17 Aralık 2014 Çarşamba

Türküler Söylendikçe Türk Diliyle

Dersim saat 11.30’da bitince yarıladığım kitabı tamamlamak için Beyazıt’ın sakin yerlerinden Vefakar’a geçip kendime bir çay söylüyorum. Nedense a’nın üzerine şapka koymamış işyeri sahipleri, Farsça kökenli –kâr ekini böyle yazınca Türkçe karmak anlamına geliyor. Vefa kar, vefa karıştır gibi saçma bir anlam çıkıyor koca tabelada yazan yazıyı okuyunca... Burası hem soğuk olmayıp hem sigara içilebildiğinden bu bölgede oturduğum, kitabımı da okuyabildiğim tek yer. Açıyorum kitabı. “Tarikat Siyaset Ticaret” kitabında Suud paralarıyla Özal iktidarının ilişkilerini, yabancı örgütlerle yerli kaçakçıların uyuşturucu ve silâh ticaretini anlatıyor Uğur Mumcu.

Biraz sonra iki öndeki masaya bir kadın oturuyor telefonuyla konuşurken. İlkin kitaba odaklanmış olduğumdan pek dikkatimi çekmiyor. Sürdükçe süren konuşmaya ister istemez misafir oluyor kulağım. Ne kadar kulak misafiri olsam da epey yabancıyım konuya.

-          O sübsitütyanizm miydi? ... Amerikan yapısalcılığı değil sübsitütyanizm olması lâzım. ... Ha o zaman simülasyon global oluyor öyleyse.

Kitabı arasından sol elimle tutup sigaramdan bir nefes daha alırken kafamı dışarı çeviriyorum. Tam karşıdaki binada “Risale-i Nur Enstitüsü” yazıyor kocaman. Yanındaki internet kafenin tabelasında “İst@nbul Internet Cafe - Bilgisayar Teknik Servis - Copy Center”

-          Hı hı. ... O zaman sübsitütyanizmi bırakalım fonksiyonalizme bakalım bi’. ... Egzersistik değil mi o. ... Peki hı hı.

Konuşma bu sözcüklerle ve bunlar gibi bir yığın –aklımda kalmayan- sözcükle devam ediyor. Söylerken epey zorlanacağımı düşündüğüm kavramlar geçiyor. Hatırladıklarımı da büyük ihtimâlle yanlış yazdım. En küçük bir fikir edinemiyorum hangi alandan konuşulduğuna ilişkin. Cengiz Özakıncı, “Dil ve Din”de din dilinin olması gerektiği gibi, sanat dili, felsefe dili ve bilim dilinin de Türkçeleştirilmesi gerektiğini ısrarla savunuyordu. O geldi aklıma. İki yan masada kurulan cümle gerçekten Türkçe değildi ve bu dilin Türkçeleştirilmesi gerekiyordu.

Kitaba dönüyorum. Nâzım Hikmet’in dizelerini aktarmış Uğur Mumcu “Avni’nin Atları” başlıklı yazısında:
“Türküler söylendikçe Türk diliyle
Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle”.

Şiirin devamında,
“Türk dilinde gülünüp
Türk dilinde ağıtlar yakıldıkça, Adnan Bey,
      ben anılacağım,
      anılacak Türk diliyle size sövüşüm.” diyor Nâzım, dönemin başbakanı Adnan Menderes’e.

Türk diliyle türküler de söyleniyor, gülünüp ağlanıyor da iyi kötü. Nâzım’ın Menderes’e sövüşü de anılıyor. Bir sonraki dizedeki “Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun” sözlerini hatırlayıp anmış Uğur Mumcu 1987’de.  Daha beter yaban domuzunun tarlalarımıza girdiğini düşünerek. Biz de 2014’te ondan da beter yaban domuzunun tarlalarımızı mahvettiğini görerek anıyoruz Nâzım’ı.

Türküler söylenip ağıtlar yakılıyor ancak Türk diliyle ne bilim yapılıyor, ne din, ne sanat günümüzde. Terimleri, kavramları kendi köklerimiz ve kendi eklerimizle biz üretmediğimiz için biliminden de anlamıyoruz sanatından da. Eloğlu bin yıllık eski sözcüklerini diriltip bilim ve sanatını öz diliyle yapabilirken biz Suud parasıyla iş yapan Batıcı yöneticilerin “idâre ettiği” bir millet olarak ibadeti Arap diliyle, bilimsel araştırmayı İngiliz diliyle, sanatı Latin diliyle yapıyoruz. “Risale-i Nur” yazısı ile a harfi “@” şeklinde yazılmış bir tabelanın yan yanalığı gibi saçma bir tablonun içindeyiz.

Kadın, artık beni şifreli konuştuğuna inandıracak kadar yabancı olan konuşmasını bitirip gidiyor. Mumcu’nun yazısı bitiyor. Nâzım’ın şiirini bugüne uyarlamak gerekiyor:

Dualar edildikçe Türk diliyle
Tanrı uludur dendikçe camilerde
Türk diliyle bilimsel araştırma yapılıp
Türk diliyle sanat tartışıldıkça
Akademisyen Türkçe söyleyip Türkçe öğrettikçe
Türkçe dinleyip Türkçe öğrendikçe öğrenci
Anılacak Türk’ün adı, işte efendiler
Gelişen, ilerleyen uluslar arasında 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder