3 Temmuz 2014 Perşembe

Kemâlist Türkiye ve Dünyada Demokrasi

Geçmişte de aynı durum yaşanmakla birlikte bugünlerin modası Atatürk'ü ve onun döneminde yapılanları acımasızca eleştirmek... Tarihî olayları, yaşandıkları günün koşullarına göre değerlendirmek gerekir. Tarihi bugünün değer ölçüleriyle yargılamak geçmişe haksızlık yapmaktır. Ancak bu tutum günümüz basını ve aydını tarafından ısrarla sürdürülüyor. Batılı akıl hocaları, yol gösterici kindar üstâdları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini yıkmak için estirilen siyasî hava böyle emrediyor. Peki anti-demokratik olmakla suçlanan Atatürk’ün döneminde (1923-38) dünyada demokrasi ne düzeydeydi? Öyle ya, eğer o günlerin dünyasında Türkiye demokrasi sıralamasında alt düzeyde ise diğer ülkelerin çoğunda, özellikle Batı Avrupa'da daha demokratik rejimler egemen olmalı.

Almanya: 1919’da demokrasiye geçti. 1933’te Adolf Hitler önderliğindeki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi iktidara geldi ve tarihin gördüğü en gözü dönmüş rejimlerden biri kuruldu.

Fransa: Üçüncü Cumhuriyet yaşanıyordu.

İngiltere: Kendine özgü bir sisteme sahip olan Birleşik Krallık bugün olduğu gibi resmen monarşi olmakla birlikte demokratik gereklilikler yönünden gelişmiş ülkelerden biriydi.

İspanya: 1923’ten 1930’a kadar Primo de Rivera diktatörlüğü hüküm sürdü. Rivera diktatörlüğünden sonra cumhuriyete geçildi ancak rejim istikrara kavuşamadı, 1936’da iç savaş çıktı. İspanya İç Savaşı’nın en önemli aktörlerinden Francisco Franco, 1938’de başbakan oldu ve 1939’da biten iç savaştan sonra uzun yıllar sürecek Franco diktatörlüğü başladı.

İtalya: Benito Mussolini diktatörlüğü yaşanıyordu.

Portekiz: 1926’ya kadar demokrasi vardı. 1926’da askerî darbe gerçekleşti ve başbakanlığa Antonio Salazar getirildi. Başbakan Salazar, Hitler ve Mussolini benzeri bir rejim kurdu.

Hollanda: Monarşiyle yönetiliyordu.

İsveç: Monarşiyle yönetiliyordu.

İsviçre: Demokrasiyle yönetiliyordu.

Belçika: Monarşiyle yönetiliyordu.

Yunanistan: 1924’te krallık kaldırıldı. Çok geçmeden art arda askerî darbeler yaşandı. 1935’te yeniden krallık kuruldu. 1936’da meclis kapatıldı.

Kısaca, Batı Aydınlanmasını yaşayan Avrupa’da birkaç ülke dışında kanlı diktatörlükler veya monarşi egemendi.

Avrupa dışındaki dünyaya da kısaca göz atalım.

Afrika ülkeleri o tarihlerde zaten birer sömürge idi. Fransa, Belçika, İngiltere, Portekiz, İtalya gibi Avrupa ülkeleri Afrika’yı açlığa, yoksulluğa, köleliğe mahkûm ediyorlardı.

Karadeniz’in kuzeyi, Doğu Avrupa ve Kuzey Asya’da SSCB’nin bürokratik despotizmi egemendi. Hindistan İngiliz sömürgesiydi.

Orta Doğu’da pek çok devlet o tarihlerde manda yönetimi altındaydı. Görünürde bağımsız olanlar da monarşiyle yönetiliyordu.

Amerika kıtasında istikrarlı demokrasi çok az bulunmakla beraber özellikle Latin Amerika darbeler, devrimler, diktatörlüklerle sarsılıyordu.

Dünyada böyle bir siyasî tablo varken Atatürk Türkiye’si, meşrutî monarşi (koşullu krallık, yani bir kişinin ve birtakım yetkilere sahip olan meclisin söz sahibi olduğu sistem) ile yönetilen bir düzenden doğrudan doğruya meclisin söz sahibi olduğu bir cumhuriyete geçti. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Yüzyıllardır Batı’nın bilimsel ilerleyişine karşılık veremeyen bir toplumda laik düzen egemen kılındı. Üstelik bütün bunlar, yabancı devletler tarafından işgâl edilmiş bir ülkede bağımsızlık savaşı verilerek gerçekleştirildi. Tarihte pek çok bağımsızlık savaşı yaşandı. Ancak Mustafa Kemâl Paşa önderliğindeki Türk Bağımsızlık Savaşı, yalnızca yabancı işgaline karşı bir mücadele olmakla kalmamış; işgâl şartları içinde “egemenlik milletindir” diyerek meşruiyetin kaynağını gökten yere indirmiş, silâhlı mücadeleyi “her vilayetten gelen temsilciler” ile Büyük Millet Meclisi’nin yönetimine bağlamış, Türkiye’nin demokratik gelişimini işgâl döneminde dahi ilerletecek adımları atmıştır. Aynı kişinin önderliğinde hem bağımsızlık hem demokrasi mücadelesi verilmiştir.

Yabancı işgâli yerine millî bağımsızlığı, meşrutî monarşi yerine cumhuriyeti getiren kadro, bu iki mücadeleyi bir arada ve ayrıca geri kalmış bir İslâm ve yarı-sömürge ülkesinde başarmasıyla tüm ezilen milletlere yol gösterici, esin kaynağı olmuştur. Oysa Batı dünyası, çağdaşlaşma sürecini yaşarken dünyanın geri kalanını ezmiş, sömürmüş, insanlık dışı uygulamalara uğratmıştır. Kemâlizm ise çağdaşlaşmayı, toplumsal gelişimi, ilerlemeyi başka milletleri sömürerek değil, emperyalizme karşı mücadele için yüreklendirici bir örnek olarak başarmıştır. Ayrıca kendisini geliştirirken dünyanın geri kalanın süründüren Batı’nın yönlendirdiği bir dizi gerici ve ayrılıkçı isyan ile boğuşarak bunu yapmıştır. (Anlamlıdır ki yine aynı Batı, yıllar yılı Kemâlizmin bu “Batı destekli gericiliğe ve ayrılıkçılığa karşı otoritesi”ni baskıcılık, anti-demokrasi, diktatörlük vb. nitelemelerle karalamıştır ve yerli işbirlikçilerine karalatmıştır.) Bu bağlamda Atatürk’ün alnı, onun egemen olduğu dönemde gerçekleştirilenler bakımından aktır. Onun yarattığı devlet, dönemin “demokrat” Avrupa’sına ve dünya ülkelerinin genel gelişim düzeyine kıyasla ileri, çağdaş ve demokratiktir. Hele kendi demokrasi ve özgürlüğünü sağlamaya çalışırken başka milletleri sömüren Batı’yla karşılaştırılamayacak düzeyde temiz ve onurludur.

Televizyonlarda, gazetelerde, şurada burada, şu görüşten bu görüşten kimseler Atatürk'ü sıklıkla diktatörlükle, anti-demokratik olmakla, baskıcılıkla suçluyor. Fakat o dönemde dünyada demokrasinin ne düzeyde olduğunu, ne kadar ilerlediğini konuşan yok. Çünkü eğer bundan bahsedecek olurlarsa Atatürk'e yönelttikleri suçlamaların anlamsız olduğu belli olacak ve Kemâlist Türkiye'nin dünyada saygın, onurlu ve demokratik bir konumda olduğu ortaya çıkacaktır.