27 Aralık 2014 Cumartesi

Zorunlu ve Hayatî Bir Uyarı ya da “İçimde Kalmasın” Yazısı

            Bu yazıyı yazmak için çok bekledim. Daha zamanı değil dedim. Söylemek istediklerimi ifade etmeyi erteledim. Hayır, güncel siyasî havanın değişmesi veya toplumun bir düzeye gelmesiyle ilgili filân değil bu bekleyiş. Yazıyoruz çiziyoruz, istedik ki zaman geçsin, daha büyük kitlelere ulaşalım, sesimiz yalnız aynı görüşü paylaştıklarımıza değil, başka düşünenlere, apayrı işler yapanlara da gitsin, çığlığımız daha geniş bir kesim tarafından duyulsun. Belki üç ay sonra, beş ay sonra, bir yıl sonra daha fazla okurumuz olur da derdimizi daha fazla insana anlatabiliriz.

            Soğuk Savaş’ın bittiği, Sovyetler’in çöktüğü yıllardan sonra ABD gözünü ulus devletlere dikince Türk siyasetinde ve aydınlarında da birtakım değişikler meydana geldi. ABD’nin en büyük düşmanı SSCB çözülürken, bölgedeki en güçlü devlet olan Türkiye’de terör patlak verdi ve Türk aydınında, Türk siyasetinde, roman yazarlarından tutun da o zaman yeni yeni başlayan sivil toplum hareketlerine kadar herkeste bir etnik milliyetçilik rüzgârı baş gösterdi. Ama işin bu yanını şimdilik bir kenara bırakalım, zira onlar pek önemsemiyor veya “komplo teorisi kıh kıh” diye geçiştiriyor ya, ne kadar dışında kalamayacak olsak da işin uluslararası boyutunu bir yana koyup tamamen iç dinamiklerden söz edelim.

            Öncesi de yok değil, ancak kırılma noktasını koyacak olursak 1980’lerin sonlarıdır. O tarihlerden sonra Türkiye’de farklı şeyler söylenmeye başladı. Özgürlük gibi, demokrasi gibi, insan hakları gibi, sivilleşme gibi kavramlara yüklenen anlamlar değişti. (Kavramlara yüklenen anlamlar değişince ideoloji ve akımlara yüklenen anlamlar da değişti tabiî; solculuğa, sosyalizme, muhafazakârlığa, İslâmcılığa, Kemâlizme, hemen hepsine…) Yeni dönemin dışarıdaki dinamiklerine uyum sağlanarak (bak yine Amerika’dan falan bahsettik, hay Allah! Bağışlayın.) iç siyasetin kavramları şekillendirildi. Örneğin demokrasiden bağımsızlık silindi. Emperyalist bir devletin yarı sömürgesi olmuş bir ülke, eğer Batılı sermayenin serbest girişi(mi)ne koşulsuz izin veriyorsa, “diktatör” diye mimlenen rejimlere karşı Batı’nın politikalarına kafa sallayarak biat ediyorsa pekâlâ demokratik olabilir.

            Bunun gibi, 25-30 yıldır birileri çıkıyor, özgürlüğü, insan haklarını, demokrasiyi, barışı getirip çoğunlukla Kürt milliyetçiliğine, arada Ermeniler üzerinden yapılan demagojiye, Hıristiyan ve Musevî cemaatlerin yani “azınlıkların” mallarının “geri verilmesi” meselesine sıkıştırıyor. Özgürlükçülük mü? Meselâ… Kongrelerinde silâhlı bir yasadışı örgütünün simgelerini sallayan, teröristleri sloganlaştıran, yani en büyük özgürlük düşmanlığı olan terörün destekçiliğini yapan bir partinin kapatılması üzerine kıyameti kopartacaksın. Böyle şey olmaz, bu özgürlüklere aykırı, farklı seslere tahammül etmek gerekir diye isyan edeceksin. İyi ama terörü güçlendirmek, terörün temsilcilerine siyaset hakkı tanımak özgürlükçülükle nasıl bağdaşsın? Misâl, aynı adamlar Hizbullah’ın veya Türkiye’de başka bir din kullanıcısı örgütün siyasî uzantılarını böyle destekliyor mu? Hayır. Ama PKK’yı destekliyorlar, PKK’nın hakkını savunuyorlar 30 yıldır. Çünkü PKK Kürt milliyetçisidir. İşte özgürlükçülük buraya getirildi. Sırf Kürt milliyetçiliği yaptığı için bir terör örgütünü meşru görmek…

            Üstelik hiçbir zaman bir araya gelmeyen liberaller, sosyalistler, sosyal demokratlar, -ve artık- İslâmcılar burada birlik oluyorlar. Yazık ki,Türkiye’nin birliğinde, bütünlüğünde, bağımsızlığında değil, etnik milliyetçilikte, parçalanmakta, yüz parçaya bölünmekte birlik oluyorlar. Üstüne üstlük, -sözüm ona “eski”- CIA ajanları (yeni “uzman”lar), AB raporları Türkiye’deki Kürt meselesi hakkında ne diyorsa emperyalist düşmanı sosyalistler de, haçlılara gece gündüz söven İslâmcılar da üç aşağı beş yukarı aynılarını söylüyor ve kabûl ediyor. Kepazelikten başka söylenecek ne var?

            Nihat Genç yazmıştı. Durumun güzel bir özetidir: “Doksanların sonuna doğru ne olduysa büyük bir kazık yedim, siyasal ve sosyal eşitlikler ve insan hakları sorunu, birkaç gün içinde birden ‘etnik milliyetçiliğe’ dönüştü ve arkadaşlarımızla aramız önce soğumaya sonra dalaşmaya bıraktı. Ve sonra etrafımdaki arkadaşların dilinde kaleminde tuhaf değişiklikler olmaya başladı, heceleme vurgusuna dikkat ederek Pe Ke Ke demeye başladılar, gerilla demeye başladılar, her yazılarında Kürt, Kürtler gibi Türk-Kürt gibi etnik milliyetçiliği harlayan kasıtla ideolojiyle kotarılmış kelime ve kavramları kullanmaya başladılar. Siyasal ve sosyal eşitlikler ve insan hakları sorunu birkaç yıl içinde birden etnik milliyetçilik rüzgârına dönünce, yollarımız ayrıldı, beni artık düşman görmeye başladılar, kaç sefer yazdık, kaç sefer yüzlerine söyledim, toplantılarda panellerde söyledim, özgürlüklerle etnik milliyetçiliğin hiçbir alakası yoktur, hiçbir ülke etnik milliyetçiliğe izin vermedi, veremez, olmadı, NTV gibi cici ekranlar buldular, Radikal 2 gibi cici ekler buldular, doldular büyüdüler Avrupa’yı arkalarına aldılar, her cümlelerine özgürlük diye başlayıp etnik milliyetçiliği çıkışsız bir tünele getirip Türkiye’yi içine tıktılar. Sâdece bu arkadaşları değil çok sonra bu arkadaşların gazına gelip çemberine düşen AKP’ye de, açın TV konuşmalarımızı, çıldırır gibi bağırdık, etnik milliyetçilik tuzaktır, belâdır, iç savaştan başka şansı yoktur, diye. Olmadı, ifade özgürlükleri alelacele öyle yasalaştı ki dağda elinde silâhlı teröriste dahi kimlik soramaz hâle geldi güvenlik güçleri. ‘İşte ne güzel her şeyi tartışıyoruz’ aptallığından özgürlük bayrağı yapıp yıllarca ekranlardan sabahlara kadar kurusıkı salladılar.”

            Eskiden devlet bu işin karşısında gibiydi, evet askerî vesayet vardı, etnik milliyetçilik ne kadar artan bir şekilde propaganda edilse de basında bu tür bir anlayış henüz ağır basmıyordu, çoğunlukta değildi. AKP geldi, her şeyin altını üstüne getirdi. Açılımdır, “the süreç”tir, David Phillips’in, Henry Barkey’in raporlarında ne söyleniyorsa, daha önce Graham Fuller, Paul Henze, Samuel Huntington ne önermişse onlar yapıldı. Sermayesi, basını, sivil toplum kuruluşları şimdi etnik milliyetçiliği körüklemeyi erdem sayıyor. Ya da erdem meselesi değil, çıkar meselesi yüzünden bunu yapıyorlar. Açın Haberturk’un tartışma programlarını, CNN Türk(!)’te sabaha kadar gırtlak patlatanlara bakın, hepsi varsa yoksa Kürt milliyetçiliği kovalıyor. Yerel yönetimler güçlendirilsin, Kürtçe resmî dil yapılsın, Apo ev hapsine çıkarılsın ya da serbest bırakılsın her şey çözülür diyorlar. Teröristlere karşı silâhlı mücadele bugüne kadar bir şeyi çözmemiş, öldürdükçe yenileri dağa çıkıyormuş, 1984’ten beri ortaya çıkan sonuç buymuş. Tektipleştirme, Kürtlerin varlığını inkâr ve asimilasyonun sonucu bu sorun ortaya çıkmış, kültürel haklar ve özgürlükler genişletilmeli vs. vs… Gak guk söyledikleri bundan ibaret. Anahtar sözcük “özgürlük”. Özgürlük dedin mi her şey mubah sayılıyor, ne doldurursan doldur içine…

            Beyler, efendiler, milleti uçuruma sürüklüyorsunuz. Özgürlük, demokrasi çuvalına elinize geleni sokuşturdunuz. Sığmıyor artık, çuval yırtılacak.Türkiye eyalet sistemine geçince, federasyonlaşınca, özerklik gelince kimsenin başı göğe ermeyecek. Etnik kimlikleri yasallaştırdınız, Türkiye’de Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Arnavutlar … vardır, herkesin “kendi diliyle” yaşama (eğitim, üniversite, siyaset, hukuk vs.) hakkı var dediniz, ortak resmî dili ortadan kaldırdınız. Tüm sıkıntılar bitecek, herkes öpüp barışacak mı zannediyorsunuz? Terörist başını hapisten çıkardınız, eli silâhlı katilleri affettiniz. Neyi hâlletmiş olacaksınız?

            Sâdece iktidar ve yandaşları değil. CHP’de köşe başlarını tutmuş PKK avukatları, “Dersim” yazarları konuştukça sus artık Allah’ın belâsı diyor insan. “Anti-kapitalist Müslümanlar”ın imamı, Öcalan’ın “devrimci İslâm”ı anladığını söyleyip övüyor. 1960’ların ünlü sosyalist öğrenci topluluğunun adını alan bir komünist gençlik oluşumu “Türkçü de değiliz Kürtçü de” diye yazıp ulusal kimliği yok sayıyor, Türklüğü etnik kimlik yapıyor. Cemaatin ünlü yazarı “Apo’yu paşa yapalım” diyor. Açın bakın irili ufaklı Marksist dergileri, varsa yoksa “anadilde eğitim, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı” bilmem ne. Ulusalcı diye bilinen Suriye uzmanı “Kürt halkı emperyalistlerle iş yapmasın. Millî Demokratik Devrim gerçekleştiğinde Kürt halkının ayrılmasına zaten olumlu bakacağız” diyor. Ünlü profesörler, uzmanlar çoook derin analizler yapıp “yerel yönetimleri güçlendirmek” adı altında özerkliği, üniter yapının dağıtılmasını çözüm diye sunuyor.

            Türkiye’nin üniter devlet yapısını zayıflattıkça, ayrılıkçılar güçlenecek. Ulusal kimliği parçaladığınız zaman, etnik kimlikleri çatısız bıraktığınız zaman ayrılıkçılık güçlenmiştir, her etnik gruba farklı dilde siyaset, farklı dilde eğitim, farklı dilde hastane, farklı dilde sokak tabelası, farklı dilde mahkeme yetkisi verdiğiniz anda birlik, bütünlük kalır mı? Her etnisite cepheleşip kendini diğerlerinden ayırınca bu işin sonu nereye varacak? Hakkâri’de devlet yok, Şırnak’ta devlet yok, Diyarbakır’da varla yok arası, Bingöl’de ararsan belki akşama bulursun. Van’da PKK yol kesiyor, savcıya kimlik soruyor, savcı nüfus cüzdanını gösterip geçiyor. “Hayırlı işler memur bey.” demediği eksik… İpekyolu kalaşnikoflarla kesilirken Şırnak Valisi “Öcalan’ı takdirle karşılıyorum.” diyor. Kürt milliyetçiliğinin silâhlı örgütü kırsala egemen olurken ekranlarda, gazetelerde, derneklerde, panellerde, mecliste Kürt milliyetçiliği okşanıyor.

            Hayır, demokrasi bu değil. Özgürlük bu değil. Böyle bir insan hakları anlayışı yok. Üniter yapı da, ulusal kimlik de yok edilirken ayrılıkçılık güçleniyor. İş artık bir ölüm kalım iç savaşına varacak. Yarın, ertesi gün gözüken budur ve bugün değil, dün, önceki gün de bu uyarıları yaptık. Etnik milliyetçilik tuzaktır dedik. Bir zamanların ünlü lâfıydı: “Tatlı mı olacak kanlı mı olacak.” Özgürlük, demokrasi diyerek Türkiye’yi soktuğunuz bu yolun sonunda kan ve gözyaşından başka bir şey yok.

            Oldu da tereyağından kıl çeker gibi Türkiye’yi ikiye bölüdünüz diyelim. İstanbul’da, Ankara’da, Yörük diyarı Toroslar’da Mersin’de, Adana’da kalan Kürtler nasıl yaşayacak? Kürt ayrılıkçılığının pervasızlaşmasıyla patlamaya hazır bomba gibi bekleyen milliyetçi bölgelerin âkıbeti ne olacak? Anası, karısı, akrabası, komşusu Kürt olan insanlar ne yapacak? Anası, karısı, akrabası, komşusu Kürt olmayan Kürtler ne yapacak?Toprağı böldünüz, aileleri, okulları, arkadaşlıkları, tribünleri, esnafları nasıl böleceksiniz? Bin bir yolla birbirine örülmüş bağları nasıl koparacaksınız?

            Bu nasıl bir özgürlükçülük ki bir toplumu mahvedecek plânları, projeleri meşru görüyor. Halkı müthiş bir trajediye sürüklüyorlar insan hakları diye diye… Türkiye’yi mahvediyorsunuz. Bu gidiş parçalanmaya, birbirini boğazlamaya, dünyaya rezil olmaya gidiş… Bilerek yapıyorsanız zaten hainsiniz, memleketin kötülüğü için uğraşıyorsunuz demektir. Bilmiyorsanız böyle olacağını, o kadar okumuşluğunuz, siyaset nutuklarınız, derin analizleriniz beş para etmez demek. Marx’ın Kapital’ini, Lenin’in eserlerini yalayıp yutmuş ama Türkiye gerçekliğinden habersiz sosyalistsiniz; liberalin kralı, iktisadî ve toplumsal serbestliğin baş savunucusu ama Türkiye’nin önüne koyduklarınızın kaça patlayacağından habersiz ahmaklarsınız; “kavmiyetçilik günahtır, tefrikadır” diye tutuşup Müslümanların huzur ve birliğini parçalayan İslâmcısınız; Atatürkçülükten, Atatürk’ten bahsedip onun yarattığı ulus devlete düşmanlık yapan bir sahtekârsınız. İdeolojiniz ne olursa olsun, Kürt milliyetçiliğinin peşinden koşarak bu toplumun sonunu getirenlerden birisiniz ve bu gidiş böyle sürerse beş yıl sonra, on yıl sonra felâketin sorumlularını başka yerde arayacak asıl sorumlularsınız.

            Kürt etnik kökenine mensup yurttaşların yoğunlukla yaşadığı bölgede ekonomik yetersizlikler, kalkınma sorunları nelerdir konuşalım. Pek bahsetmediğiniz ağalık düzeni neden ortadan kaldırılmıyor diye kampanya başlatalım. İfade özgürlüğü konusunu her alanda –ama üniter ve ulusal devlet karşıtlığını ve laik, demokratik düzen yıkıcılığını teşvik etmeyecek bir şekilde- konuşalım. Ama işi getirip “Kürtleri bir ‘ulus’, Güney Doğu’yu bir ‘özerk bölge’ yapma” tasarısına bağlarsanız kan akmasını, acıyı ve ayrılığı istiyorsunuz demektir.

            Devlete karşı silâhlı isyan suç değilmiş gibi, terör suç değilmiş gibi, yurttaşlığa karşı ağalıkta diretmek mubahmış gibi tarihi alt üst etmeye kalkıyorsunuz. Altı ayda bir ısıtıp ısıtıp “Dersim katliamı, Seyit Rıza’ya yapılan zulüm, falanca yerde devletin akıttığı kan” diyerek gerçekleri tersyüz ediyorsunuz. Avrupa’da bir “Şark Sorunu” ortaya atılıp Osmanlı’nın paylaşılması gündeme gelmeden, Batı Avrupa ve ABD kapitalizmi kendi sınırlarını aşmadan, Orta Doğu’da petrol bulunmadan önce Türkiye’de bir Kürt sorunu, bir Ermeni sorunu yoktu da neden 150-200 yıldır Osmanlı’dan Mütareke’ye, Bağımsızlık Savaşı’ndan Cumhuriyet’e, 21. yüzyıla kadar bu tür etnik sorunlarla karşı karşıya bırakılıyoruz; niçin bundan söz etmezsiniz?

            Mağduriyete ekmek banarak, demagojinin dibini süpürerek, etnik yaraları deşerek ve ırkçılıkla gölge boksu yaparak gerçekleri çarpıtıyorsunuz. Özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi insanlık tarihinin en değerli, en önemli kavramlarının içini boşaltıyor, içine ediyor ve topluma pazarlıyorsunuz.

            Yineleyelim: Etnik milliyetçilik tuzaktır. Türk milletini bu tuzağa düşürmekten vazgeçin. Sonunda bu uçuruma hep birlikte yuvarlanacağız. Takıntılarınızı, mahallelerinizde gelenek olmuş hastalıkları bir kenara bırakıp insaf ve vicdana kulak verin. Yolun sonu görünüyor.

 Not: İlk kez milliiradebildirisi.org'da yayınlandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder