16 Şubat 2014 Pazar

Türkiye'nin Yakın Tarihine İlişkin İki Konu

       1- Kim Bu "Millî İrade Düşmanı, Vesayetçi"ler?


       Kemâlizme karşı ittifak yapmışlar deyince kabûl etmiyorlar. Ama bu birliktelik, 12 Haziran 2011 "zafer"inden sonraki otoriterleşme süreci, Gezi ve 7 Şubat-17 Aralık ile kısmen çözülmeden önce ayan beyan ortadaydı. Sadece AKP ile Fetullah'tan bahsetmiyorum. Liberali de içinde, sosyal demokratı da, Kürtçüsü de, kimi sosyalisti de... Zaten liberal, komünist, dinci ve Kürtçü bir gün toplanmışlar. Liberal söz almış: "Bi kere hepimiz milliyetçiliğe karşıyız o konuda bi anlaşalım." İşte bu güruhların pek çoğu son yıllarda el ele vermiş, Kemâlizme, Türk milliyetçiliğine, ulusal ve üniter devlete karşı ortak operasyonlar düzenliyorlardı. Fetullahçı Zaman'da "ulus devletin çöküşü" üzerine yazanlar, "Kemâlist vesayete karşı" yetmez ama evet diyen solcular, AKP gazetelerinde liberallerin yalama yazıları, Abant toplantılarından "Kürt sorunu"na çözüm önerileri... Sapla saman birbirine girmiş, üzerindeki etiketler birbiriyle ilgisiz adamlar ağız birliği yapmış, birlikte konferanslar vermiş, aynı yerlerde yazıp çizmiş; Kemâlizme karşı el ele vermişlerdi.

       Kahvede gazetelere göz atanlar beş yüz, arada bir televizyona bakanlar on bin kere duymuşlardır: "askerî  vesayet, devlet bürokasisindeki elitist kadro, demokrasiye müdahale eden vesayetçi anlayış, millî iradeye engel olan tepeden inmeci yüksek yargı mensupları" vs... Sahi var mı böyle bir şey? Özellikle Ergenekon, Balyoz, sözde Askerî Casusluk, Poyrazköy vb. davalarda ve 12 Eylül 2010 Halkoylaması ile ilgili tartışmalarda sıkça duyduğumuz bu iddialar doğru muydu? Yargı başta olmak üzere devlet organlarında millî iradeye karşı konumlanmış, demokrasi karşıtı müdahalelerde bulunan Kemâlist bir anlayış mı egemendi?

       Mesele 12 Eylül darbesine dayanır. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa'da belirtildiği üzere, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, laiktir, bir hukuk devletidir. Buna göre Türkiye'yi yöneten veya yönetmeye aday olan siyasi partiler de bu esaslara aykırı olamaz. Partilerle birlikte dernek, vakıf, çeşitli alanlardaki kuruluşlar da bölünmez bütünlüğe ve laikliğe karşı olamaz. Türkiye bir hukuk devleti olduğuna göre de bu ilkelere karşı mücadele veren her türlü örgütlenme, yargı yoluyla kapatılır. Hukukun üstünlüğü geçerli ise bölünmez bütünlüğe ve laikliğe karşı bir harekete izin verilemez.

       12 Eylül, soğuk savaş döneminde filizlenen dinci ("İslâmcı" da denir) hareketlere olgunlaşma zemini açtı. İmam-Hatiplerin sayısını arttırdı. Ülkücüler ve devrimcileri darağaçlarında sallandırırken dincilere dokunmadı, tüm partileri kapattığından dolayı onların partisi de kapatılmış oldu. Millî Eğitim Temel Kanunu'nda meslek liselerinden (imam-hatip liseleri dâhil) mezun olanların ancak yetiştirildikleri yönde yüksek öğrenim görebilecekleri maddesi değiştirildi ve imam-hatip liselerinde örgütlenen dincilerin devlet kurumlarına yayılmasına fırsat verildi. O dönem MSP'li olan Süleyman Arif Emre, anılarında "Millî Görüş'ün 7 ilkesi 12 Eylül döneminde devlet politikası hâline geldi... Bizim hazırladığımız kanun tekliflerini yasalaştırdılar... Bizim attığımız adımları devam ettirdiler" diyerek 12 Eylül ve dincilerin paralelliğini doğruluyordu.*

       "Atatürkçü" görünümünü elden bırakmayan 12 Eylül, laikliğe karşı dinciliği büyüttüğü gibi bölünmez bütünlüğe karşı Kürtçülüğün de büyümesini sağladı. Yahu bu generaller değil mi Kürtçe konuşmayı yasaklayan, "kart kurt" diyen, Kürtlere işkence yapan? Ne demek 12 Eylül Kürtçülüğün önünü açtı?! Şu demek, bir insana tekme tokatla, işkenceyle, güç kullanarak İstiklâl Marşı okutursan, döverek, söverek "Ne mutlu Türküm diyene" dedirtirsen, küfrederek, dışkı yedirerek güya bölücülüğe karşı koyarsan o insan vatanını bayrağını seven biri olmayı mı seçer yoksa "İstiklâl Marşı'na da, vatanına da, bayrağına da..." diyerek isyan etmeyi, "mağduriyet"i temel argüman olarak kullanarak kurulmuş PKK'ya destek olmayı, Kürtçü bölücülüğü mü seçer? 12 Eylül Kürtçülüğü bu şekilde büyütmüştür. O kadar etkili olmuştur ki, Gezi Parkı'nda o hareketli günlerde konuştuğumuz 50 yaşının üstündeki kimi insanlar "Benim kıçıma cop sokarak o bayrağı öptürüyorlardı. Nereden benim bayrağım oluyormuş o?" diyordu.

       Nitekim, 12 Eylül'ün önünü açtığı dinci hareketler ve güçlenmesine "tersten" yardım ettiği Kürtçülük giderek büyüdü. 12 Eylül'ün başbakanlığa getirdiği "Nakşibendi Çorbacısı" da bir yandan ülkeyi neo-liberalizme pazar yaparken bir yandan da "Türk-Kürt federasyonu", Kürtçe TV gibi yeni önerileriyle Kürtçülüğün meşrulaştırılmasına katkı sağlıyordu. Doksanlarda laikliğe karşı, yani Anayasa'ya aykırı olan dincilik siyasi olarak çok güçlü bir hâle gelmiş, bölünmez bütünlüğe karşı, yani Anayasa'ya aykırı olan Kürtçülük ise önce SHP içinde, sonra HEP, ÖZDEP, DEP gibi partilerle güçlenmiş, meşru görülme yolunda adım adım ilerliyordu.

       Geldik günümüz edebiyatının çıktığı yere!.. Dincilik ve Kürtçülük, laikliğe ve bölünmez bütünlüğe karşı oldukları için, yani Anayasa'ya aykırı oldukları için yasaklanmalı, engellenmeli, hukukî yollardan bitirilmeliydi. Refah Partisi'nin devletin laik yapısını değiştirmeye niyetli olduğu açık bir şekilde ortadaydı. HEP, sonra ÖZDEP, sonra DEP, sonra HADEP gibi partiler, bölücü terör örgütü PKK'ya destek veriyorlardı ve ulusal birliğe karşıydılar. Dolayısıyla bu partiler Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmalıydılar. Öyle de oldu. Din kullanıcıları ve bölücüler kapatılan partilerinin yerlerine aynı çizgide yeni partiler kurdular. Onlar da doğal olarak kapatıldı. Devlet yönetiminde -1946'dan bu yana sızan yabancı unsurlar ve 12 Eylül'den sonra yayılmaya başlayan dinciler olmakla birlikte- bölücülüğe ve din kullanıcılığına taviz vermeyen, yani yasalardaki hükümleri uygulayan, görevinin gereğini yerine getiren kişiler egemendi. Anayasa ve yasalardan aldıkları yetkiye dayanarak bölücü ve din kullanıcısı hareketleri engelliyor, kapatıyor, tasfiye ediyor, devlet kademelerinden uzaklaştırıyorlardı.

       Oysa ABD uzmanlarına, AB yetkililerine, "Türk" basınındaki beslemelere göre etnik ayrılıkçılar ve din kullanıcıları "demokrasi içinde hoşgörü gösterilmesi gereken unsurlar"dı. Kürtçüler ve dinciler "şu kadar oy alıyor, halktan destek görüyor, demokratik bir sistemde görüşlerini özgürce ifade edebilmeleri gerekiyor"du. AKP-Fetullah koalisyonu iktidara geldiğinde, Silivri ve Hasdal davaları başladığında, 2010 Halkoylaması sürecine girildiğinde Türkiye'de, bölücülüğü ve dinciliği engelleyen bu kadrolar hedef hâline getirildi ve "demokrasiye müdahale eden, vesayetçi, farklı görüşlere izin vermeyen Kemâlist jakobenler" olarak aşağıladılar. Şimdi de yüzde 34, 47 ve 49 oy almış AKP'yi kapatmaya çalışıyor, millî iradenin tecellisiyle iktidara gelen AKP'nin çıkardığı yasaları iptal ediyor, halkın oyuyla meclise girmiş DTP'yi kapatıyorlardı! Onlar vesayeçi, cuntacı, yasakçıydılar!

       Oysa Anayasa ve yasalar hâlâ bölünmez bütünlüğe ve laikliğe, kısaca devletin esaslarına aykırı hareketlere izin vermiyor ve dolayısıyla aldıkları oy oranı ne olursa olsun, Anayasa'ya ve yasalara aykırı siyasi partilere ve siyasetçilere izin verilemez. Bu, gerçekliğini sürdürürken liberaller, Fetullahçılar, diğer din kullanıcıları, DSİP gibi sosyalistler, Kürtçüler, hattâ ve hattâ BBP'li, "eski ülkücü" kimileri, bu "millî irade" fetişizmine destek çıktılar. Özellikle 2010 Halkoylamasındaki "evet" cephesindeki renkliliği anımsıyoruz.

       Papağan gibi tekrarladıkları ve artık duymaya tahammül edemediğimiz bu "vesayet, devlet içindeki elitist kadro" gibi sözlerin aslı budur. Anayasa ve yasalara bağlı kalarak dinci ve Kürtçü unsurları tasfiye eden kadroların yaftalanması, aşağılanması, tasfiye edilmesi ve dinciliğe ve Kürtçülüğe hoşgörü gösteren kadroların devlete egemen olması meselesidir.

       2- "AKP'nin Kemâlistleşmesi" veya "Neo-Kemâlist AKP" Ne Ola Ki?


       2011'de üst üste üçüncü dönemde tek başına (Fetullah ile) iktidara gelen AKP giderek sertleşti. Her türlü eyleme, protestoya sert polis müdahalesiyle engel olmaya çalıştı. Kimi zaman bir yürüyüşe gidecek olan insanların otobüs seferlerini bile iptal ettirdi. Tabiî bunlar dış politikadan bağımsız değildi. "Yeni Osmanlı, model ülke, bölgesel güç" diye ABD'nin gaz verdiği AKP, bu aşırı özgüvenle iç politikada da karşı gelenin boynunu kırmaya başladı. Ergenekon, Balyoz gibi davalar liberallere göre darbecileri açığa çıkarma davalarıydı ama gittikçe uzaya tutukluluk süreleri ve de KCK davası liberallerin eleştirilerine neden olmaya başladı. RTE, kürsülerden gazetecileri, gazete patronlarını fırçalama huyunu sıklaştırdı. İşten çıkarılan gazeteci sayısı arttı. Liberaller, Kemâlizmin şerrinden AKP'nin şefaatine sığınmakla hata yaptıklarını anladılar. Yıldıray Oğur, Avni Özgürel gibileriyse bireysel çıkarlarını yabana atamayıp destek vermeye devam etti. Ancak, ABD'nin AKP'ye eleştirilerinin artması, AB ile ilişkilerin zaten gergin olması, üstüne Gezi Parkı eylemlerinde AKP'nin sarsılması, yine kimi AKP yandaşlarının ufak ufak gemiyi terk etmelerine yol açtı. Yetmez ama evetçi solcular başta olmak üzere, utana sıkıla AKP'yi eleştirmeye başladılar. Ve Fetullah Gülen cemaati ile AKP'nin devleti paylaşma kavgası da patlak verince AKP iyice yalnız kaldı. Düne kadar AKP'ye destek veren ve tüm operasyonlarında psikolojik savaş tekniklerini uygulayanlar, AKP'ye ifade özgürlüğü, demokrasi, özgürlük, otoriterlik gibi konularda yüklenmeye başladılar. Liberaller, Fetullahçılar, yetmez ama evetçiler, Kürtçüler, kimi sosyal demokratlar AKP'nin giderek otoriterleşen tavrını nitelemek için "Kemâlistleşen AKP", "Neo-Kemâlist AKP" gibi kavramlar kullanıyorlar.

       AKP'nin Kemâlizmle yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı, Kemâlizmi ve ulusal-üniter-laik devleti yıkmaya çalıştığı ortada. Eski yandaşlar, AKP ile Kemâlizm arasında, devletin tüm organlarına kendi siyasetini hâkim kılma, toplumu şekillendirme, kendi siyasetinden başka görüşleri hapse atıp engelleme, hattâ yeni bir siyasi sistem getirme, iktidar gücüne dayanarak yalnız kendi düşüncesine göre köklü değişiklikler yapıp bunu topluma kabûl ettirme gibi yönlerden bir benzerlik kurmaya çalışıyorlar. Onlara göre AKP de Kemâlistler gibi devletin ve toplumun tamamını şekillendirme ve farklı fikirleri yok sayma peşinde.

       Bu rahatsız edici benzetmenin haklılık payı var. Ama bu haklılık payı çok önemli yanlışları de beraberinde taşımakta ve "Neo-Kemâlist AKP" diye son derece yanlış bir kavramın kullanılmasını haklı çıkarmamakta. Şu gerçeklikler anımsanmazsa yapılacak değerlendirmeler işe yaramayacaktır.

       Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan Cumhuriyet'te köklü yenilikleri gerçekleştirenler, meşruiyetini dine dayandıran, eğitim ve teknik olarak çok geride bir monarşiyi devraldılar. Bunun yerine akıl ve bilime dayalı çağdaşlaşma ile laik, ulusal, tek odaklı bir demokrasi düzeni getirdiler. Siyasi ümmet kültürünün izlerini silmek ve Batı'nın yüzlerce yıl önce gerçekleştirdiği ilerlemeyi yapmak için köklü değişikliklere gittiler. Bu bir çağdaşlaşma ve uluslaşma devrimiydi ve elbette devrim; kendisine karşı olan monarşici, dine dayandırılan devlet savunucusu, bölücü hareketlere yaşama hakkı tanıyamazdı. Nitekim kan akmıştır. İsyanlar çıkmıştır. İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur. CHP dışında parti denemesi olmuşsa da bunlar devrimin hızını kesmeye yönelince çok partililikten vazgeçilmiştir. Bunlar laik, ulusal ve demokratik bir cumhuriyet siteminin yerleşmesi için gerekli olan şeylerdi. Devlete demokratik sistemi ve millete demokrasi anlayışını yerleştiremediğiniz sürece devrim iradesini ve yumruğunu gevşetemezsiniz. Bu kez demokrasi karşıtı akımlar güçlenir ve demokratik bir rejimden monarşiye dönüşebilirsiniz.

       AKP de bir devrim gerçekleştirme amacında. Onunki karşıdevrim. Dolayısıyla Atatürk'ün yaptıklarını yıkmak için kendi neo-liberal, dinci ve bölücü anlayışına uygun kişileri devletin önemli kurumlarına yerleştirdi. Pek çoğunun geçmişinde 90'lı yılların radikal dinciliği yatan bu devlet yöneticilerinin ideolojik kimliğini artık Twitter hesaplarından kolayca öğrenebiliyoruz. Karşıdevrim partisi AKP, karşıdevrimi yavaşlatacak, ona muhalif olanları işten attırmış, hapislere tıktırmış, baskı altına almış, mümkün mertebe susturmaya çalışmıştır. AKP de Kemâlistler gibi yeni bir toplum yaratmaya çalışmıştır. Fakat karşıdevrime uygun bir kalıpta olması gereken, karşıdevrime biat edecek, ses çıkarmayacak bir toplum, ileriye değil geriye gidecek bir toplum... RTE'nin "dindar bir nesil" (gerçek dine bağlı dindar değil, hurafeci ve boyuneğici sünni dindar) yetiştirmeye çalıştığını, kadınlara en az üç çocuk yapıp evde oturmayı, itaat etmeyi öğütlediğini biliyoruz. İnsanların içki içeceği saatlere, öğrenci evlerine kadar toplumun her türlü özel yaşantısına karıştığı mâlûm... Türk bayrağındaki Atatürk posterine, tabelalardaki T.C. harflerine, resmi nişanlardaki Atatürk resimlerine ve T.C. harflerine de karşı olduklarını onlardan duyarak, yaptıklarını görerek öğrendik.

       Devrim, darbe, karşıdevrim gibi hareketler, karşıtı düşüncelere izin vermez ve kendi çizdikleri tasarımları devlete ve topluma giydirmeye çalışırlar. AKP'ye, uygulamaya koyulduğu karşıdevrim nedeniyle "Kemâlist" sıfatı değil, karşıdevrimin Türk devriminin tersi olması nedeniyle "anti-Kemâlist" sıfatı yakıştırılabilir. Çünkü yöntem olarak devrim/darbe/karşıdevrim olsa da içerik olarak Kemâlizme, ulusal-üniter-laik devlete karşı bir harekettir. Zaten Kemâlistlik de, her Kemâlizm karşıtının, eleştirdiği kimselere küfür edercesine yapıştırabileceği bir etiket değildir. Hele bu kadar kirli ağızlara yakışan, onların paçavra yazılarına layık bir ideoloji asla olamaz.

*Süleyman Yaşar Emre'nin 12 Eylül darbecileri ve MSP'nin siyaseti ile ilgili anlatımları hakkında daha fazla için bkz. Cengiz ÖZAKINCI, İblisin Kıblesi / United States of İrtica, Otopsi Yay.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder