13 Haziran 2014 Cuma

Tedirginlik Kötü


Bence dünyanın en boktan duygularından bir tanesi, insanın kendini rahat hissettiği bir yerden gitmesine kısa bir zaman kala yaşadığı tedirginliktir. Şimdi iyiyim ben güzelim burda. Yapmam gereken şunlar bunlar yok. Bana şundan bundan şikâyet eden ve şunun bunun şikâyetlerini taşıyan birileri yok. İyiyim diyorum en azından daha önce olduğum veya daha sonra olacağım yerlerdeki hâlime göre şimdi daha iyiyim.

Ama ne kötü biliyor musun üstâdım; ben bu yakıcı güneşi, bu ılık rüzgârları, bu sevdiğim insanları, bu güzel havayı yeteri kadar değerlendiremiyorum. Beni de bu güzel havalar mahvetti Orhan Veli. Böyle güzel havada istifa ettim okuldaki talebeliğimden. Biraya böyle güzel havada alıştım. Eve Camel’le Ice Tea götürmeyi böyle havalarda unuttum. Böyle güzel havada âşık oldum. Ama Orhan Abi, âşık olduğum insanla böyle güzel havada geçireceğim günlerin tükenişi böyle güzel havada aklıma çarpıyor.

Evet aklıma gelmiyor, çarpıyor. Bu gerçek ufukta belirdiği zaman aklımın feleği şaşıyor, her tarafı çarpa çarpa deviriyor. Uyandım mı? Saat 1 olmuş. Güzel... Eve gelmiş midir ben uyanmadan, salonda oturuyor mudur? Bakayım; yok. Güzel... Yemeği yedim, sigarayı yakarken bilgisayarın köşesindeki saate bakayım; 2 mi olmuş. Güzel... Ne olsa da gelse şimdi. Bir şey söyleyip çağırsam mı. Ahh... Kaç gün kaldı şurda gitmeme? Dört... Kaç saat kaldı şurda akşama?.. Gözünü sevdiğimin güneşi ısırıyor yine sokakta yürüyen tenleri. Şu balkonun demirlerinden, şu pencerenin perdesinden karşıdan karşıya yürüyen insanları izlemek onların adına hoş ama benim gönlüm hoş değil. Hakkını veremiyoruz güneş. Yazık ediyoruz sana.

Bütün bunları Tanrı yaratmışsa ona da ayıp ediyoruz. Onun bize yaptığı ayıplarının yanında pek bir önemi olmasa da... Meselâ beni böyle sıkıntıların, zorunlulukların içine komasa da Tanrı... İkimiz de bu şehirden bir zaman sonra gidecek olmasak. Öğlen uyandığımda salonda beni beklese yahut ben sigara içerken kapımı çalsa... Olmadı Kızıldeniz’i yardığın gibi İçanadolu’yu yok etsen. Akdeniz Karadeniz’in burnunun dibine düşse... Tanrım?..

Tanrı’nın beni salladığı yok. İş başa düşüyor yine insanın kendisi kendi için bir şeyler yapmak zorunda. Ne yazık ki yapabilme ihtimâli gördüğüm tek şey, bu boktan duygu yüzünden, bu az sonra buradan gidecekmiş gibi hissetmek yüzünden, bu sanki buradaki saniyelerimi birisi sıfıra doğru sayıyormuş gibi telâşım yüzünden çektiklerimi yazmak. Belki yazarım da kendimi kendime anlatırım. Belki yazarım da nasıl bir hâlim olduğunu, neler çektiğimi, ne kadar çaresiz olduğumu derinine, ayrıntısına, köşesine bucağına kadar bellerim. “Yalnızlığın da kahredici bir tadı var” demişti ünlü bir yazar. Bahsettiği tat, insanın kendiyle dertleşmesinden, kendini dinlemesinden, kendine hem de hiç yalan söylemeden dökülmesinden, kendine sarılmasından gelir. Kendini en iyi anlayan, kendini en açık anlatabileceği, hiç çekinmeden, her zaman ve her yerde içini paylaşabileceği kişiye, kendine açılmasından dolayıdır bu tat. Yalnız yalnızlığın değil, her türlü yoksunluğun tadıdır bu. Ve dertleştiği kişide kendinden başka derman bulamadığı için de kahredicidir. İşte yazıyoruz. Kahrola kahrola yazıyoruz. Yoksunluğun o kahredici tadına erişiyoruz. Kahrolarak yazdığımızı belki kahkahalarla okuyacağız yıllar sonra. Hangi büyük derdimizi şimdi anımsadığımızda epey pişmanlık ve biraz küçümseyici bir tavırla gülmüyoruz ki?

Ben böyle sevmezdim görmüş geçirmiş filozof gibi, dertli adama derdini sikeyim geçer demeyi. Neden de buraya vardım bilmiyorum. İşte o tedirginliğin, o boktan duygunun içindeyim. Gecenin dördünde sigaran biter de en yakın satın alınabilir sigara ebesinin amındaki petrol istasyonundadır ya. Öyle de bir yoksunluk değil bu. Kötüsü o işte; sabah olunca geçmiyor.