Ancak birinci kesimin milliyetçilik oranı ikincisinden biraz daha fazladır denebilir.

Birinci kitle genelde siyasî tercihini işini iyi yapandan yana değil, daha dindar olana, “Müslüman” olana, yani Müslümanlığı ile bilinen, İslâm’ı siyasî olarak âdeta bir kimlik yapmış olandan yana yapar. İkinci kitle ise nispeten daha okumuş olduğundan dolayı daha çok demokrasiye, liyakata göre seçim yapar, daha önemlisi laikliğe göre... Ama rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bağnazlık birinci kitleye özgü bir şey değil ve ikinci kitle de pek çok zaman kandırılabilmektedir.

İki kesimin özellikleri burada bitiremeyeceğimiz kadar farklı yönlerden incelenebilir. Şöyle özetlemek gerekirse; birinci kitle, cumaya giden, belki namaz kılan, aile geleneklerine bağlı, genellikle az eğitimli, pek kitap okumayan, bilimsel ve teorik bilgisi az ama pratik bilgisi çok, çok fazla kazanmayan, esnafa “selâmün aleyküm” diye uğrayan, kadınsa genelde saçı örtülü insanlar. İkinci kitle, “selâmün aleyküm” değil “merhaba” ile güne başlayan, daha çok eğitimli, daha çok kazanan, tutucu olmayıp daha rahat olan, şehir hayatına ve yeni ortamlara kolay uyum sağlayabilen bir toplumsal tabaka.

Biraz geçmişe gidelim. Demokrat Parti 1950’de iktidara gelince tarikatları, cemaatleri ayaklandırdı. Çağdaş bir toplumda yeri olmaması gereken tarikatlar güç kazanmaya başladılar. Toplumun, özellikle de dindar, muhafazakâr yapıdaki insanların (yazıda bahsettiğim 1. kesim) beyinleri bu tarikatlar yoluyla yıkanmaya başlandı. Devletin kuruluşunda oluşturulan sistemin Müslümanların, Anadolu’nun köylü çocuklarının, ahlâki (dinî ahlâk anlamında) değerleri olanların aleyhinde bir sistem olduğu düşüncesi zihinlere işlendi. Tarikatlar, cemaatler, din kullanıcısı partilerin örgütleri, 1945’ten sonra kurulan İlim Yayma Cemiyeti gibi türlü din kullanıcısı dernekler, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su ve Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün’ü gibi yayın organları sürekli dine, dindarlara, inançlı ve ahlâklı insanlara karşı, onların ezen, dışlayan bir sistemin var olduğunu dile getirdiler.

Özellikle 28 Şubat’tan sonra, çok net ve güçlü bir propaganda ile “mağdur dindar” portresi oluşturuldu. “Başörtülü diye üniversiteye almayan... Müslüman diye ordudan atan... İmam-Hatip’li diye önünü tıkayan” bir devlet resmedildi. (12 Eylül’ün de bir “mağdur Kürt” portresine neden olduğunu düşünürsek, 12 Eylül ve 28 Şubat’ın bir Kürtçü-İslâmcı ittifakına ve iktidarına zemin hazırladığını, perde arkasında amaçlananları daha iyi görebiliriz. Başka bir yazının konusu)

İşte AKP böyle bir atmosferde iktidara geldi. “Hor görülen, ezilen Anadolu Müslümanlarının iktidarı” olarak öne çıkarıldı. AKP’nin ilk iki dönemini hatırlayın. Tayyip Erdoğan’ın dilinde sürekli bir mağdur edebiyatı vardı. Siyasî analizlerde en çok üzerinde durulan olgulardan biri bu “mağdur edebiyatı” idi. Efendim, yargı bize engel oluyor, cumhurbaşkanlığı makamı (2007’ye kadar) millî iradeye saygı duymuyor, Ergenekoncular istikrarı sarsmak istiyor, darbeciler bizim iktidarımıza son vermek için camii bombalama plânları yapıyor, vs. vs... Tayyip Erdoğan’ın ağzında hep bir “düşman” vardı. Askerlere yönelik davalar, 12 Eylül 2010 halk oylaması ve 2011 genel seçimleriyle birlikte yargı da, ordu da, devletin tüm kurumları da AKP’ye bağlı kişilere veya o dönem AKP ile ittifak hâlinde olan Fetullahçılara bırakıldı. Yeni siyasî duruma göre yeni düşmanlar üretildi. “Faiz lobisi, Almanya, başka yabancı odaklar, ülkeyi karıştırmaya çalışanlar”, hepsi Tayyip Erdoğan’ı yıkmaya çalışıyordu. AKP’nin büyük oranda hükmettiği basın-yayın ile bu propaganda yapıldı, yapılmakta.

Tayyip Erdoğan nüfuz olarak Cumhuriyet tarihindeki en güçlü iktidarlardan birine sahip, ama yine mağduru oynamaya, daha doğrusu “onu mağdur etmeye çalışan düşmana karşı dik duran adam”ı oynamaya devam ediyor. Adnan Menderes’in idamı neden Tayyip Erdoğan’ın dilinden düşmüyor? İlgili-ilgisiz her yerde ağzında benzer cümleler: “Bu milletin iktidarda olmasını hazmedemeyenler Adnan Menderes’i alçakça bir şekilde idam etti!”...

Çünkü Tayyip Erdoğan’ın arkasındaki halk desteğini sürdürmesinin en büyük nedeni, toplumu bu algıya yönelterek yanına çekme politikası. Tayyip Erdoğan diyor ki, ey “millet”, ey Anadolu Müslümanları, ey dindarlar, ey geleneklerine bağlı insanlar, şimdiye kadar laik, dinsiz, halka tepeden bakan birtakım kişiler devleti elinde tutuyordu, onlar size düşman, sizi aşağılayan kişilerdi. Ben iktidardan gidersem onlar iktidara gelir, o, size düşman olanlar! Onlar yabancı devletlerle, faiz lobisiyle, Alman istihbaratıyla işbirliği içinde benim iktidarımı sonlandırmak, sizi eskiden olduğu gibi ezmek, aşağılamak istiyorlar! Bu yüzden beni destekleyin!

Bu propagandanın bu insanlar üzerinde “Menderes’i astınız, Özal’ı zehirlediniz, Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyiz” sonucunu verdiğini Gezi’de gördük. Birinci kitleyi ikinci kitleye düşman etme politikasının Tayyip Erdoğan’ın epey işine yaradığını gördük. Bu yüzden dilinden “bunlar ateist, bunlar solcu, bunlar terörist... çapulcular... camide içki içtiler... bunlar dindar bir nesil yetişmesini istemiyor... kızlı-erkekli evleri kabûl edemeyiz” lâfları eksik olmuyor. Bülent Arınç bu büzden “çağdaş düşünceden içki ve seksi anlıyorlar... kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” diyor. İsviçre’de 8 ayrı banka hesabı bulunduğu WikiLeaks belgelerine yansıyan, banka hesaplarından ayrı olarak evindeki kasalarda tamamiyle sıfırlanacak paraları bulunan kişi, “Galata Bankerleri... faiz lobisi... statükocular... onlara göre biz verilenle yetinmesi gereken, yani zenci bir güruhuz” diyebiliyor. Amaç, toplumun bir kesimine, hem de epey kalabalık bir kesime “AKP sizin yaşam tarzınızı, değerlerinizi, çıkarlarınızı onlara düşman olanlara karşı savunuyor” mesajı vermek.

Yazının başında bahsettiğimiz iki toplumsal kesim arasında bir ayrışma söz konusu olduğu için, Tayyip Erdoğan ve ekibinin bu iki toplumsal kesimi birbirine düşürme politikası, sayıca fazla olan daha dindar, daha muhafazakâr, daha az eğitimli kitlenin Tayyip Erdoğan’a daha sıkı bir şekilde bağlanmasına neden oluyor. Onlarca gazete ve televizyon ile pompalanan bu propaganda, zaten biat etmeye meyilli, az eğitimli insanların tüm ahlâki değerleri, yani dürüstlük, adalet, barış gibi ölçütleri hiçe saymalarına neden oluyor. Allah aşkına Tayyip Erdoğan’ı destekleyen, mitinglere koşup “Reecep Taayyip Erdoğan. Recep Tayyip Erdoğan” diye bağıran insanlar Tayyip’in ve diğer AKP’lilerin yolsuzluk yaptığını bilmiyor mu? Biliyor, çok da iyi biliyor. Çoğu işçi, asgari ücretli, emekli, dar gelirli, hattâ işsiz olan bu insanlar hükûmetin kendilerine verdiği maaşın yetersiz olduğunun farkında değil mi? Farkında... Buna rağmen Tayyip Erdoğan’ı destekliyorlar. Çalıyor ama namazında niyazında diyorlar. Geçtiğimiz günlerde internette çok paylaşılan bir videodaki amca ne diyordu? “Tamam yolsuz molsuzdur ama...ülkeye hizmet... önemli değil” Veya AKP’nin Ankara mitingindeki genç kızın dedikleri: “(Türkiye’nin sosyal medyayıyasaklayan ülkeler arasına girmesi) beni rahatsız etmedi… Size nasıl söyleyeyim, Recep TayyipErdoğan bize Allah’ın gönderdiği bir insan doğal olarak.” Aynı mitingde Twitter’ın hükûmet tarafından kapatılması hakkındaki düşüncesi sorulan amca, sosyal medyayı kullandığını söylüyor ve ekliyor: “Başbakanımız bunu yasak ettiyse mutlaka bir sebebi vardır.”

Bu insanlara Tayyip Erdoğan’ın onların millî, mânevi, dinî değerlerinin koruyucusu ve “ayyaş, solcu, din düşmanı” odaklara karşı savaşan biri olduğu düşüncesi gazete ve televizyonlar tarafından pompalanıyor çünkü. Yolsuzluk yapmış, Gezi’deki gençleri öldürmüş, ülkenin varlıklarını satmış, rant uğruna emeği ve doğayı hiçe saymış, dışa bağımlı bir politika izlemiş, Twitter’ı yasaklamış, basını ve muhalefeti engellemiş, çok mu önemli? Ne yani, bunları yaptı diye ona sırtımızı dönüp Tayyip Eroğan’ın “bunlar solcu, bunlar ateist” dediği kişilerin, “camileri ahır yapan Cehape”nin iktidara gelmesine izin mi verelim?

Köy yerinde yaşadığım için, muhafazakâr bir yörede doğduğum için, yazıda bahsettiğim “1. kitle”den olan bir aileye sahip olduğum için iyi biliyorum, kulaktan dolma tahmine dayalı şeylerle konuşmuyorum. Tayyip Erdoğan’ı destekleyen insanların pek çoğunun düşünce yapısı bu. Araştırma şirketlerinin anketleri de bahsettiğimiz gibi bir tablo çiziyor. Bu yıl nisan ayında yapılan bir ankete göre dindarların yüzde 48’i AKP’ye oy veriyor. Aynı ankete göre AKP’ye oy verenlerin yüzde 86’sı yaşam tarzı olarak dindar muhafazakâr veya geleneksel muhafazakâr ve yüzde 67’si en fazla ortaokul mezunu. Gazete okumayanların yüzde 52’si AKP’ye oy veriyor. İşçilerin yüzde 40’ı, esnafın yüzde 42’si, işsizlerin yüzde 39’u AKP’ye oy veriyor. (Kaynak: KONDA, 16 Nisan 2014)

Geçen gün köy meydanında oturan amca “Osmanlı torunları 100 yıl sonra iktidara geldi, gitmek yok artık” diyordu. Onun “Osmanlı torunu” diye kodladığı, dindar, namaz kılan, mânevî değerleri olan ve güçlü bir Tayyip Erdoğan var. Bu amcanın sülalesi, torunlarının torunları hiçbir zaman Tayyip Erdoğan’ın elde ettiği servetin binde birine kavuşamayacak. Onun vergisini aşırarak kalkınan Tayyip Erdoğan iktidarı PKK açılımından çay fiyatlarına kadar aslında onun hiç desteklemediği onlarca işi yürütüyor. Böyle bakınca zavallı, gülünç, kendi edip kendi bulan bir adam bu; böyle milyonlarcasından biri... Ama bu insanlar böyle. Bu insanlar kendilerine “öcü” diye gösterilen “kötü niyetli, dine düşman, millete düşman” hayaletlere karşı savaşan Tayyip Erdoğan’ı, önlerindeki tek ve zorunlu çare olarak destekliyorlar.

Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak yarın. Bu toplumu tanıdığımıza göre açıkça söyleyelim, Tayyip Erdoğan bu seçimi de kazanacak. Tahminim birinci turda, bir ihtimâl ikinci turda seçim sonuçlanacaktır. Peki ne yapılmalı? Bu insanlar, yani toplumun sayısal olarak çok önemli bir bölümünü oluşturanlar nasıl Tayyip Erdoğan’ın aslında onlar için, “hizmet etmek” için mücadele vermediğini anlayacaklar? Kesin bir çözümüm yok, ancak var olan Türkiye gerçekleri içinde ihmâl edilmemesi gereken birtakım şeylerden bahsedebilirim.

En başta, her şeyin başında, biz bu insanları seveceğiz. Bu insanlar bizim insanlarımız. Aynı ülkede yaşadığımız insanlar. Bu ülkenin geleceği için bir şeyler yapmak istiyorsak, tasarladığımız güzel geleceğin kapsamı içinde bu insanlar da var; bunu unutmamalıyız. “Koyun bunlar... Makarnaya oy satıyorlar... Yobazlar... G... kılları... Câhiller” diye onlara hakaret ederek bir yere varamayız. Hiç kimse “Aa demek ben koyunum, iyi ki beni uyardınız” diyerek fikir değiştirmez. (Elbette bu, çirkinleşen, saldırganlaşan, paralı askerliğe soyunanlara karşı sessiz kalalım demek değil.)

Tayyip’e söverek, gece gündüz onların “dünya lideri” dediği kişiyi ağzımıza dolayarak da hiçbir şey olmaz. Bugün apolitik insanların ve AKP’ye sıcak bakanların sözüne az veya çok önem gösterdiği, ama aslında AKP’ye karşı olduğunu bildiğimiz aydınlara bakın. Konuşmaya Tayyip diye başlayıp Tayyip diye bitirmiyorlar. Ülkede kötü şeyler olduğunu anlatırken yapanı değil yapılanı gösteriyorlar. “Tayyip Erdoğan PKK ile masaya oturup teröristlere taviz veriyor” dediniz diyelim. Onu destekleyenler “Tayyip Erdoğan” sözünü duyduğu anda kafalarında olumlu bir karakteri canlandıracaklar ve arkasından “PKK ile masaya oturup teröristlere taviz vermek” gibi olumsuz bir şeyi onunla bağdaştırmayacak, bunu kabullenmeyecek, sizin “tipik” bir “Tayyip Erdoğan düşmanı” olduğunuzu düşünerek söylediklerinize inanmayacaklardır. Ama “Bugün PKK ile masaya oturulup teröre taviz veriliyor” dediğinizde yapılanın olumsuz ve ülkeye zarar veren bir şey olduğunu düşünebileceklerdir. Siz bunu yapanın Tayyip Erdoğan olduğunu zikretmeseniz de elbette hükûmetin başında o olduğuna göre bu olumsuz şeyi yapanın Tayyip Erdoğan olduğu sonucuna ulaşacaklardır. Yalnız bunu siz, yani “zaten tipik bir Tayyip Erdoğan düşmanı, ateist, solcu” olma olasılığı bulunan biri söylemeyecek, onlar kendileri kendilerine söyleyecektir. Yapanın değil yapılanın kötülüğü öne çıkarılırsa, yapılanların asla kötü olamayacağı önyargısı ortadan kalkmış olacak ve insanlar yapılanların kötülüğünden yapanların kötülüğüne varacaklardır.

En başta bu insanları seveceğiz demiştik ya, bununla birlikte, biz bu topluma ait olduğumuzu, bu insanlara aşağılık, câhil, düşük, biçimsiz kişiler olarak bakmadığımızı, onlardan biri olduğumuzu, Türkiye’nin iyiliğini düşünen her Türk yurttaşıyla gönül birliğimiz olduğunu göstereceğiz. Facebook’ta başı örtülü, bacakları açık bir kadın fotoğrafı paylaşıp “alın işte sizin dindarlığınız bu... Sahtekâr takiyeci” gibi sözler yazmak, ünlü “star”ların “göbeğini kaşıyan adam” tadındaki yazılarını dile getirmek şimdiye kadar bu insanları bizden uzaklaştırıp Tayyip Erdoğan’ın kucağına itmekten başka bir işe yaramadı. Giyim kuşamla, edep âdapla, ciddiyet ve davranış ölçüsünü bilerek, içten (samimi) olduğumuzu belli etmeliyiz. Bu ülke için, bu ülkenin insanları için kaygılandığımızı ve “din düşmanı, millet düşmanı, faiz lobisinin elemanı, Avrupai bir seçkinci” olmadığımızı söylemeli ve bu konuda tutarlı olmalıyız.

Tayyip Erdoğan’ı desteklememenin vatan millet hizmet düşmanlığından değil, onun ülkeye yaptığı kötülüklerden rahatsız olmaktan kaynaklandığını ortaya koymalıyız.

Gâzi’nin Konya Türk Ocağı’nda yaptığı konuşma, ülkenin geleceğini düşünen insanlar için pek çok yol gösterici dersler içeriyor. Herkes bu konuşmanın tamamını dikkatle okumalı. (Tam metin için: http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konya-gencleriyle-konusma)

“Aydın sınıfla halkın düşüncesi ve amacı arasında doğal bir uygunluk olması gereklidir. Yani; aydın sınıfının halka vereceği bilgiler, göstereceği ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. (…) Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını öncelikle kendi beyinlerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice sindirilebilir ve kabûl edilebilir bir hâle getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. (…) Bu halk, eğer bir defa karşısındakilerin içtenlikle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhâl kabûle hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden önce millete güven vermesi lâzımdır.” (Konya, 20.3.1923)

Ve şöyle demiştir:

“Gerçek inkılâpçılar onlardır ki, yükselme ve yenilenme inkılâbına yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler.” (Kastamonu, 30.8.1925)

Demek ki, bu insanlara, onlara içtenlikle yardımcı olacağımız konusunda, onları düşündüğümüz konusunda güven vermeliyiz. Çünkü bu insanlar bizim içtenlikle onların yanında olduğumuzu görürlerse gerçekleri anlamaya ve gerekli her şeyi yapmaya hazır olacaklardır. Onlara bu güveni vermek için, onların ruh ve vicdanındaki gerçek eğilimleri etkilemek için düşünce ve amaçlarımız onların yaşamına aykırı olmamalı, onların katılım gösterebileceği şekilde millî olmalı ve bu düşünce ve amaçların ifade edilişi de halkın kabûl edeceği, uyum sağlayabileceği bir tarzda olmalı.
           
İki kampa ayrılan toplumumuzu, bu ülkeyi sevmek dışında bir ayrım olmaksızın kucaklayacak, yalnızca Türk milletinin iyiliği, geleceği için kaygı duyduğumuzu gösteren, içtenlik (samimiyet) ve vatanseverliğe dayalı yeni bir muhalefet ve aydınlanma üretmemiz gerekiyor. İnandığımız değerlerin kesiştiği vatanseverlik noktasından yola çıkarak vereceğimiz aydınlanma mücadelesi, halkımıza duyduğumuz sevgi ve saygı ile çevrilerek bizi ve toplumumuzu güçlendirerek ileriye götürecektir.




(İlk kez milliiradebirligi.org'da yayınlandı.)

3 Ağustos 2014 Pazar

Modernleşme (mi?) Batıcılık mı?

         Başta liberaller olmak üzere pek çok kişinin Batılılaşma kavramı ve Türk modernleşmesiyle ilgili yorumları, açıkça kavramları birbirine katıp karıştırıyor. Birbirinden ayrı olguları ayırmadan, gerektiği gibi sınıflandırmadan veya bazı olguları yok sayarak konuşuyorlar.
         Modernleşme, var olan dünya şartlarında en ileri, gelişmiş, uygar olan sistemleri kendi toplumunun kültürel ve tarihî yapısına göre kendi ülkene uyarlayarak uygulamaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlık için yararlı bir fikir, bir sistem, bir düzen ortaya çıkmışsa, bunu alıp kendi toplumuna getirmen çağa ayak uydurmak ve Gâzi'nin sözündeki gibi "muasır medeniyet seviyesi"nin üstüne çıkmaktır. Buna çağdaşlaşma denir. Rönesans'ı, Sanayî Devrimini gerçekleştirmiş, kısmen parlamenter rejimlere geçmiş, bilimi dinî baskılardan kurtarmış Batı, bu anlamda o günün çağdaş dünyası olduğu için de bu modernleşme hareketine kimilerince Batılılaşma dendi. Tarihî olarak ilerleme, gelişme, demokratikleşme hareketleri, tarihin çeşitli dönemlerindeki "ileri" uygarlıklar değişiklik gösterebileceğinden dolayı "modernleşme" ya da "çağdaşlaşma" diye adlandırılmalıdır.
         Batıcılık ise, siyasî, askerî, kültürel, ekonomik olarak Batı'ya bağlanma, Batı'nın emirleriyle hareket etme, Batı ülkelerinin çizdiği plânlarda Batı'nın verdiği görevleri yerine getirme olarak açıklanabilecek bir siyaset yöntemidir. Batıcı olmak için çağdaş ("Batılı") olmaya gerek yoktur. 1979'da Afganistan'da Sovyetler'e karşı savaşan Taliban teröristleri Batı Aydınlanması'ndan zerre kadar nasîbini almamış kişilerdi ama doğrudan doğruya ABD'nin emirleriyle hareket ediyorlardı. Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski bizzat Taliban teröristleriyle buluşmuş, onlara "Allah sizin yanınızda" diye cesaret vermişti. Şimdi Taliban hareketini Batılı, modern bir hareket olarak mı sayacağız? Suudi Arabistan'daki rejim monarşidir. İfade özgürlüğü, cinsiyet eşitliği, demokrasi, insan hakları yerin altında Arap petrollerinden daha aşağılara gömülmüş şeylerdir. Ama Suudi Arabistan bölgede Batı'nın en eski ve sâdık müttefiklerinden biridir. Demek ki Batı'yla yakın ilişkiler kurmak (ve Batı dünyası ilişkilerini sömürü üzerine kurduğuna göre dolayısıyla Batı'nın uşağı olmak) modernleşme, "Batılılaşma" anlamına gelmiyor.
         Öte yandan, Mısır'ın efsanevî lideri Cemal Nasır ülkedeki krallığa son vererek cumhuriyeti getirdi. Bununla birlikte, Süveyş Kanalı'nı millîleştirdi, İngiliz vesayetini sonlandırdı. Bundan dolayı İngilizler Mısır'a saldırdı. Nasır basbayağı Batı karşıtı, Arap milliyetçisi bir lider. Ama krallığı yıkarak cumhuriyeti getirdi. Şimdi Nasır'a modernleşmeci, ilerici değil de gerici, "Batılılaşma" karşıtı mı diyeceğiz? Demek ki Batı'nın siyasî ve ekonomik saldırılarına karşı koymak, Batı'yla kötü ilişkiler içinde bulunmak da modernleşmeye karşı olmak, uygarlığa karşı olmak anlamına gelmiyor.
         Ama liberaller başta, sonra dinciler, sosyal demokratlar, hattâ bazı Atatürkçüler bunları böyle görmüyor. "Yüzünü ...ya dönmek" gibi aşırı yüzeysel bir kavram bulmuşlar, niteliği net bir şekilde belirli olmayan bu kavram ile "Atatürk zamanında Türkiye yüzünü Batı'ya dönmüştü" diyorlar. Ne demektir yüzünü Batı'ya dönmek? Batı'nın birkaç yüzyıl önce yaptığı gibi akıl ve bilimin egemen olduğu laik bir toplum düzeni kurmak, demokrasiye geçiş yapmak mı yoksa Batı'nın plân ve emirlerine uyan bir politika uygulamak mı? Batıcılık ile modernleşme, çağdaşlaşma, diğer adlandırılmasıyla "Batılılaşma" arasında bir fark yok mu?
         Atatürkçü ve ulusalcı diye bilinen Yılmaz Özdil AKP'yi eleştirirken "Türkiye eskiden yüzünü Batı'ya dönmüş pırıl pırıl bir ülkeydi, şimdi Orta Doğu bataklığına saplandık." diyor. Çeşitli dinci kalemler Cumhuriyet'in kuruluş dönemi için "Batıcı, Hıristiyan Batı kültürünün egemen kılındığı dönem, İngiliz baskısıyla hilafet kaldırıldı." vs. diyor. Hâlbuki ikisi karşıt görüşlerde diye biliniyor, ama burada birleşiyorlar! Dinciler çok basit bir demagoji ile "Batı'da olduğu gibi laikliği, kadın-erkek eşitliğini, cumhuriyeti getirdiğine göre o bir Batıcı" diyor. Atatürk'ü anlayamamış Atatürkçüler ise "Atatürk Batı'daki gibi bir sistem getirmeye çalıştı, yani Batıcıydı" demeye getiriyorlar. CFR üyesi Samuel Huntington'ın Soğuk Savaş sonrası "dünya düzeninin yeniden kurulması" için yazdığı ünlü Uygarlıklar Çatışması'nda da Atatürk "Batı'ya yönelen bir lider" olarak resmediliyor. AKP'nin Yeni-Osmanlıcı dış politikasının sözcüleri de "100 yıllık parantezi kapatıp İslâm dünyasıyla bütünleşiyoruz" şeklinde yani "Cumhuriyet'le birlikte Doğu'nun değil Batı'nın çıkarlarına ve stratejilerine bağlı bir politika uygulandı" anlamını veren ifadelerde bulunmuştu. (Hâlbuki tam tersine, Osmanlı'nın son 100 yılı, İngiliz emperyalizmi ile Alman emperyalizmi arasında sıkışan, Batı uyduluğu şeklinde geçen bir hikâye idi ve AKP'nin Yeni-Osmanlıcılık rüzgârını da estiren ABD idi ya neyse.)
        Atatürk Batı'nın yaşadığı Aydınlanmayı iyi okumuş bir devlet adamıydı. Sultan'a karşı mücadele etmek için halk temsilcilerinden oluşan bir meclis toplama düşüncesi, Fransız Devrimi'nden alınmış başarılı bir örnekti. Bir Anayasa Hukuku kitabında geçen Montesqiueu'nun cumhuriyetle ilgili düşüncelerinin altını çizmiş "Cumhuriyet fazilettir." sözüne buradan ilham almıştı. Şimdi nasıl yapacağız? Atatürk'e Batıcı mı diyeceğiz? 3,5 yıl süren Bağımsızlık Savaşı'nı bir yana koysak bile, 15 yıllık döneminde neden o "Batıcılık" kendini göstermemiştir peki? Yerli üretime dayalı bir ekonomi ile kendi ayakları üzerine durmaya çalışan bir ülke yaratma politikası Batıcılıkla uyuşur mu? Kapitülasyonların geri gelmemesi için Lozan'da mücadele veren de, tütün rejisi ve Duyun-u Umumiye gibi sömürgevari uygulamaları ortadan kaldıran da bu Cumhuriyet'tir. Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Musul ve Hatay meselelerinde Türkiye ile Batı devletleri bir uyuşma değil, çatışma içindedir.
         Velhâsıl, Kemâlist Devrim modernleşmecidir ama Batıcı değildir. Modernleşmek için, daha uygar bir anlayışı ve sistemi egemen kılmak için Batı'yla "müttefik" olmak, ondan emir almak zorunlu değildir. Böyle bir zorunluluk varmış gibi, modernleşme ile Batıcılık aynı şeymiş gibi yazıp çizmek mantığa aykırı bir tutum. Modernleşmek ve Batıcılık birbirine karıştırılmamalı.