24 Haziran 2013 Pazartesi

Yeni Kuşak Üzerine

       İnternetin yaygınlaşması ve sosyal paylaşım sitelerinin kullanıcı sayısının giderek yükselmesiyle içinde bulunduğumuz toplumun geneli ve tanımadığımız insanlar hakkında bilgi edinme olanağımız kat kat arttı. Artık kamuoyu araştırmaları ve televizyon programları dışında kendi gözlem ve deneyimlerimizle bazı toplumsal yargılara varabiliyoruz. Kendi mahallemiz dışında, hiç gitmediğimiz yerlerin insanları hakkında bilgilere sahibiz.

       Türkiye en çok Facebook kullanıcısına sahip olan 6. ülke, Avrupa’da ise 1. sırada. İstatistiklere göre 32 milyon Türk Facebook üyesi1. Ancak dünya çapındaki hesapların yüzde 7,6 sahte, ikinci ve eski hesaplarlar olduğu için2 gerçek sayının 29-30 milyon olduğunu söyleyebiliriz. 30 milyon Türk kullanıcının yüzde 13’ü, yani 3,5-4 milyon kişi 18 yaşının altındaki gençler.3 Bazı özelliklerin etkinleşmesi için kendini 18 yaşını doldurmuş gibi gösterenleri de eklediğimizde 18 yaşının altındaki Türk kullanıcı sayısının 4 milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz.

Twitter’daki kullanıcı sayısında ise dünya sıralamasında 6 milyon kullanıcı ile 11. sırada bulunuyoruz.4 Bu sitedeki kullanıcılar Facebook’a göre daha genç ağırlıklı.

       Eğer uzun bir süredir bu sitelere üye iseniz siz de toplum üzerinde, en azından Türk toplumunun Facebook ve Twitter kullanan bölümü üzerinde bazı değerlendirmelerde bulunma şansına sahip olmuşsunuzdur. Facebook’taki 18 yaş altı 4 milyon gencin bir bölümünü gözlemlemişsinizdir. Twitter’daki 18 yaş altı gençlerin genel olarak nasıl bir karaktere sahip olduğunu, yeni kuşağın nasıl tek tipleştirildiğini fark etmişsinizdir. Belki şaşırmış, belki üzülmüşsünüzdür. Justin Bieber ve One Direction gibi yabancı şarkıcılara/şarkı gruplarına olan bağlılığı çoktan “hayranlık” düzeyini aşmış, gününü gecesini bunlarla geçiren gençleri, “Gangnam Style” türü birkaç popüler şarkının müptelası olmuş olanları görünce belki de kahrolmuşsunuzdur.

       Bazı örnekler üzerinden devam edelim.



       Uzun bir süredir sosyal paylaşım sitelerine yüklenen fotoğraflarda bir poz moda oldu: Dudak büzmek. Takipçi/arkadaş listenizde 13-18 yaş arası gençler varsa bu pozları görmemiş olmanız düşük olasılık. Aslında benzer türler de var: Kaşları indirip dudak büzmek, kaşları kaldırıp dili dışarıya çıkarmak, ağzı açıp korkmuş gibi yapmak, gözleri kısarak bir şeye çok sevinmiş gibi gülmek… Twitter’da arama motoruna “sıkıldım” yazdığınızda karşınıza gelen resimlerde bu tarz hareketleri göreceksiniz. Çoğunlukla kızlar bu pozlarda fotoğrafları Facebook ve Twtter’a yüklüyor. Birden fazla kişi birlikte fotoğraf çekiliyorsa da çok sayıda poz verip sonra fotoğrafları bir resimde birleştiriyorlar. Bu anlamsız ve taklitçi kılıklara çevreden gelecek tepkilere karşı da “Sıkıldığımızdan dolayı böyle şeyler yapıyoruz.” mesajını vermek için “sıkıldım, sıkıldık” sözcüklerini eklemeyi unutmuyorlar.

       Peki neden gençler dudak büzüyor? Bir süredir neden 13-18 yaş arası insanlar dudaklarını, yüzlerini değişik hâllere sokuyor?

       Çünkü böylelikle sevimli, güzel, tatlı, havalı, hoş gözükeceklerini düşünüyorlar. Çevrelerine olağan hâlleriyle veya absürt ama özgün bir şekilde gözükmek istemiyorlar. “Trend” olmuş şekillere giriyor, birlerine özeniyor, daha çok ilgi çekmek, -onların yazdığı şekliyle- “like” ve “FAV” almak için ellerinden geleni yapıyorlar.



       Gençliği etkileyen, en az “dudak büzme modası” kadar sinir bozucu olan bir başka alışkanlık da Amerikan bayrağı desenli giysiler giymek! Öyle elbisenin kenarında küçük bir baskı değil, bayağı ABD bayraklı veya şekli biraz değiştirilmiş, kırmızı-mavi-beyaz renklerde yıldızlı, yatay çizgili giysiler… Büyükşehir merkezlerinde, kalabalık bölgelerde, örneğin, adının hakkını veremeyen İstiklâl Caddesi’nde mutlaka görmüşsünüzdür.

       Peki neden gençler yabancı bir ülkenin bayrağının basılı olduğu elbiseler giyiyor? Diğer örnekleri de uzun uzun yazmayalım; gençler neden Starbucks, Burger King gibi yerlere gitmeyi bir ayrıcalık, üstünlük olarak algılıyor? Çünkü “popüler” olanın, bir başka yabancı sözcükle “trend” olanın kendileri için en iyi, en mutluluk verici ve tabiî ki en kaliteli olduğuna inanıyorlar.

       İşte popülerizm öyle salak bir şeydir ki; ilgi çekeni ve başkaları tarafından beğenileni doğru, yararlı, ekonomik, yerli olana tercih ettirir. Yukarıda bir bölümünü saydığımız ve mide bulantısından ötürü diğer örneklerini sayamadığımız “moda”ların gençlere benimsetilmesi, küresel sermaye ve küresel medyanın insanları bağladığı popülerizmin bir sonucudur. 20. yüzyılda sömürgeciliğin yöntem değiştirmesiyle öne çıkan kültürel işgâl, kültürel saldırı veya kültürel soykırım, popülerizm kavramından yararlanılarak gerçekleştiriliyor. Popülerizm salt ekonomik veya tüketime bağlı bir sonuca ulaşmıyor. Aynı zamanda Batı hayranlığını, taklitçiliği, millî kültürden uzaklaşmayı, millî değerleri önemsizleştirmeyi dayatıyor. Bin bir suratlı Batı sömürgeciliği “küreselleşme” maskesiyle Siyonist sermayenin serbest dolaşımını, ulusal sınırların ve ulusal değerlerin silikleştirilmesini, ulus devletlerin yıkılmasını, egemenlik haklarının küresel odaklara aktarılmasını sağlamak için de popülerizmi kullanıyor.

       Popülerizmin az veya çok etkisi altında kalan Türk gençlerinin sayısı çoktur. Ancak gençliğin popülerizmin âdeta pençesinde olan bir bölümü Türkiye’nin ve dünyanın geleceği adına kaygı duymamıza neden oluyor. Ülke, içinde bulunduğu sorunların kaynağını öğrenip çözümü getirebilmek için daha fazla okuyucu, sorgulayıcı, cesur ve bilinçli kuşaklara ihtiyaç duyarken yetişen yeni kuşağın (‘95-‘96-‘97-‘98-‘99-‘00) taklitçi, apolitik, toplumsal ve evrensel sorunlardan uzak, millî kimliğinden ve tarihinden habersiz, bireysel çıkarları ve sosyal medyadaki “beğenilirliği” için her şeyi göze alan, modadan kopmayarak kendini tatmin etmeye çalışan, toplumsal/evrensel çapta bir amacı veya toplumsal/evrensel yanlışları değiştirme arzusu olmayan karakterde olması üzücü.

       Ergenlik dönemindeki insanların garip hareketlerde bulunması olağan karşılanabilir. Birtakım özentilikler buna yorulabilir. Ancak hem sosyal medya üzerinden hem de “Türkiye’nin küçültülmüş hâli” diyebileceğimiz kalabalık bölgelerde görülebileceği üzere, yeni kuşaktaki bu yoğun “kapılmışlık”, geleceğimize, “yarının büyüklerine”, yarınlarımıza yöneltilmiş önemli bir tehdittir.

       Açıkçası bu “tip”leri yolda gördüğüm zaman içimden küfrediyorum. Bulunduğum ortama Amerikan bayrağı giysili veya Justin Bieber’a benzemek için tipini kaydırmış biri geldiğinde hemen oradan uzaklaşıyorum. Ama doğru mu yapıyorum? Hayır. Onlar kültürel sömürgecilikten arınmış, bağımsız bir ortamda büyümediler. Türkiye’nin ABD’ye en çok bağımlı olduğu, yabancı sermayenin en çok egemen olduğu dönemde, küreseller tarafından yönetilmeyen medyanın yok edildiği zamanda büyüdüler. Tüketim kültürü ve Batı hayranlığının yeni bir medya kanalı olarak ortaya çıkan sosyal medya aracılığıyla da pompalandığı bir zamanda… Onlara kızmak, onlara haksızlık etmek olur. Veya onlara kızılabilir ama onları bu duruma sokan koşullar yok sayılamaz. Uygun bir dille bazı şeyleri anlatmak yerine onlarla olan ilişkimizi kesip atmak üzücü olan durumu değiştirmez. Başta ben bu yanlışa düşüyorum… Bunun gibi, internette Türkçeyi katleden, "k" yerine "q", "v" yerine "w" harflerini kullanan, sesli harfleri yutan çocuklara kızarken, art arda bastığı iki yazım kılavuzu arasında onlarca çelişki yer alan5 Türk Dil Kurumu'nun çalışma ve etkinliklerinin gençlerin bu durumunda payı olup olmadığını düşünmeyecek miyiz?

       Yalnız, buna karşı iyi şeyler de oluyor. Çizilen bu tablo “bitti, yeni nesiller düzelmez” diye algılanmasın. Örneğin Gezi Parkı direnişi; alışveriş merkezleri ve reklamlarla dayatılan tüketim kültürüne ve sermaye çıkarları için doğa katliamlarına karşı -yalnız bir bölüm gençte olsa da- bir bilinç oluşturdu. Fakat bu gerekli olan bilincin yüzde biri değil. "Bu ülkeye nasıl yarar sağlayabilirim" diye düşünenler, elinde güç ve olanak olanlar Türk gençliğini kültürel soykırıma karşı, özenti ve sahte yaşamaya karşı, tüketim kültürüne karşı eğitmeli, uyarmalı, yönlendirmelidir. Tabiî ki bu en başta Hükûmet, Millî Eğitim Bakanlığı, aileler ve öğretmenlerin görevidir. Ama görevini yerine getirmeyen yöneticilerimizin ünlü bir sözü vardır: "Her şeyi devletten beklememek lâzım!" Evet, gerekli makamlar görevlerini yapmıyorsa bunun olumsuz sonuçlarını gidermek için toplumun, aydının, bilgi, deneyim ve olanak sahiplerinin "beklememesi lâzım"dır ve bu görevleri yerine getirmesi gerekir.

       Eli kalem tutanlar, diğer yazıların arasında bu sorun hakkında da bir şeyler yazmalı; bir demokratik kitle örgütü üst yöneticisi olan kişiler, yeni kuşak Türk gencini, onu hedef ve esir alan sömürgeciliğe karşı eğitmeye yönelmelidir. (Gerçi demokratik kitle örgütleri içinde Sivil Örümceğe ağ örmeyen ne kadarı kalmıştır? O da ayrı bir konu.)

       Kendine güvenen, özgün, özgür ve bağımsız düşünen, üreten ve cesur olan gençlere tüm ülkenin ihtiyacı var. 

       "Yaşamda tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir."
       Mustafa Kemâl Atatürk, 20.3.1937



       1 "Facebook'ta Avrupa Lideriyiz", Sabah, 27.1.2012 - http://www.sabah.com.tr/Teknoloji/Haber/2012/01/27/facebookta-avrupa-lideriyiz Erişim: 23.6.2013
       2 "Facebook Targets 76 Million Fake Users In War On Bogus Accounts", Business Insider, 5.3.2013 - http://www.businessinsider.com/facebook-targets-76-million-fake-users-in-war-on-bogus-accounts-2013-2#ixzz2X4ZUITM1 Erişim: 23.6.2013
       http://semiocast.com/publications/2012_07_30_Twitter_reaches_half_a_billion_accounts_140m_in_the_US Erişim: 23.6.2013
       5 Bkz: "Ayakkabı Tavana Ne Zaman Vuracak?", Hasan ÖZTÜRK, Edebiyat Ufku - http://www.edebiyatufku.com/artikel.php?artikel_id=1689 Erişim: 13.6.2013

14 Haziran 2013 Cuma

“Antikapitalist Müslümanlar” Neyi Kullanır?



       Bir süredir sosyalizm ile İslâm’ı birleştiren/örtüştüren/özdeşleştiren bir grup yazar ve ilahiyatçının öncülüğünde ortaya çıkan “Antikapitalist Müslümanlar” veya “Devrimci Müslümanlar” diye bir siyasi oluşum meydanlarda. İhsan Eliaçık ve Eren Erdem’in öne çıktığı ve bazı büyük kentlerde eylemler gerçekleştirebilecek kadar bir üye sayısına sahip olan bu grup zaman zaman televizyonlarda söz hakkı buldu, ODTÜ’ye destek eylemleri, Gezi Parkı direnişi gibi gösterilere katıldı, Rebeze Kültür Evi diye bir merkez kurdu… Son yıllarda bir İslâmcı sosyalizm veya sosyalist Müslümanlık akımı filizlendi…

       Aslında Türkiye’de ve dünyada “sosyalist İslâm” veya “İslâmcı sosyalizm” düşüncesi yeni bir hareket değil. Cengiz Özakıncı’nın Dolmakalem Savaşları adlı kitabında belirttiği gibi 1960’larda ve 1970’lerde Sovyetler Birliği, Hint Okyanusu’na kara yoluyla ulaşmak amacıyla Pakistan, İran, Afganistan gibi, milletinin çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde “İslâm’ın aslında bir tür sosyalizm olduğu”ndan veya “sosyalizmin aslında bir tür İslâm olduğu”ndan yola çıkan akımların türemesini sağlamıştır. Sovyetler, güney komşusu ve yine çoğunluğu Müslüman olan Türkiye üzerinde de Sovyet yanlısı bir düşüncenin egemen olması için “İslâmcı sosyalist” akımlar oluşturmaya çalışmış ve ABD’nin İslâm kartına karşı kendi İslâm kartını öne sürmüştü. Özakıncı’nın uzun uzadıya yazdığı gibi İran’da Sovyetçi komünist parti TUDEH’in mollalarla işbirliği yapması, Türkiye’de solcu Aziz Nesin ve Aytunç Altındal’ın laikliği yeren yayınlar yapması buna örnek olarak gösterilebilir.

       Ayrıca İranlı yazar Ali Şeriati’nin de İslâm ve sosyalizmi bağdaştıran düşüncelerle tanındığını biliyoruz. Ki Ali Şeriati Antikapitalist Müslümanlar grubunun başlıca ilham kaynaklarından biridir.

       Türkiye’deki sol hareketin bir bölümü bugüne kadar İslâm savunuculuğunu yaptığını iddia eden çevrelerle çatışmış olup sosyalizmi dinle harmanlamayı “sosyalizmi bulandırmak” olarak görse de Antikapitalist Müslümanlar grubu kısa süre içinde soldan da diğer çevrelerden de ilgi çekti denilebilir. Aslında muhafazakâr çevrelerce pek kucaklandıkları söylenemese de bazı muhalif veya sol çevreler, bu grup hakkında tıpkı Sovyetler Birliği’nin ABD’ye karşı yapmaya çalıştığı gibi “dini kullanan AKP’ye karşı dini kullanalım” amacını gütmekten çekinmemiştir. Hattâ ülkücü Ümit Özdağ bile Tayyip Erdoğan'ın Gezi Parkı eylemcilerini din düşmanı gibi göstermesine karşı Antikapitalist Müslümanların Taksim'de bulunmalarının yararlı olduğunu yazmıştır.

***

       Antikapitalist Müslümanlar grubunun başlıca ve en büyük açmazı siyasi bir topluluk olup bir din adı ile öne çıkmalarıdır. Dinsel bir kimliği öne çıkarıp siyasi bir mücadele vermek, geçmişte “Cennete parti rozetimle gireceğim.” diyenlerin, “Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir” yazılı kitaplar dağıtanların yaptığından farksızdır. Yapılan olay, din üzerinden iktidar sağlama, egemenlik kurma, siyasi düşünceleri yaymadır. Antikapitalist Müslümanlar grubu (“grubu” ekini özenle ekliyorum çünkü bu gruptan olmayıp da kapitalizm karşıtı ve Müslüman olan diğer insanları yok sayamayız.) dışında bir düşüncenin üyesi olanların bu gruba “Sizin bir dinsel kimlik olan ‘Müslüman’ adıyla öne çıkmanız bizim Müslümanlığımızı yok sayma anlamına geliyor.” diye tepki göstermesi son derece doğal ve olağandır. Çünkü “Antikapitalist Müslümanlar” adıyla öne çıkmak; farklı siyasi partiler, dernekler, gruplar içinde veya hepsinin dışında bulunup kapitalizm karşıtı ve Müslüman olanların adına konuşma hakkını kendinde görmek demektir. Oysa örneğin kapitalizm karşıtı bir TKP’li veya MHP’linin Müslüman olup olmadığını kimse bilemez. Hepsi bir yana, böyle bir ad seçmek, inançları farklı olan kapitalizm karşıtlarını dışlamaktır. Din üzerinden ayrımcılık yapmak ve diğer inançlardan olan kapitalizm karşıtlarını da dinsel bir kimlikle öne çıkmasını teşvik edip toplumun birliğini zedelemektir.

       Antikapitalist Müslümanlar grubunun topluma verdiği zararlar bununla kalsa yine iyi. Bu grubun bölücü tutumları, ulus-devlet karşıtlığı ve terörist seviciliği konusunda mevcut bölücülerden aşağı kalır yanları yok.

       Antikapitalist Müslümanlar grubunun bazı önderlerinin yazıp çizdiklerine bir göz atalım.

       İhsan Eliaçık bugüne kadar “Türk milleti” kavramına karşı oldu. İnsanlık düşmanı sömürgecilerin insanlık düşmanı terör örgütü PKK’ya sıcak bir tavırla yaklaştı. Terör örgütünün haber ajansına röportaj verip “PKK ‘devrimci İslâm’ı anlamalı.” dedi1. Soros’un Türkiye şubelerinden Bilgi Üniversitesi’nde katıldığı bir konferansta PKK’ya bakışı sorulduğunda “Silahlı mücadeleyi anlayabilirim ama …” dedi2. Masum insanları öldüren bölücü katilleri barış güvercini diye yutturmaya çalıştı. Millî kimlik ve terör konusunda ABD’nin, küresel kapitalist sermayenin, AB’nin, AKP’nin görüşlerini savundu.

       İhsan Eliaçık insanları öldüren, huzuru bozan, küresel sömürgecilerle işbirliği yapan, bölmeye çalışan, yakan, yıkan terör örgütünü cici göstermeye çalışıyor. Neye dayanarak? Kur’an’a ve İslâm’a!

       Antikapitalist Müslümanlar grubunun diğer isimlerinden biri Muhammed Nur Denek de İhsan Eliaçık’ın çizgisiyle paralelde, hattâ ondan daha radikal. Terör örgütü PKK’nın televizyonu ROJ TV’ye çıkmakta sakınca görmüyor. 14 Kasım 2012’de kaleme aldığı yazısında Türkiye Cumhuriyeti Devletine “tağut” diyor ve T.C. Devletine karşı isyan etmenin farz olduğunu söylüyor3. “Tağut”, insanları günaha yönelten, kendisine zorla ibadet ettiren şey anlamına geliyor. Yani Muhammed Nur Denek denen kişiye göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti insanları zorla kendine ibadet ettiriyor! Ve insanların bu devlete karşı isyan etmesi “farz”, yani Allah bunu emrediyor!

       Yine aynı yazıdan şu cümle dikkat çekiyor: “PKK’nin varlığı, Kürt halkının despot TC devleti karşısında var olma savaşında önem arz etmektedir.”

       Askeri, polisi, öğretmeni, mühendisi, bebeği öldürenlerin; okul yakanların, yol kesenlerin, bomba patlatanların, mayın döşeyenlerin varlığı çok önemli. Neden? Savaştıkları devlet despot bir “tağut” ve buna isyan etmek farz!

       Antikapitalist Müslümanlar grubunun diğer bir simgesi Eren Erdem bunlardan farklı mı? Hayır. Bu kişi, diğerlerinden farklı şekilde, ilk olarak Atatürkçülerin “mahalle”lerinde boy gösterdiği için hakkında bolca “ifşa” haberleri çıkmıştır ve bu satırları okuyanlar hatırlayacaklardır.

       Yine terör örgütünün yayın alanlarından girelim... Terör örgütünün yayın organı olan Özgür Gündem adlı ihanet müsveddesine röportaj verebilmiş, “Teklif gelse ROJ TV’ye de çıkarım, Özgür Gündem’de de yazarım” diyor Eren Erdem... “Anayasada Türkçe de olmasın Kürtçe de… Devletin adı ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olsun… Orduyu protesto ediyorum, askerliğe gitmiyorum.” diyor. “Türk” millî kimliğine bakışı olumsuz. Ülkenin adındaki “Türk” bölümünden bile rahatsız. Bu konularda düşünce olarak PKK’dan tek farkı, Kürt devleti kurma amacını gütmemesi/desteklememesi. PKK da zaten bunu “bölünmeye karşıyız ama yerel yönetimler güçlendirilsin ve kültürel haklar verilsin” diyerek gizlediğine göre orada da sorun yok.

       Bu kişiye televizyonunun, gazetesinin kapılarını açıp “Kemâlist”i oynayanlara da okurları ve izleyicileri yorum yapsın…

       Aynı çevrenin farklı üyelerinin benzer görüşleri için adilmedya.com sitesi başta olmak üzere bazı siteler ve yazarların kitapları incelenebilir.

       Genel olarak bakıldığında bu grubun PKK sorunu ve millî kimlik gibi konulardaki tavrı da yukarıdaki örneklerle örtüşmektedir. Yani antikapitalist Müslümanlar grubu İslâm’a dayanarak bölücülük yapmaktadır. Başka bir deyişle, bölücülük yapmak için İslâm’ı kullanmaktadır.

       Din, kötü amaçlar için kullanılmak istenirse, kârlı bir araçtır. Geçmişten beri Türkiye’de pek çok kavram gibi din de kullanılmıştır. 1920’de İngilizci Damat Ferit hükûmetinin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah ve Mustafa Sabri Efendi tarafından “İstilacılara karşı direnişe geçen milliyetçilerin öldürülmeleri caiz olmakla kalmayıp hattâ her Müslümanın dini görevidir. Bu uğurda ölenler şehit, kalanlar gâzi sayılır.” fetvasıyla… Yine İngilizler tarafından Şeyh Sait öne sürülerek 1925’te… Daha sonra soğuk savaş döneminde Amerikancı iktidarlar tarafından… Ve 10 yıldır açıkça görebileceğimiz üzere AKP tarafından…

       Din şimdi ise kendilerine “Antikapitalist Müslümanlar” diyen çevre tarafından, sol söylemlerle harmanlanarak bölücülük için, ulus-devlet düşmanlığı için, millî çizgileri silmek için kullanılmakta. Yakın geçmişte dini yine bölücü amaçlar uğruna kullananlar olmuştu, uzantıları bugün de aynı işi yapmakta. Ama onlar daha çok muhafazakâr geleneğin araçlarıyla bunu yaparken bunlar sol-sosyalist anlayışla bunu gerçekleştiriyor.

       Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesinden dört gün önce yazdığı ve çok bilinen yazılarından biri olan “Tanrı’yı Kim Kullanır?” başlıklı yazısının başında yaptığı alıntıyı biz yazının sonunda yapalım:

       “Kötüler Tanrı’yı, Tanrı ise iyileri kullanır.”
       Giordano Bruno



1 R. İhsan Eliaçık’la Söyleşi, 11.5.2011 http://www.ihsaneliacik.com/2011/05/soylesi-anf.html
2 “PKK’nın Kuran’a Göre Hükmü Nedir?” haberi, 14.4.2012 http://www.timeturk.com/tr/2012/04/14/ahah.html
3 Muhammed Nur Denek, “Otoriteye İsyan Farzdır”, 14.11.2012 http://www.muhammednurdenek.com/2012/11/otoriteye-isyan-farzdr.html

8 Haziran 2013 Cumartesi

DUYURU: "Ne Oluyor? Ne Yapmalı?" Başlıklı Yazı Hakkında

erhansandikci.blogpspot.com'da ve Güncel Meydan internet sitesinde (guncelmeydan.com) Gezi Parkı eylemleri hakkında yazdığım 2 Haziran 2013 tarihli "Ne Oluyor? Ne Yapmalı?" başlıklı yazı, farklı kişilerce amacından saptırılarak kullanılmıştır.

1) Tıvitır ve feysbukta eylemcilerin tamamını yabancılarla işbirliği yapan, provokatör, huzur düşmanı olarak göstermek isteyen kişiler olmuştur. Bu kişiler yazımın başında verilen ön bilgileri ve sonunda verilen önerileri anlamamış veya anlamak istememişlerdir.

2) Türkiye gazetesi 6 Haziran 2013 tarihli nüshasında "ORGANİZE İŞLER!" başlığıyla birinci sayfadan büyük karakterlerle ve 19. sayfadan verdiği haberde yazımı kaynak göstermeden, yazar adı belirtmeden ve AKP'nin küresel çetenin hizmetçisi olduğuna değinen bölümlerini keserek yayınlamıştır. İsim ve kaynak belirtmediği için gazete hakkında Fikir ve Sanat Eserleri Yasası gereği adli işlem başlatılacaktır. Gazete, yazıyı amacından saptırıp büyük çoğunluğu iyi niyetli olan eylemcileri karalamak için kullanmıştır.

3) Tayyip Erdoğan, 7 Haziran 2013 tarihinde hava alanında yaptığı konuşmada eylemlerin arkasındaki güç olarak faiz lobisini göstermiştir. Tıvitırda, feysbukta, bloglarda, sözlüklerde, forumlarda paylaşılıp yandaş medyanın manşetine kadar ulaşan yazı Tayyip Erdoğan'a da bu sözü söylemede "ilham" vermiş olabilir. Bu olasılık vicdanen şahsımı rahatsız etmektedir.

Yazıyı amacından farklı olarak kullananlar olduğundan şu konuları vurgulama gereği duydum:

- 2 Haziran 2013'te "Ne Oluyor? Ne Yapmalı?" başlığıyla yayınlanan yazım; Gezi Parkı'ndan başlayıp yurda yayılan eylemleri gerçekleştirenleri karalamak için yazılmamıştır.

- Eylemleri kullanmak isteyen kötü niyetli çevreler, somut olarak yalnızca Gezi Parkı'ndaki ve Taksim Meydanı'naki eylemlere büyük etki edebilmiş, yurt genelindeki eylemlerin karakterini belirleyememiştir.

- Gezi Parkı ve Taksim Meydanı, ulusal birliğimizi yıkıcı, terör örgütü yandaşı, çok kimliklilik yanlısı grupların etkisi altındadır. Bebek katilinin posterleri, terör örgütü PKK'nın destekçisi olan partinin üyeleri meydandadır. Tüm İstanbul'daki vatansever Türk milleti, Türk bayrağını yanına alarak Taksim Meydanı'nı doldurmalı ve bölücülerin yerel egemenliğine engel olmalıdır.

- Yurt genelinde Türk bayrağıyla, Atatürk posterleriyle sokakları dolduran Türk milleti, AKP'ye de ABD'ye de karşı olduğunu unutmadan, Amerikancı "bahar" özlemi çekenlere karşı dikkatli olarak "TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE" anlayışını öne çıkarmalıdır.

erhansandikci.blogspot.com okurlarına ve ilgililere saygıyla sunarım.

  Erhan SANDIKÇI
8 Haziran 2013

    

4 Haziran 2013 Salı

Ceviz Ağacı


Başım köpük köpük duman, içim dışım gaz
Ben bir ceviz ağacıyım Gezi Parkı’nda
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında

Ben bir ceviz ağacıyım Gezi Parkı’nda
Yapraklarım Çarşı’dır, Ultraslan’dır
Yapraklarım zâlimlerin zulmünü yıkandır
Koparıver, gülüm, başına geleni gör

Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var
Yüz bin elle dokunurum sana, TOMA’lara
Yapraklarım gözlerimdir, öfkeyle gözetlerim
Yüz bin gözle korurum Gezi’yi, İstanbul’u
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım

Ben bir ceviz ağacıyım Gezi Parkı’nda
Ne sen bunun farkındasın Tayyip, ne polisin farkında

-Nâzım'a saygıyla-

2 Haziran 2013 Pazar

Ne Oluyor? Ne Yapmalı?

       Gezi Parkı için yapılan eylem korkunç bir polis vahşeti sonrası katlanarak artan bir destekçi kitlesini buldu. Eylemcilere uygulanan terör yurt çapında bir dalgalanma yarattı. Dün gece İstanbul’un ilçelerinde ve diğer illerde de tepki protestoları gerçekleşti. Milyonlarca insan uyumadı. Sosyal medyada yalnız bu konu konuşuluyor, herkesin gündemi Gezi Parkı için mücadele verenler ve onlara uygulanan polis terörü, yaralı ve ölü haberleriydi. Süreç hâlâ devam ediyor. Ülkenin her yerinde bir hareketlilik söz konusu.

       Bu sürecin kimler tarafından yönetildiğini, nereye sürüklenmek istediğini iyi düşünmek gerek. Kimine “aşırı” gelen komplo teorileri olduğu gibi hayâl ettiği tablonun gerçek olmadığını düşünmek istemeyenler de var.

       Beni böyle bir yazı hazırlamaya iten, burnuma gelen çok pis kokular oldu. Bazı şeyler iyiye işaret etmiyor. Bazı şeyler rahatsızlık veriyor. Kuşkulandırıyor.

       En başta bazı bilinenleri yineleyelim:

       1) AKP bir küresel proje olarak 3 Kasım 2002’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti yönetimine getirildi. Yaptıkları küresel çetenin emirleridir. Orta Doğu’nun ABD çıkarları doğrultusunda şekil değiştirmesi, Irak’ta Barzani devletinin giderek bağımsızlaşması (Bağdat’tan bağımsızlaşıp ABD’ye bağlanması) ve egemen (ABD egemenliği) olması, Esad’ın devrilip Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin parçalanıp Kürt devletinin oluşturulması, bunun için İran’a da gerekli müdahalenin yapılması küresel çetenin bu bölgedeki hedefleridir.
       2) AKP her geçen gün otoriterliğini arttırmış, muhaliflere yönelik baskıyı dünyada az görülmüş bir şiddetle sürdürmüştür. Gerçekten demokrasi, özgürlükler, insan hakları kısıtlanmıştır.
       3) 2011’de Kuzey Afrika’dan başlayıp Suriye’ye yayılan “Arap baharı” küresel çetenin işidir. Sosyal medya ve Sivil Örümcek Örgütleri öne çıkmıştır. Devrilenler ABD’ye sırtlarını vererek o günlere gelmişti, fakat ABD çıkarları ile birleştirilen kişisel gelecekleri ABD’nin ve küresel çete içindeki ayrışmaların yeni yol haritasında yoktu. Toplumlar isyana teşvik edildi, turuncu devrimler meydana geldi, demokrasi, özgürlük lâflarıyla daha Amerikancı yönetimler oluşturuldu. Küresel çeteye bağlı örgütlerin başı çektiği hareketler sömürgeciliğe, ABD’ye karşı değildi. Turuncu darbeler Orta Doğu’dan önce Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde gerçekleştirilmişti.

       Dönelim Gezi Parkına…

       31 Mayıs’ta akşam ve gece süren eylemlerde bulundum. İstiklâl Caddesindeki büyük kalabalıktan önce gerçekleşen eylemde, grubun önünde polisle tartışan bazı kişilerin kafasına taktığı kaskta “#OCCUPYTURKEY” yazması dikkatimi çekti.

       Tıvitırda da en çok kullanılan etiketlerden biri “#occupyturkey”di. Türkiye ve dünya gündemi listesinde ise en üstte “#DirenGeziParkı” vardı.

       Facebook’ta ise “Occupy Turkey” adlı sayfa, bu eylemler hakkında en hızlı bilgilerin paylaşıldığı, güncel gelişmelerin aktarıldığı sayfa oldu. Sayfa 1 Haziran saat 3.00 civarında 16 bin üyeye sahipken aynı gün saat 23’te 40 bin üyeye ulaşmış durumda. Büyük olasılıkla da eylemlerin gidişâtı bu sayfadan yönlendirilmeye çalışılacaktır.


       “Occupy” işgâl etmek anlamına geliyor. Bu slogan ilk kez 2011’de Wall Street’teki eylemler için kullanıldı.

       "Occupy Wall Street" eylemlerinin başını OTPOR-CANVAS çekiyordu. OTPOR, Balkanlarda ortaya çıkmıştı ve Yugoslavya'yı parçalayan "sivil" direnişleri örgütlemişti. ABD'nin dış ülkelerdeki satılık görevlileri beslemek için kurduğu NED'den aldığı destekle ABD'nin "devrim" plânlarını gerçekleştiren bu örgüt daha sonra isim değiştirerek farklı ülkelerdeki "sivil" operasyonlarda da kullanıldı. CANVAS, OTPOR'un kurucuları tarafından kuruldu ve OTPOR çalışmalarını yine dürdürdü.

CANVAS'ın internet sitesi ve sol üstte CANVAS'ın simgesi:


CANVAS'ın sitesindeki "dış bağlantılar" bölümünde Freedom House, George Mason Üniversitesi gibi küresel çetenin denetimindeki kurumlar bunların kim tarafından desteklendiğinin en açık göstergesi:



OTPOR/CANVAS farklı ülkelerde operasyonlar-turuncu devrimler gerçekleştirdi demiştik. Farklı ülkelerdeki örgütlenmelerin simgeleri:


2011'de başlatılan Arap baharında da OTPOR/CANVAS'a büyük iş düşüyordu. 6 Nisan Gençlik Hareketi vb. oluşumlarla küresel çetenin oyunları oynandı. NED'in "yumruk"u yine sahnede:






İşte OTPOR'un simgesi ve "Occupy Turkey" sayfasının resmi:

       "Occupy Turkey" sayfası Gezi Parkı sürecinin, başından itibaren etkili bir parçası oldu. Sayfanın tam adresi facebook.com/DirenAnadolu. Yani sayfa kurulduğunda "diren" sözü belirlenmişti. Günlerdir Türkiye'de ve dış dünyada en çok kullanılan "#DirenGeziParkı" sözü buradan çıktı. Sayfa Aralık 2012'de kurulduğunda "DirenAnadolu" bağlantı adını seçerken, livestream adlı video-yayın sitesindeki hesaplarının adı da "revoltistanbul"du. "Revolt" İngilizce "ayaklan" veya "diren" demek.


       "Occupy Wall Street" yani "Wall Street'i işgâl et"in Türkiye'deki devamı olan "Occupy Turkey" feysbuk sayfası Aralık 2012'de kurulmadan önce, Wall Street eylemlerinin başladığı dönemde "Ayaklan İstanbul / Occupy İstanbul" adıyla bir sayfa oluşturulmuştu. Sayfa üyeleri çeşitli aralıklarla "Revolt (Ayaklan) İstanbul" eylemleri düzenliyor, OTPOR/CANVAS denetiminde bir halk hareketi için nabız yokluyordu.

       O sayfadan da bir görüntü ("Biz yüzde 99'uz.", Wall Street eyleminin ana temalarından biriydi.):



       "Occupy Turkey" sayfası ise Tayyip Erdoğan'ın ODTÜ'ye tanklarla girmeye çalıştığı, muhalif öğrencilerin biber gazı ve tazyikli suya boğulduğu dehşet olaylar gerçekleşirken kuruldu. O tarihteki paylaşımlara bakıldığında ODTÜ'ye destek eylemlerine de yön vermeye çalıştı görülüyor.

       Belki de ODTÜ olaylarına karşı gelişen tepkilerle bir halk hareketi oluşturmayı düşünmüşlerdi, o yüzden sayfayı o dönemde açtılar. Ancak o günlerde büyük toplumsal bir hareket meydana gelmedi. Ancak Gezi Parkını koruma eyleminde belirleyici rol oynadılar. Bahsettiğim gibi, 31 Mayıs günü, büyük eylemden önceki eylemde kafalarında "#occupyturkey" yazan, polis terörüne karşı "gelirlerse üstlerine atalım" diyerek kaldırım taşlarını ufalayan, "katil devlet" diye bağıran kişiler ön saftaydı. Anlaşılıyor ki OTPOR ve CANVAS'ın sözlerini kafalarına ve duvarlara yazmış, kışkırtıcılıkta polisten geri kalmayan bu kişilerin amacı gerginliğin artması ve "demokrasi, özgürlük" kılıfında Amerikancı bir turuncu devrimin gerçekleşmesiydi.

       Belki bu satırları okuyanlar bir feysbuk sayfası üzerinden gereğinden fazla sonuca ulaştığımı düşünebilir. Fakat Arap baharının en büyük etkenlerinden birinin WikiLeaks ve örgütlenmesini sağlayanın sosyal medya olduğu unutulmamalı. Ayrıca Türkiye'deki sosyal medya kullanımı Tunus ve Mısır'dakinden daha fazla ve bu yolun etkisi çok daha fazla olur.

       "Occupy Turkey" sayfasının çizgisini daha iyi anlamak için bazı paylaşımlarına göz atalım:

       Burada Kürt kökenli Türklerin "nasıl özgürleşeceği"ni gösteriyor!


       Burada eylem anlayışlarını ve eylemcilere öğütlediklerini göz önüne seriyorlar.



Burada Uludere'de ölenlere sahip çıkmak bahanesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti düşmanlığı pompalanıyor. Ayrıca Uludere'ye "Roboski" denerek ulusal birliği ve dil birliğini yıkmaya yönelik bir tutum sergileniyor. Diğer paylaşımlarda doğal olarak Tunceli'ye de "Dersim" deniyor.


Burada, eylemlerde molotof kokteyl kullanılması öğütleniyor.



Burada TSK aleyhindeki iğrenç iftira ve karalamalardan biri paylaşılıyor.


       Görüldüğü ve incelenirse görüleceği üzere "Occupy Turkey" sayfası millîlikten uzak, demokrasi-özgürlük-devrimcilik adına millî birlik ve beraberliği yıkıcı propagandalar yapan bir sayfa. Elbette Amerikan karşıtı-tam bağımsızlık yanlılarını toplamak adına sayfada ABD karşıtı bazı yayınlar da yapılıyor(du). Ancak bu "örgütlü" güç meydanda bir kez dahi bağımsızlık üzerine, ABD sömürgeciliği üzerine bir slogan atmadı. Çünkü plânlanan "devrim" ABD'ye karşı, tam bağımsızlık ve millî çıkarlar için değil, "demokrasi, özgürlük" kılıfıyla ABD'nin, ABD'yi yöneten küresel çetenin  amaçları için yapılacak bir hareket.

       Pis kokulardan söz etmiştik...

       Pek çok kez Silivri'de insanlara karşı acımasızca polis şiddeti uygulandı, Anayasal hakları engellendi, gözü çıkan insanlar oldu. Millî bayramlarını kutlamak için Ankara'ya giden kişilerin otobüsleri durduruldu. Güç bela Ulus Meydanına ulaşan on binlerce insana da aynı zulüm uygulandı. Bu faşist uygulamalar neden dünya basınında yankı bulmadı? CNN, BBC gibi kanallar neden ana haberlerde, haber sitelerinin baş taraflarında bu haksızlıkları gündeme getirmedi? Rihanna neden mağdurlara destek için tıvit atmadı? Neden yabancı ülkelerdeki insanların Silivri, Ulus Meydanı veya başka yerde polis terörüne maruz kalan Türkler için yaptığı video haber sitelerinde ve paylaşım sitelerinde yayılmadı? Norveç televizyonu olayları canlı yayınla neden aktarmadı?

       Çünkü o gün küresel çete medyasıyla, sosyal medyasıyla, Sivil Örümcek Örgütleriyle böyle bir hareket amaçlamıyordu. Ama bugün amaçlıyor!

       31 Mayıs gecesi Taksim'den döndüğümde durumu tartıştığım bir dosta, yarın Ertuğrul Özkök Taksim'i Tahrir'e benzetecek mi acaba, diye sormuştum. Zira kendisi "Türkiye'nin Tahrir'i neresi olacak?" diye yazılar yazıp Amerikancı "bahar" özlemini dile getiriyordu. Ve beklediğim gibi kendisi dün Taksim'in artık Tahrir olduğunu anlatan bir yazı kaleme aldı...

       "Eğer bu eylemlerde küresel parmak varsa neden güdümlü Türkiye medyası bu eylemleri göstermedi?" diye soranlar oldu. Doğru, ilk gece televizyonlar sessiz kaldı. Sorunun haklılık payı var ama sosyal medyanın bu tür "devrim"lerde öne çıkması zaten hükûmet denetimindeki görsel-yazılı medyaya karşı bir alternatif olarak oluşmadı mı? Dış basın ve son yıllarda inanılmaz bir biçimde yaygınlaşan sosyal medya bu eksikliği kısmen kapatacak güçte.

       OTPOR ve CANVAS, küresel çetenin denetiminde. "Occupy" oluşumları, OTPOR ve CANVAS'ın denetiminde. Bu oluşumların denetiminde, yönendirmesinde olan hareketler de küresel çetenin denetiminde olacaklardır.

       Gezi Parkından tüm yurda yayılan dalgaya karşı sessiz mi kalınmalı?

       Aşırı aydınlıktan gözleri kararmış kimileri için toplumsal bir hareketin gelişmesi, "devrim geliyor!" nidalarıyla sevince boğulmak için yeterli olsa da bizce durumun kim tarafından nereye sürüklenmek istediği düşünülmeli. Elde olmayan şeyleri eldeymiş gibi göstermek aynı amaç uğrunda yürüyenlere zarar verir. Turuncu devrim hevesi görülmeden çizilen yol haritalarıyla doğru yere varılamaz. Ayrıca muhafazakâr-dindar kesimi kapsamayan, onların en azından bir bölümünü içine alamamış bir hareket meşru olamaz. Tabiî mükemmel bir medya gücü yoksa! 

       Gezi Parkı savunulmalı. Sermayeye peşkeş çekilmesine karşı konulmalı. Bunun için meydana da çıkılmalı. Ancak Gezi Parkını korumayı aşan eylem, polis terörünün uygulanmasıyla da birlikte AKP'nin faşist uygulamalarına karşı biriken tepkinin ortaya dökülmesi durumunu aldı. Bu durumda OTPOR ve CANVAS ilişkili örgütler, BDPKK, Kürtçü-sol gruplar, Nor Zartonk gibi Ermenici örgütler dışında elinde Türk bayrağı, Atatürk posteri olan, vatansever insanlar da meydanın parçası olacaktı. Öyle de oldu. Taksim'de kolunda üç hilâl ve bozkurt dövmesi olanı da gördüm, solcusunu da. Az veya çok, "Mustafa Kemâl'in Askerleriyiz" sloganlardı atıldı, defalarca Gençlik Marşı söylendi... 31 Mayıs gecesi gerçekleşen Taksim eylemindeki polis terörüne tepki olarak meydana çıkan insanların pek çoğu millî bir anlayışa sahip olduğunu belli ediyordu. Ama önemli bir kesim de bunun tam tersi. Söyleyebiliriz ki, etnik düşüncelerden uzak, vatansever insanlar bu sürecin önemli bir parçası durumuna geldi.

       Bu fitilin Soros tezgâhıyla yakıldığını bilen vatanseverler, olabildiğince yüksek sesle meydanlara çıkıp sürecin denetimini ele almalı. "Tam bağımsız Türkiye" diye inlemeyen bir meydandan çıksa çıksa karşıdevrim çıkar. Vatanseverler, kendileriyle birlikte Türk bayraklarını, Atatürk posterlerini, millî marşları, milliyetçi söylemleri, sömürgeciliğe ve ABD'ye karşı sloganları da öne çıkarmalı. Halk içinde AKP'den rahatsız olanların "diktatör, baskıcı, anti-laik ve İslâmcı Tayyip devrildi" diye rahatlatılıp farkında olmadan başka yollardan aynı sonuca varmasına gidilebilir! Buna engel olabilmek için "devrim"den önce, halk hareketine dönüşen bu toplumsal tepkiyi çok büyük oranda tam bağımsız ve millî bir çizgiye getirmek gerekiyor. Görev bunu sağlamak ve OTPOR-CANVAS bağlantılıların ve bölücülerin geniş tabanlı kitleye "öncü" diye ortaya çıkmasına engel olmaktır! Hazır henüz yönetimsel bir yapı oluşmamışken bunları yapmak gereklidir.

"Kişiler düşünce sahibi olmadıkça kütleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere gönderilebilirler."
Mustafa Kemâl Atatürk, 1920

"Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi yeterli değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi gereklidir."
Mustafa Kemâl Atatürk, 1930