30 Nisan 2014 Çarşamba

Yiğit Bulut'un Mükemmel Yazısı. Mutlaka Oku!

               Tahammül sözcüğü Arapça kökenlidir. "Hamal"dan türemiştir. Hamal, bildiğiniz gibi yük taşıyıcısıdır. Tahammül ise bir tür taşıma, dayanma, zor bir duruma katlanma anlamına gelir. İngilizce karşılık olarak "tolerance" gösterilir, ama bildiğimiz toleransla tahammül bir değildir. Tolerans; hoşgörü, müsamaha demektir. Tahammülde bir taşıma, katlanma durumu varken toleransta sadece hoş görme, anlayışla karşılama söz konusudur.


               Yiğit Bulut son yıllarda bıkmadan usanmadan benzer hikâyeleri okuyup okuyup üflüyor. Anlattıklarının temeline koyduğu şey; saçmalık, zırvalık, yalanlar yumağından başka bir şey değil. Onun her yerde bunları vaaz etmesini hoşgörüyle karşılıyor, gülüp geçiyordum. Hem bedavadan eğleniyordum.


               Bir yerden sonra görmeye başladım ki bu palavralar, masallar, bunların pompa edildiği televizyonlara, gazetelere, internet sitelerine bakan insanların pek çoğu tarafından benimsenmiş; bu hikâyeler dilden dile dolanıyor, hükûmeti savunmaya çalışan vatandaşın başlıca argümanı oluyor. Bir iki kişiden duyulsa "manyağa bak" diye yine gülüp geçeceğiz, ama bu kadar çok tekrarlaması, yayılması, dillere-tuştakımlarına pelesenk olması insanı hayrete düşürüyor. Hele bir de, zırvaların temeline anti-emperyalizmi, tam bağımsızlığı yerleştirme gafleti olunca insanın tahammül sınırı aşılıyor.


               Artık buna tahammül edemiyorum.


               Neymiş? Son 10 yılda, yani AKP döneminde Türkiye "küresel sistem"den uzaklaşmış, "yerleşik düzen"e kafa tutmuş... AKP döneminde ekonomik olarak Batı'nın egemenliğini yıkmış, "faiz lobisi"ni tokatlamışız... 2002'ye kadar dışa bağımlı bir Türkiye varken AKP dönemindeki Türkiye bu saltanatı yıkmış...


               Keşke öyle olsa... Keşke Türkiye ulusal bir ekonomi anlayışı ile yönetilse. Yabancıların, küresel şirketlerin; ülke kaynaklarını, halkın parasını sömürmesine izin vermeyen bir anlayış Türkiye'nin yönetimine egemen olsa.


               Gelelim tahammül sınırlarını aşan iddiaların gerçekliğine. AKP'yi "millî" gösterme çabaları, onların yolsuzluklarla ve hukuksuzluklarla birlikte çürüyen iktidarını ayakta tutmak için başvuracakları en önemli propaganda yöntemlerinden biri. Böylelikle Türk milletine "bakın biz Türkiye'nin çıkarlarını yabancılara karşı koruyoruz, bu yüzden faiz lobisi, yabancılar bizim iktidarımızı yıkmaya çalışıyor. Türkiye'nin çıkarları için bizim iktidarımıza destek verin" mesajını vererek yıkılışlarını önlemeye çabalıyorlar. Apaçık yalan bir propagandayla...


               AKP, batı merkezli küresel sermayenin işine gelmeyen, Wall Street'i veya başka finans merkezlerinin canını sıkan, küresel finans baronlarının önlerini kesen bir politika gütmüşse, demek ki Türkiye'ye yabancı sermaye girişi (literatürdeki adı "uluslararası doğrudan yatırım") AKP döneminde azalmış, hattâ Yiğit Bulutgillerin anlattığı kadar büyük bir "oyun bozma" durumu varsa yabancı sermaye girişi azalmayı da geçip sıfırlanmaya doğru gitmiştir.


               Değil mi?


               AKP'den önceki dönemde yabancı sermaye ne kadar yatırım yapabilmiş? Önce ona bakalım.


1980
35 milyon dolar
1981
141 milyon dolar
1982
103 milyon dolar
1983
87 milyon dolar
1984
162 milyon dolar
1985
158 milyon dolar
1986
170 milyon dolar
1987
239 milyon dolar
1988
488 milyon dolar
1989
855 milyon dolar
1990
1 milyar 005 milyon dolar
1991
1 milyar 041 milyon dolar
1992
1 milyar 242 milyon dolar
1993
1 milyar 016 milyon dolar
1994
830 milyon dolar
1995
885 milyon dolar
1996
722 milyon dolar
1997
805 milyon dolar
1998
940 milyon dolar
1999
783 milyon dolar
2000
982 milyon dolar
2001
3 milyar 266 milyon dolar


               Kaynak: 2012 Uluslararası Doğrudan Yatırım Raporu (Ekonomi Bakanlığı), 2004 Doğrudan Yatırım Raporu (Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı) ve Başbakanlık Hazine Müsteşarlığının diğer raporları.
             
               Ortalaması 668 küsur milyon dolar.

               Peki AKP döneminde Türkiye'ye yabancı sermaye girişi ne düzeyde olmuş?

2002
1 milyar 491 milyon dolar
2003
1 milyar 694 milyon dolar
2004
2 milyar 785 milyon dolar
2005
10 milyar 031 milyon dolar
2006
20 milyar 185 milyon dolar
2007
22 milyar 047 milyon dolar
2008
19 milyar 760 milyon dolar
2009
8 milyar 663 milyon dolar
2010
9 milyar 036 milyon dolar
2011
16 milyar 047 milyon dolar
2012
12 milyar 557 milyon dolar
               Kaynak: a.g.y

               Gördüğünüz gibi AKP döneminde yabancı sermaye girişi katlanarak artmış. Yıllık ortalaması 11 milyar 324 milyon dolar.

               Birisi "faiz lobisi" mi demişti?..

               Eğer AKP iktidarı yabancı sermayeyi, küresel finans elitlerini bozguna uğratmışsa; Türkiye'nin doğal kaynaklarını, fabrikalarını, limanlarını, işletmelerini, bankalarını, devlet kurumlarını yabancı sermayeye satmamış, AKP iktidarı döneminde özelleştirme en aza indirilmiş, Türkiye'de yabancılar ülkeyi döndüren çarklara sahip olup ülkemize siyasi baskı kuramaz hâle getirilmiştir.


               AKP döneminden önce ve AKP döneminde yapılan özelleştirmeler ne kadarmış bir bakalım:


Kaynak: Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, "Rakamlarla Özelleştirme", 2012

               Görüldüğü üzere AKP döneminden önce 1986-2001 arasında ortalama yıllık özelleştirme yaklaşık 3 milyon TL iken AKP döneminde ortalama yıllık özelleştirme 150 kat artarak yaklaşık 469 milyon TL olmuş!

               Bu da mı gol değil?!..


Kaynak: a.g.y

               Böyleyken böyle. AKP döneminde yabancı sermaye girişi, özelleştirmeler kat be kat arttı. Ama bu yiğit(!) arkadaş diyor ki, AKP döneminde kadar Batı'nın, yabancı sermayenin elinde kukla olan Türkiye, AKP döneminde "faiz lobisi"ne diz çöktürmüş, onların büyük ödünler sağlamasına asla engel olunmuş... Hadi canım sen de.

              Ne demiş ünlü bir filozof?

             "Gelmiş, yabancı sermaye Türkiye'de yatırım yapmış, burada 100, 200, 300 bin vatandaşımız iş sahibi olmuş, kötü mü olmuş? Öperim başımın üzerine koyarım. Bu ister Körfez sermayesi olsun, ister Yahudi sermayesi olsun, ister batı sermayesi olsun, başımın üstüne koyarım" (Sabah, 10.11.2005)

              "Ülkemizde küresel sermaye yatırım yapmak istiyor. Ancak birileri çıkıyor 'O Yahudi sermayesi. Olmaz.' 1 milyar dolarlık yatırım yapacak. 'İstemezük.'" (Radikal, 24.5.2009)

              "Yaptığımız ihalelerde Yahudi sermayesi bizim ekonomimizin içerisine girdiği zaman atılan başlıkları hatırlayın. 'İşgaldeyiz'. Allah aşkına paranın dini, imanı, milleti, ırkı olur mu?" (Haber7.com, 3.2.2010)

              "Bu kadar basit midir bu ülkenin vatan toprakları üzerinde yatırım yapan küresel sermaye, şu dinden, bu dinden geldi diye 'Eyvah Türkiye elden gidiyor' demek. Bu kadar kolay mı?" (Ntvmsnbc.com, 23.5.2009)

              Başbakan Erdoğan, Türkiye'ye yatırımların gelmesi için gerekirse dünyadaki bütün yatırımcılarla tek tek ve her yerde görüşebileceğini söyleyerek, "Bakan arkadaşlarıma da her yerde görüşmelerini tavsiye ediyorum, 'görüşün' diyorum. Çünkü ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim."... (Sabah, 16.10.2005)

              Şimdi ne diyor?

              "Gezi'nin arkasında Faiz Lobisi, 17 Aralık'ın arkasında küresel finans baronları var. Küresel sermaye AKP iktidarını yıkmaya çalışıyor. İstiklâl mücadelesi veriyor..."

               İsmet Paşa'nın güzel bir sözü var: Hadi canım sen de!

18 Nisan 2014 Cuma

Direnince Oluyor

Selânikli Gümrük Memuru Ali Rıza Bey bir gece rüyasında ak saçlı bir ihtiyar görür. Ak saçlı, nur yüzlü ihtiyar adam yanındaki kadını göstererek Ali Rıza Bey’e “Bu kız senin kısmetindir” der. Ali Rıza Bey uyanınca rüyasındaki ak saçlının gösterdiği sarışın kadını bulmak için ablası Hatice Hanım’a haber verir. Hatice Hanım araştırıp soruşturup Zübeyde Hanım’ı bulur. Yalnız Ali Rıza Bey, Zübeyde Hanım’dan 20 yaş büyüktür ve Zübeyde Hanım’ın büyükannesi torununu evlendirmeye razı değildir. Ancak Zübeyde Hanım’ın üvey dayısı Hüseyin Ağa’nın girişimiyle bu evlilik gerçekleşir.

            Mustafa’nın dünyaya gelmesinden birkaç yıl önce Ali Rıza Bey 93 Harbi’ne gönüllü asker olarak katılmıştı. “Asakir-i Mülkiye” Taburunda okur-yazar olduğu için geçici olarak teğmen rütbesiyle görevlendirilmişti.

Ali Rıza Bey’in Mustafa’dan önce üç çocuğu olur. Ancak üçü de küçük yaşta ölmüştü. Mustafa 1881’de dünyaya gelir.

Anne Zübeyde Hanım, Mustafa’nın mahalle mektebine gidip medrese eğitimi almasını istiyordu. Baba Ali Rıza Bey ise çağdaş eğitimin verildiği Şemsi Efendi mektebine yazılmasından yanaydı. Ali Rıza Bey, Zübeyde Hanım’ın da gönlü alınmış olsun diye Mustafa’yı önce mahalle mektebine yazdırdı, iki gün sonra ise onu bu okuldan alıp yeni usûl eğitim veren Şemsi Efendi mektebine kaydetti. Birkaç yıl sonra Ali Rıza Bey hayatını kaybetti. Ölmeden önce oğlu Mustafa’yı Şemsi Efendi mektebine yazdırmasaydı veya bu işi yapmadan önce ölseydi Mustafa annesinin isteğine uygun bir şekilde mahalle mektebinde okuyacak ve belki kadı, müftü ya da medrese hocası olacaktı.

Mustafa’nın, babasının ölümünden sonra ilkokulu bitirince girdiği Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde öğretmenlik yapan Çopur Hafız Nuri Efendi ile tartışmasının yanı sıra, bir derste sınıf arkadaşıyla dalaştığı için Kaymak Hafız onu çok fena şekilde hırpaladı, bedeni kan içinde kalacak bir biçimde dövdü. Mustafa günlerce eve kapanıp okula gitmedi. O yıl okulu bıraktı. Daha sonra çocukluktan beri özendiği hayata, tıpkı komşusu Kadri Bey’in oğlu Ahmet gibi subaylık mesleğine atılmak üzere, Askerî Rüştiye sınavlarına girdi ve sınavı kazandı.

Düşünün... Ali Rıza Bey o rüyayı görüp Zübeyde Hanım’ı bulmasa… Veya 93 Harbi’nde gönüllü asker iken şehit düşse… Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Bey’in dördüncü çocukları Mustafa, kendinden önceki üç kardeşi gibi küçük yaşta hayatını kaybetse… Ali Rıza Bey, Mustafa okula başlamadan önce ölse ve Mustafa annesinin isteğiyle dinî eğitim veren okula devam etse… Mülkiye rüştiyesindeki hocalarla Mustafa’nın arası bozulmasa, Kaymak Hafız, Mustafa’yı feci bir şekilde dövüp onun okuldan ayrılmasına neden olmasa… Böylece Mustafa’nın yolu askerliğe değil başka mesleklere düşse… Bağımsızlık Savaşı’nın önderi, çağdaş Türkiye’nin kurucusu, devrimlerin başındaki çelik irade olmayacaktı ve tarih kim bilir nasıl akacaktı?.. Mustafa hem kendinin hem milletinin hem diğer mazlum milletlerin kaderini değiştirdi. Kendi Mustafa Kemâl Atatürk, milleti tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür yurttaşları, mazlum milletler ise zaferle sonuçlanan bağımsızlık savaşından esinlenen, umut bulan kitleler oldular.

İşin siyasî yönünü daha derinden okumak için bunlara Mustafa Kemâl’in istibdad devrindeki kısa tutukluluğunu, sürgün günlerini, sürgünden kaçışını, daha sonra İttihat Terakki devrindeki sürgünlüğünü ve önüne koyulan engelleri, Çanakkale Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’ndan önceki askerî mücadelelerini de eklemek gerekir.

Her beklenmedik olay, olumsuz gelişme, başarısızlık; kişi için mutlak başarısızlık ve çöküntü anlamına gelmez. Bu gelişmeler, kimi tesadüfler, sürprizler, belki de insanın en başarılı olacağı, en büyük mutluluğa kavuşacağı yolu seçmesine yardımcı olacaktır. Ve sonuçta insan kendini, hattâ belki de örnekte görüldüğü gibi milletini başarıya ve mutluluğa ulaştıracaktır. Bilinmez...

Not: Kullanılan bilgiler Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam kitabının birinci cildinden alınmıştır.