26 Mayıs 2013 Pazar

Atatürkçüler ve Özgüven

            Millî bağımsızlığımızın ve cumhuriyetimizin temelini sarsan dış kaynaklı saldırılara karşı gerekli direnişin on yıllardır gösterilememesinin temelinde yatan bu sorunu anlatmaya nasıl ve nereden başlayacağıma emin olamadım. Türk milletini, ülkesinde kayıtsız koşulsuz egemen ve tam bağımsız kılan unsurların uzun süreçler içinde yok edilmesinin önlenmesi bu sorun nedeniyle gerçekleşemedi. Genel olarak Türk milletinde, özel olarak da kendini “Atatürkçü” olarak niteleyen kesimlerdeki bu özgüven eksikliği, millî onur olan bağımsızlığımızı ve millî namus olan bütünlüğümüzü iç-dış oyunculu sömürgeci plânlara karşı koruma yeteneğimizi köreltti. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetlerinin yabancıların parasıyla, askeriyle, buyruğuyla, plânıyla, şantajıyla iş yapar duruma gelmesi yine milletimizdeki bu özgüven eksikliğinin bir sonucudur.

            Elbette bu kendiliğinden gelişen bir süreç değildi. İlk olarak İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde başlayan, ABD ile yapılan yardım anlaşmalarında, yapılacak yardımların basın yoluyla düzenli olarak propaganda edilmesi maddesini şart koşarlarken amaçları “sahip çıkan” bir milletten çok “boyun eğen” bir millet oluşturulmasıydı. ABD’nin yardımlarının değeri, büyüklüğü, katkısı propaganda ediliyor; ABD’nin büyük yardımları olmazsa ülkece çok zor durumda kalacağımızdan bahsediliyordu. Ancak bu yardım anlaşmalarının bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza etkisi ve uluslararası ilişkilerimizde bizi sürükleyeceği yerler tartışılmıyordu. Basın, siyâset ve ordu tarafından oluşturulan algıya göre birtakım tehditlere karşı bizi koruyacak olan ABD, şefkatli, koruyucu ve insanlık uğrunda savaşan bir “hür dünya” devlet idi... 


            İkili anlaşmalar bir örnek. Diğer bir örnek Avrupa Birliği… Demokrasi ölçütlerimizin, basın özgürlüğümüzün, kadın haklarımızın vs. bir sürü “uygar değer” için Avrupa Birliği’ne üyelik kaçınılmazdı. Yoksa bunları geliştiremezdik. “Serbest piyasa ve özgür girişim” yoluyla yabancı sermayeye yem olmadan demokrasi, çağdaşlık olmazdı. Kalkanımız NATO, zor durumda eline avcuna baktığımız abimiz IMF idi. Böyle yollardan geçerek bugünlere geldik. En son, yüzlerce vatandaşını henüz kaybetmiş ülkenin yöneticileri, komşularına saldırtmak için yalvardıkları ABD yönetiminin kapısında “beraber ıslandık yağan yağmurda” şarkılarını söylüyorlardı. Bugüne dek kendi başımıza, kendi gücümüzle bir şeyi başaramayacağımız söylendi. Türk milletinin özgüveni böyle kırıldı.

            Atatürkçülerin “Görev” Devri

Öte yandan içeride bağımsızlık, özgürlük, Atatürkçülük duygularına sahip kitlelere de ayrıca başka kişi ve kurumlar üzerinden özgüvensizlik yüklendi. Kitle psikolojisi burada devreye giriyor. Parti başkanları, okumuşlar*, dernek yöneticileri, gazeteciler, kimi zaman ordu ve yargı üyeleri simgeleştirildi. Onlardan hareket beklendi, onlara övgüler dizildi, onlar kutsallaştırıldı, onların yanlışları görmezden gelindi. Onlar ise onlarca yıl kandırdı…

            Daha açık konuşalım isterseniz: Cumhuriyetimizin getirildiği durumdan yakınanlar aynı zamanda kendilerine yakın gördükleri (zannettikleri) kişilerle kıyasıya övünürler. Onları kahraman, aydın, Atatürkçü, vatansever ilan ederler. Peki bu kahraman kişiler neden bunca yıl Türkiye’nin parçalanmasının ve Atatürk ilke ve devrimlerini yıkılmasının eşiğine gelinen sürece engel olamadılar?

            İnönü, Ecevit, Baykal çok muhteşem insanlardı da neden Türk milletini doğru yöne sürükleyemediler? Neden ellerinde bulunan yetkileri kullanıp sömürgeleşmeye engel olamadılar?

            Truman Doktrini, Marshall Plânı, ABD ile ikili anlaşmalar, Mason Localarının açılması, Atatürk döneminde girişilen sanayi hamlelerinin iptal edilmesi İsmet İnönü’nün üstüne düşen görevi ne kadar yaptığı konusunda yeterli bilgi ve belgeler değil mi? Hangi bağımsızlık anlayışı ABD’nin Türkiye’nin iç hukuk kurallarına dahi müdahale edebileceği, “misyon şefi” maskeli ajanların Türkiye’de yer edinebileceği anlaşmalara imza atabilir?

            Peki Bülent Ecevit ve Deniz Baykal, NATO üyeliğinin Türkiye’ye zarar verdiğini, sömürgeci sistemin bir parçası olmanın kabul edilemeyeceğini kaç kez anlatmış Türk milletine? Avrupa Birliği denilen yapının üye olunmadan dahi Türkiye’nin iç işlerine karıştığını, ajan vakıflara para vererek ulus devlet karşıtı propaganda yaptırdığını, AB’ye üyeliğin Türkiye’nin millî egemenliğini yok edeceğini söylemişler mi? Kemâl Derviş’e, Fetullah’a sarılan kimdi? “Bir partinin içinde Kürtçü bir kanat olabilir. Buna bir itirazımız olmaz. Bizim içimizde de var.” diyen kimdi? PKK yanlılarını 90’lı yıllarda meclise taşıyan parti ünlü “Atatürk’ün partisi” CHP değil miydi? Sömürgecilerin karargâhlarından biri olan Bilderberg’e üye olan Ecevit’e nasıl yıllarca sahip çıkıldı ve bağımsızlığa aykırı tutumları Atatürkçülerce sorgulanmadı?

            Atatürkçülerin ÇYDD Eski Genel Başkanına yükledikleri kutsallık pek az kişiye yüklenmişti. Peki AB’den, ABD’nin resmi kurumu IRI’dan para alan, dolayısıyla yabancıların çıkarları için politika üreten bu ve bunun gibi derneklerin bağımsızlığından söz edilebilir mi? Ya AB’den para alan ÇEV’de Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, yani ÇEV’in en üst kademesinde yetki sahibi olan Nur Serter nasıl Atatürkçü-ulusalcı diye tanıtılıyor?

            Bilderberg üyesi ve Fransız Legion D'Honneur Nişanı sahibi, ömründe küresel sömürgecilik ve araçları olan NATO, IMF ve AB’ye lâf etmemiş olan İhsan Doğramacı’ya nasıl güvendiler?

            Ortaya hiçbir ciddi çalışma koymayan, bağımsızlıktan, Türk milliyetçiliğinden söz etmeyen onlarca köşe yazarını nasıl baş tacı ettiler? Halkı aşağılayan söz oyunlarından başka marifeti olmayan, sözde soykırımdan dolayı özür dileyenlerden Bekir Coşkun bugün nasıl “büyük yazar” oldu?

            Bugüne kadar Gâzi’nin yaşamsal önem verdiği bağımsızlığı hiçe sayarak NATO’ya bağlılıklarını bildiren, “stratejik müttefik” ABD ile “ikili ilişkilerin” geliştirilmesinden söz eden komutanlar nasıl “Mustafa Kemâl’in askeri” diye pazarlandı? İsrail-Türkiye ilişkilerinin bozulmasını önlemek için darbeye giriştiğini söyleyen JINSA ödüllü Çevik Bir nasıl alkışlandı?

            Bu “kahraman”lar o kadar Atatürkçü idiyseler neden bu duruma gelmemizi önleyemediler? Hepsi mi engellendi? Onlarca yıl hepsi mi tutuklandı da iş göremediler? Bu kadar mükemmel kişilerle dolu bir geleneğin tüm yıkıcı dalgalara karşı koyması ve içeride egemen, dışarıda bağımsız olmamızın engellerini yok etmesi gerekmez miydi? İçlerinde küresel çeteye üye olanlar, küresel çeteden karşılıksız para alanlar var, bu muhteşem Atatürkçü siyâsetçi, asker, yazar-çizer, akademisyen takımı neden millî birliğimize ve cumhuriyetimize olan tehditleri engelleyemedi?

            Çünkü tehditlerin kaynağı olan yere, sömürgeciliğe, ABD’ye, AB’ye, NATO’ya dokunmadılar. Çünkü onların tam bağımsızlık gibi bir dertleri olmadı. Bu yüzden sorunun kaynağına inmeden, insanları -ve belki kendilerini de- kandırdılar. Gerekten onurlu ve vatansever aydınlar ise bu kişilerle aynı kefeye konma cezasını çektiler. Uğur Mumcu bilseydi yabancı parasıyla politika üretenlerin arkasından ağlayacağını, ne derdi?

            Bunları yazınca elbette çeşitli suçlamalarla karşılaşmanın kaçınılmaz olacağını biliyorum. Çünkü Atatürkçüler için bu gibi kişiler tabu durumuna gelmiştir. Atatürkçüler, Kemâlizmin (Atatürkçülük) ilkelerine göre değil, isimlere göre değerlendirme yaptıkça ve “kahramanlaştırma” konusunda yüreklice eleştiri-öz eleştiri yapmadıkça ülkece bağımsızlık ve cumhuriyet değerlerinin silinmesini izlemekle yetineceğiz.

            Atatürkçüler, on yıllarca bu gibi simgeleri kahramanlaştırdılar, onlara bel bağladılar, güvendiler. Onların dış ilişkilerini, bağımsızlığa bakışlarını, içtenliklerini sorgulamadılar. Halkın en kültürlü, en çağdaş kesimleri olmakla övündüler ama özgüvenleri o kadar eksikti ki, içerideki ihaneti görmemekte ısrar ettiler. Atatürk devrimlerini üç beş tane NATO’cu paşaya, ABD’nin uşağı olmuş bir yığın siyâsetçiye bıraktılar! İşte ekranlarda “Ayrı devlet mi olsun, yarı bağımsız devlet mi?” diye tartışılmasına kadar gelmemizin nedeni, bu özgüven eksikliğiydi. Gâzi’nin “Türk genci kendi yapıtını koruyacaktır” sözünü “Belirli aralıklarla çok yüzlü siyâsetçilere oy atacak, arada bir Anıtkabir’e yakınmaya gelecek, umudu hep kendilerinden başka yerde arayacak” diye anladılar.

            Fakat Mehmet Emin Değer’in Oltadaki Balık Türkiye’de yazdığı gibi, “…o başarıları kendimize güven içinde elde etmiştik. O zaman biz kendimiz idik, kendimize, ulusumuza güven duygusu içinde başarılara koşmuştuk”

            Evet o başarıları kendimize güven içinde elde etmiştik. Elde edilen başarıların kazanımlarını ise yabancı devletlerin yardım, buyruk ve sömürgeci plânlarına uyarak; şu parti başkanına, bu yazara, şu vekile güvenerek kaybediyoruz. Kendi gücümüzün farkında değiliz. Kendimize ve milletimize güvenirsek başarabileceklerimizi, başardıklarımızı unuttuk veya iyi öğrenemedik. Dört yanı işgâl edilmiş bir toprak parçasından tam bağımsız bir devlet kurduğumuzu anımsamalıyız. Şimdi bağımsızlığı tarumar edilmiş o devletin yıkılmasını önlemek ve tam bağımsız ve egemen bir duruma gelmek için yine kendimize ve milletimize güvenmeliyiz.

            Türk milletinin, özellikle de Atatürkçülerin özgüven edinmesi ve “görev”ini hiç kimseye devretmeden yerine getirmeye çalışması gerekiyor. Millî bağımsızlık, millî egemenlik, vatan, kuşkusuz ki en başta Atatürkçüler için isimlerden, kurumlardan daha önemli olmalıdır.

            Son sözüm şu: Türk milletinin vatansever bireyleri, kendine ve milletine güvenip şundan bundan medet ummayı bırakmadıkça henüz son söz söylenmemiş demektir. Ve o söz mutlaka söylenecektir.

________________________________________________________________________________

            * “Onlara ‘aydın’ demeyiniz, onlar sadece çok ‘okumuş’ kimselerdir.” Yılmaz Dikbaş

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Allahsız Oğlu Allahsız mı Müslüman(!) Barack mı? Anaları Kim Ağlattı?

11 Mayıs 2013'te Reyhanlı'da gerçekleşen patlamalar cumhuriyet tarihimizin en kanlı terör saldırısı olarak tarihe geçti. Bombaların infilak etmesiyle ilçe savaş alanına döndü. Televizyonlarda gösterilmeyen görüntülerde yanmış cesetler, yıkılmış binalar ve öfkeli bir halk vardı.

Bu vahşetle ilgili tartışılan iki konu var: Ölü sayısı ve saldırıyı gerçekleştirenlerin kim olduğu.

Kaç kişi hayatını kaybetti?


Resmî makamlar ölü sayısını 50 olarak açıkladı ancak katliamda yitirdiğimiz vatandaşlarımızın bu sayının çok daha üzerinde olduğu belirtiliyor. Getirilen yayın yasağı da ölü sayısını gizlemek için uygulandı. İnternette, Hatay'da yaşayan insanlar ölü sayısının kesinlikle açıklanandan çok daha fazla olduğunu ve basın ve hükûmetin bu durumu saklamaya çalıştığını belirten iletiler yazıyor.

Bir motosiklet forumunda Reyhanlı'da yaşayan bir vatandaşın yazdıkları şöyle:


"(...) Yaklaşık 60 kişinin kimliği belirlendi ve 100'e yakın kişi paramparça, yanmış veya kafaları olmayan vatandaşımız var. Arama çalışmaları şu an devam ediyor. Dün de 2 kişiyi kanalizasyondan çıkardılar. Şehir merkezi Vietnam gibi, binalar yıkık, simsiyah. (...) Şunu bilin ki ölü sayısı sizin izlediğiniz televizyon kanallarındaki yazılanlar değil. (...)"

















İletiye şu adresten ulaşılabilir: http://www.cbfturkiye.org/forum/viewtopic.php?f=4&t=14016&start=15#p310319 [1]

Patlamayla ilgili başka bir haber de Edirne'den geldi. Türkiye Komünist Partisi'nin 13 Mayıs'taki basın açıklamasında konuşan Hatay-Samandağ'lı öğrenci Meziyet Camuz'un ölü sayısıyla ilgili anlattıkları ise şöyle:[2]


"Arkadaşlar ben hiçbir siyasi örgüte bağlı değilim. Ben halkıma bağlı bir insanım. Şu anda Hatay’da 300'e yakın ölü ve sayısız yaralı yatıyor. Bunlar sadece bilinen. Daha yanıp kül olmuş kaç vatandaş kaç kardeşim öldü orada."


Bu gibi pek çok iddia, bölgede yaşayanlar tarafından dile getiriliyor. Katliamda kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısı açıklanan sayıların çok çok üstünde.


Başkalarının yazdıklarına, söylediklerine güvenemiyorsanız, facianın gerçek sonuçları hakkında tatmin olmak için Hataylı veya Hatay'da yaşayan tanıdıklarınıza, komşularınıza, öğretmenlerinize, iş arkadaşlarınıza olan biteni sorun. Benim konuştuğum kişiler ölü sayısının 100'ün üzerinde olduğunu söylüyor. Keşke kimsenin burnu kanamasaydı, ama gerçekler üzücü.


(Bu konuda da sosyal medyada türeyen asılsız haberler insanları yanlış yönlendiriyor. Facebook ve Twitter'da dolaşan iddiaya göre Ferdi Özmen adlı bir gazeteci, Hatay'daki hastanelerden aldığı bilgilerle ölü sayısının 177 olduğunu açıklamış ve tutuklanmış. Fakat Ferdi Özmen Facebook hesabında bu haberin asılsız olduğunu duyurdu. Yalan haberin kaynağı İslâmi Davet adındaki internet sitesi.)



Katliamın faili kim?

Bu sorunun yanıtını ararken teknik bilgiler ile stratejik oyunları bir arada değerlendirmeliyiz. Saldırıyı üstlenme açıklaması, saldırının yapılış yöntemi, böyle bir eylemi gerçekleştirme olanağı olan örgütlerin hangileri olduğu gibi bilgiler net ve yeterli değilse katliamın kimin işine yarayacağı, hangi sonuçlara neden olacağı gibi konularda beyin egzersizi yapmak gerekli.


Öncelikle belirtelim ki El Nusra örgütü bu saldırıyı henüz üstlenmedi. Yine Facebook ve Twitter'da çok paylaşılan bir yazıda BBC, Le Monde, Indipendent TV ve Telegraph gibi kaynaklarda saldırının Nusra tarafından üstlenildiği, katliamı muhaliflerin gerçekleştirdiği yönünde haberlerin olduğu yazılıyor. Ancak yine asılsız bir haberle karşı karşıyayız. BBC'nin haberi Şam'daki bir saldırıyla ilgili. Diğer haberlerse tamamen uydurma.



Oda TV'nin gündeme getirdiği bir ayrıntı[3], saldırının Amerikancı Katiller Ordusu'nun, diğer adıyla ÖSO'nun işi olduğu yönünde önemli bir kanıt. Göze çarpan görüntüde patlatılan araca bakır telle bağlanmış bir ceset var. Ve ÖSO daha önceki intihar eylemlerinde elindeki esirleri aynı şekilde araçlara bağlıyordu. BBC ve NY Times'ta da ÖSO'nun bu yöntemi hakkında haber yapılmıştı. (http://youtu.be/YULXawJgAE8)

Patlamanın failinin El Nusra/El Kaide/ÖSO olduğuna dair bir başka gösterge de olayın anında teröristler tarafından kayda alınması.





Bir başka işaret, Reyhanlı halkının, her gün seyyar satıcılık yapan mültecilerin 11 Mayıs günü ortadan kaybolduklarını söylemesi. Facebook'ta sesini duyurmaya çalışan Reyhanlılılardan biri de Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu'ya yazdığı mektupta aynı şeyden bahsetmiş.[4] Halk, sığınmacıların patlamadan önce sessizce ilçeyi terk etmesini konuşuyormuş.


Durum böyleyken saldırıyı muhalif teröristler yapmış gibi gözüküyor. Kaldı ki patlamadan yallnızca 7 saat sonra etkisiz yetkililerin failleri güya tespit edip Esad'ı suçlaması, "Bu kadar hızlı bir istihbarat neden bombaları fark edemedi?" sorusunu akıllara getiriyor.


Bu grupların güdümlü olduğu ortada. CIA tarafından eğitildiler, lojistik desteği MOSSAD'dan aldılar, her türlü ihtiyaçlarını AKP sayesinde karşılıyorlar. Öyleyse isyancılara bu saldırıyı gerçekleştirme emrini veren güç neresi? Asıl can alıcı nokta burası.


Amerikan halkı yeni bir savaşa karşı. Son 10 yıldaki savaş harcamaları yüz milyarlarca doları çoktan aştı. Binlerce Amerikan asker öldü. Irak'ın işgâlinin ekonomik-askerî sonuçlarından sonra yine bir bataklığa girmek Obama'nın işine gelmeyecek. Obama bu yüzden Suriye'de Esad'ı devirmek için Türkiye'yi kullanmak istiyor.


Yalnız ABD'de savaş yanlısı, "savaş lobisi" olarak da adlandırılan bir çevre ve İsrail ise Mısır, Tunus ve Libya'dan çok daha uzun süren bu krizin askerî müdahale ile bir an önce hâlledilmesini istiyor.


Türkiye'de ise AKP, ABD'nin askerî müdahalesini ısrarla talep ediyor. Tayyip Erdoğan her ne kadar Esad'a "alçak, gaddar, zâlim" gibi hakaretlerle çıkışsa da komşu ve Müslüman bir ülkeye Türk askerini sokmanın bedellerinin ağır olacağını biliyor. Türk milleti Suriye'ye müdahaleye karşı. Erdoğan da topu Obama'ya atmak istiyor. Faciadan birkaç gün önce Tayyip Erdoğan'ın NBC ile yaptığı söyleşide "ABD'nin Suriye'ye kara harekâtına destek vereceği" basına yansıdı. Başbakanlık'tan hemen açıklama geldi ve Tayyip Erdoğan'ın söz konusu söyleşide kara harekâtına değil uçuşa kapalı bölge oluşturulmasına destek vereceğini söylediği vurgulandı. Haber siteleri hemen haberin metnini değiştirdi. Eşbaşkan, Türk milletinin evlâtlarını ABD'nin yanında BOP yolunda ölmeye yollamayacağının mesajını veriyordu.


Peki bu üç gruptan hangisi veya hangileri bu katliamın asıl sahibi?


Obama yönetimi olabilir, çünkü AKP'yi bir an önce Suriye'ye sokmak istiyor. Amerikan askerini değil Türk askerini kullanmak için AKP'yi zor durumda bırakmak isteyebilir.


Suriye'yi paylaşmayı Obama'nın siyasi istikrarına yeğleyen savaş yanlısı küresel çete olabilir, çünkü Obama'yı bu yolla Suriye'ye girmek zorunda bırakabilirler.


AKP olabilir. Çünkü Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisi de Amerikan ordusunun Müslüman ve mazlum Suriye'ye girmesini istiyor. İhalenin kendilerine kalması durumunda Türk askerini ölüme yollayıp halkla karşı karşıya kalırlarsa Amerika'nın istediği gerçekleşecek ama sonra AKP diye bir şey kalmayacak. Patlamalardan sonra Tayyip Erdoğan'ın -her ne kadar Esad'ı kast ediyor gibi görünse de- "Bizi bu kirli savaşın içine çekmek istiyorlar!" sözü ABD'ye bir tepkiye benziyor.


Patlamadan birkaç gün önce bahsettiğimiz NBC'deki ABD'yi Suriye'de görmek isteyen Tayyip Erdoğan açıklamasının yapılması ve patlamadan birkaç gün sonra Tayyip Erdoğan'ın Beyaz Saray'a gidecek olması rastlantı mı? Bu patlama, Washington'da Erdoğan'ın elini güçlendirmeyecek mi?


Bir süre önce ABD ve Rusya Dışişleri Bakanları John Kerry ve Sergey Lavrov'un Suriye için diyalog yolunu seçerek ve en azından 2014'teki seçimlere kadar Esad'ın Cumhurbaşkanlığını onaylayarak çözüm yolu arayan bir konferans için anlaşması ve bu konferansta Türkiye'nin olmayacak olması ile bu patlamanın ilgisi olabilir mi? Ya Esad'ı devirip Suriye'den ziftlenmek isteyen  Siyonist sermaye?


Silahlı isyancıların Obama, Kerry ve demokratlardan ziyâde CIA-MOSSAD denetiminde olduğunu ve Türkiye'de sığınma, barınma, toplantılar yapma gibi ilişkilerden dolayı AKP'nin de elinde olduğunu düşünürsek akla en uygun seçenek, savaş yanlısı bankerler, CIA-MOSSAD ve AKP'nin bu katliamı birlikte plânladığı ve taşeron terör örgütlerine yaptırdığıdır...


Esad'a ağız dolusu hakaretler saçan, siyasi konumumu Esad düşmanlığına oturtan AKP, Esad'lı ve AKP'siz bir çözümü istemiyor. İhalenin Türk askerine kalmasını da kendi geleceği açısından riskli buluyor. Suriye'yi hâlâ "hâlledemeyen" küresel çetenin kan emicileri bölge kaynaklarını  bir an önce elde etmek istiyor.


Oynanan oyun çok kirli. Ortaya çıkan bu kanlı ittifak, Obama'yı ikna için yüzlerce Türk vatandaşının katledilmesini tezgâhlıyor.


Bugün 15 Mayıs. İngiliz sömürgeciliğinin taşeronu Yunan orduları 94 yıl önce İzmir'i kanlı bir şekilde işgâl ediyor ve vahşet dolu bir katliam gerçekleşiyordu. İşbirlikçi yönetim bu katliamlara ön ayak oluyordu. 94 yıl sonra aynı kirli ittifaklar yine Türk milletine katliamlar düzenliyor, yöneticiler yine bu hain ittifakların içinde.


Fazla sevinmesinler, "O GÜN" patlayacağız; yalnız düşmanı değil, 70 yıllık mâkus  talihimizi de yeneceğiz!




[1] Aktaran: http://antik.eksisozluk.com/show.asp?id=33862270
[2] http://haber.sol.org.tr/soldakiler/bir-hatayli-ogrencinin-isyani-biliyorum-tutuklanacagim-ama-bunlari-soylemek-zorundayim
[3] http://www.odatv.com/n.php?n=iste-o-patlamadaki-oso-parmagi-1105131200
[4] Mustafa Mutlu, "Vatandaş Mehmet 'Reyhanlı'yı Sizin İçin Yazdı", Vatan, 15.5.2013

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Galatasaray'ın Yeni Yol Haritası


26 Mayıs 2012'deki yazımızda Galatasaray'ın 2011-2012 sezonundaki başarısının sahadaki nedenlerini, 2012-2013 sezonu için ne yapması gerektiğini, hangi bölgelere nasıl eklemeler lâzım olduğunu anlatmıştık. Sonunda da koşucu bir hucümcu (forvet) ve golcü bir kanat oyuncusunun transferi ile Melo'nun elde tutulması gerçekleşirse Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finalin yakın olduğunu belirtmiştik.

Nitekim Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde Burak'ın çok büyük payının olduğu grup maçlarından sonra ikinci tura yükseldi. Sneijder ve Drogba'yı da kadrosuna katarak Türkiye'de bitime iki hafta kala şampiyon oldu ve Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final başarısını tarihinde ikinci defa yakaladı.

Çeyrek finalde Real Madrid'e karşı İstanbul'da oynanan ikinci maçta uzun yıllar unutulmayacak bir mücadele gösterildi. Yarı final az farkla kaçtı. Spor Toto Süper Lig'de üçüncü hafta başlangıcından sezon sonuna kadar liderliği kimseye bırakmadı.




Yine kaleden başlayalım. Taraftarın bir başka sevdiği futbolcular olur. Bunlar hareketleriyle, karakterleriyle, özverileriyle, tipleriyle taraftarın gönlünde yer eder. Yalnızca "kaliteli" olduğu için sevilenlerden bahsetmiyorum. Şu anki oyuncularımızdan Elmander, Ujfalusi, Semih, Selçuk, Eboue'yi örnek gösterebilirim. Ve tabi Sabri Sarıoğlu... Muslera da bunlardan biri. Lise öğrencisi olsa sırıtmayacak yüzü, sürekli dişlek ağzıyla gülümseyişi, örneğin Sultanahmet Meydanı'nda kendisini gören bir vatandaşla içten bir şekilde iletişim kurması (http://www.youtube.com/watch?v=CaxCceD3cQE), sahadaki özverisi, genç yaşta adını dünyaya duyuracak kadar başarılı olması gibi pek çok nedenden dolayı taraftarda ayrı bir yeri var. Teknik konulardan bahsedecek olursak geçen yılki performansından biraz düşüş yaşadığını ancak hâlen dünyaca ünlü spor ve haber kuruluşları tarafından hazırlanan dünyanın en iyi kalecileri listelerine girdiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar bu listeler kanımca çok güvenilir listeler olmayıp aralarında Victor Valdes'i ilk üçe sokanlar olsa da futbolla ilgilenen herkes Muslera'nın en iyi 10-15 kaleci arasında olduğunu söyler. Kısaca, kalemizde bir dev var! Ve gelen teklifler ne kadar büyük olursa olsun satılmamalı. Galatasaray taraftarı, kulübünü bir şirket olarak değil spor kulübü olarak görüyor. Yöneticiler kâr amacıyla değil sportif başarı amacıyla hareket etmeli.




Geçen sezon tepeden tırnağa yenilenmiş Galatasaray'ın savunmasında Ujfalusi-Semih ikilisi mükemmel bir uyum göstermişti. Bu sezon ise Ujfa'nın sakatlığı canları sıktı. Gaziantep'ten alınan Dany inişli çıkışlı performansıyla zaman zaman takımı kurtardı, zaman zaman da aşırı özgüveni olumsuz sonuçlara neden oldu. Lyon'dan alınan Cris'in tecrübesine güvenildi ancak 35 yaşındaki Brezilyalıdan beklenen başarı alınamayınca devre arasında gönderildi. Ujfa'nın yokluğunda savunmanın önderliğini üstlenen Semih aynı çizgide devam etti ancak yanında oynayan Dany ve Gökhan Zan Şampiyonlar Ligi düzeyi için eksik kaldı. İlk sezonda kaptanlığı üstlenip yeni kurulmuş bir takıma abilik yapan, 20 yaşındaki Semih Kaya'ya tecrübesiyle katkı sunan Ujfa'nın sözleşmesinin sona ereceği bu sezon şanssız bir sakatlık geçirerek yalnızca 2 hafta sahada kalabilmesi taraftarı çok üzdü. En son haberler Büyük Şef'in önümüzdeki sezon için kalmak istediği, ücreti tamamen yönetime bıraktığı yönünde. (Bunun gerçekleşmesini umuyoruz ve tersinin gerçekleşmesi durumunda katkılarını, kaptanlığını, kişiliğini unutmayacağımızı bildiriyoruz.) Eğer Ujfa'ya veda edilecekse gelecek sezon için Semih'in yanına uzun boylu bir savunma şart, Lescott ve Kolo Toure'nin isimleri konuşuluyor. Toure'nin bonservisi elinde olacak ama hava toplarındaki eksikliği giderme açısından daha uzun olan Lescott daha iyi olacak.

Sol bekte sorun yaşamaya devam eden Galatasaray, bu bölgede genellikle asıl bölgesi sol açık olan Riera'yı kullandı. İspanyol futbolcunun başarılı oyunu bir yere kadar idare etti, taraftardan da destek aldı ancak giderek yükselen hedefler karşısında sol bekin Riera'ya emanet edilmesi, hele de yüksek maaşı göz önüne alındığında anlamlı gözükmüyor. Örneğin Real Madrid'le oynanan ikinci maçta Ronaldo'nun attığı goldeki hatası pahalıya mâl oldu. Kaliteli bir sol bekin yapmayacağı bir adam paylaşımı hatası sonucu Khedira topu taşıdı ve gol geldi. Hakan Balta'nın da her yıl biraz azalan temposu, yükselen hedefleri karşılayacak gibi değil. Gönderilmesine kesin gözüyle bakılan Çağlar'ın yerine ikinci seçenek oyuncusu olabilir. Sağ tarafta ise güven veren Eboue'nin Afrika Kupası'nda olması nedeniyle görev alan Sabri verilen her fırsatta memnuniyet veren bir oyun ortaya koydu. "Reyiz" olası kadro değişikliklerinde yine gerekeni yapacaktır. Fakat sol beke takviye gerekli. Basına yansıyan Carlinhos, Sadran gibi oyuncuları tanımadığım için yeterli düzeyde olup olmadıklarını bilmiyorum ancak iddia edilen Clichy transferi gerçekleşirse bu bölgedeki eksiğin tamamlanacağını düşünüyorum.




Geçen yıl Galatasaray'ın gollerinin önemli bir bölümü orta saha oyuncularından, özellikle Melo ve Selçuk'tan gelmişti. İki önlibero hem ileride hem geride müthiş bir başarı göstermişti. Kanatlarda ise Engin Baytar ve Emre Çolak'ın başarılı oyunu şampiyonluğu getiren önemli etkenlerdendi. Yaz döneminde bin bir zorluktan sonra Juventus'tan yeniden kiralanabilen Melo geçen sezonki muhteşem performansından çok uzakta kaldı. Takıma geç katılmasının bunda etkisi büyük oldu. Savunmanın sigortasındaki bu durum Selçuk'un performansını da etkiledi. Engin'in Süper Kupa maçındaki kırmızı kartından sonra 11 maç ceza alıp toparlayamaması ve büyük paralar harcanan Amrabat'ın yeteri kadar katkı sağlayamamasıyla da birlikte orta sahanın akınlara olan katkısı geçen yıla göre çok azaldı. Özellikle ilk yarının sonlarına doğru üst üste puan kayıpları yaşandı. Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk üç maçta yalnızca 1 puan alınabildi. Gerçek oyununu başlarda sergileyemeyen Hamit'in çizgisini yükseltmesi, uzun süreli sakatlıktan çıkan Yekta'nın süre verildiği zaman başarılı bir görüntü çizmesi, Melo'nun son maçlara doğru vites yükseltmesi ve Sneijder gibi bir yıldızın takıma katılmasıyla birlikte orta sahadaki oyun kalitesi yükseldi. (Yine de 2011-2012'deki o muhteşem baskı ve enerjiyi aramadım desem yalan olur!)

Melo sorunu orta sahanın en önemli konusu. Formunun zirvesinde olduğunda nasıl oynadığını gördük. Eğer yeni sezonda takımda olmayacaksa savunma yönü güçlü bir önlibero alınmalı. Alper Potuk transferi şu sıralar gündemi meşgul ediyor, ancak Alper'in Melo kadar iyi bir savunmacı oladığı açık. Elbette kaliteli bir oyuncu ve genç, öyle olmasa Meireles, M. Topal, Cristian, Salih, Emre gibi futbolcuları olmasına rağmen Fenerbahçe de Alper'i kadrosuna katmak istemezdi. Ancak 10 milyon avro gibi sayılar konuşuluyor! Ayrıca söz gelimi Yaya Toure, Ernst karakterinde birisi gerekli. Aslında şu bir gerçek ki, hem savunma yönü güçlü hem top sürme ve atağa çıkma özellikleri iyi hem de boyu kısa olmayan bir önlibero bulmak çok zor. Elimizde böyle özelliklere sahip olan Melo var ama onunla ilgili de mâliyeti konusunda, form grafiği konusunda çekinceler var ve yabancı sınırlamasının 10 futbolcu olması da her yabancı oyuncunun durumu içim önemli bir etken.

Diğer oyunculardan kısaca bahsetmek gerekirse;
Bir, Amrabat'a yapılan yatırım oldukça pahalıydı. Sol çizgide sürekli "debelenen" bir kanat oyuncusu izlenimi veren Amrabat'ın gelişmesi şart.
İki, Emre Çolak'ın oyuna girebileceği pek çok maçta tercih edilmemesinin nedenini bilmiyorum, ama Alper Potuk'a karşı takasta kullanılması büyük hata olur.
Üç, önlibero oynayabilen Culio ve Ceyhun Gülselam kiralık olarak oynadıkları takımlardan dönüyor. Yabancı sınırı konusunda oldukça zorlanılan bir dönemde Culio'nun elde tutulması olanaklı değil. Ancak Ceyhun'un zaman zaman önliberoda kullanılabileceğini ve stoper olarak da diğer oyuncuların kart-sakatlık dönemlerinde idare edebileceğini düşünüyorum.
Dört, Kâzım Kâzım ve doğru düzgün izleyemeden kiralanan Yiğit Gökoğlan da dönüyor. Hamit, Sneijder, Amrabat, Emre, Aydın, Engin gibi kanat oyuncularımız var. Kâzım ve Yiğit de bu listeye eklendiğinde aşırı bir şişkinlik olacak. Kâzım'ın takımda tutulacağını hiç zannetmiyorum. Onun dışında Fatih Hoca'nın Engin Baytar, Aydın Yılmaz ve Yiğit Gökoğlan'dan en az birinin biletini keseceğini düşünüyorum. Engin ve Aydın'ın sözleşmeleri 30 Haziran'da bitiyor. Aydın'ın ısrarla kalmasını umuyorum. "Yeniden doğuş" sezonu 2011-2012'yi hatırladıkça Engin'in kalmasını istiyorum ama bu sezon ne yaptığı ve gidişatı ortada. Türkiye'nin en teknik kanat oyuncularından biri, daha fazla oynamak istemesi doğal. A2'de oynatıldı bu adam, ligde GS ve FB dışında her takımda kafadan ilk on bire girecek bir oyuncudan bahsediyoruz... Kendi büyük hatası yüzünden bu duruma geldi ancak yine de döndükten sonra yeteri kadar fırsat verilmedi. Artık muhtemelen Bursa, Trabzon, Kayseri ayarında Anadolu takımlarının yüksek sıralarda olanlarından birine gitmek isteyecektir. Çıkan haberlerde Beşiktaş'ın ilgilendiği de söyleniyor.




Gelelim hücum hattına...

Nerede Elmander, Baros, Necati, Sercan dörtlüsü, nerede Drogba, Burak, Elmander, Umut dörtlüsü...

Galatasaray'ın gol yükü önlibero bölgesinden forvete doğru kaydı bu sezon. Ben de dâhil pek çok kişinin aklında soru işaretleri bulunduran Umut Bulut gol makinesi çıktı. Geçen yıl saldıran, bastıran, koşan Elmander bu sezon gerek sakatlıkla boğuşup gerek yedekte kalınca onun bu görevini üstlenen Umut oldu. Özellikle süper kupada Fener'e 2 gol ve ilk 10 lig maçında 9 gol atarak başlaması mükemmeldi. Kulübün sözleşmedeki satın alma seçeneğini kullanarak Tolouse'a 3 milyon avroyu vereceğinden kuşkumuz yok.




Burak'ı anlatmayı gerekli görmüyorum. Kalitesinden dünya haberdar. Yaptıkları, bu sezon Galatasaray'a kattıkları ortada. Ancak şöyle bir gelişmeden bahsedebilirim, Trabzonspor'da iken attığı goller arasında kafa vuruşu çok azdı ve Avrupa maçları ile üç büyüklerle oynanan maçlarda normal çizgisine göre yeteri kadar etkili olamıyordu. Fakat bu durumu bu sezon değiştirdi.

Geçen sezon Ligde üç büyükler dışındaki takımlarla oynanan 24 maçta 29 kez (maç başı 1,2) topu ağlarla buluşturan Burak, GS, FB ve BJK maçlarında ise 10'da 4 (maç başı 0,4) yapabilmiş, 9 Avrupa maçında da 1 (maç başı 0,1) gol atabilmişti.
Bu sezonsa -32. haftaya kadar olan bilgilere göre- FB ve BJK dışındaki takımlarla 25 karşılaşmada 22 (maç başı 0,84) gol yapmış, FB ve BJK ile olan 3 maçta 1 (maç başı 0,3) gol, Avrupa'da ise 9 maçta 8 (maç başı 0,8) gole ulaşarak tutarlı bir çizgiye geldi.

Ayrıca geçen sezon daha fazla gol atmış olmasına rağmen 2 kafa golü bulmuş, bu sezon bu sayıyı 7'ye çıkarmıştır.

Drogba 1,5 yıllık sözleme gereği önümüzdeki sezon sonunda takımdan ayrılacak. Daha ilk yarım sezondan Galatasaray'ın tarihi bir başarısının altına imza atanlar arasına girdi. Gelecek sezon da benzer sonuçlarla Galatasaray taraftarını gururlandıracaklarından eminiz. Drogba konusunda yaşadığım çelişkileri anlatmam olanaklı değil. Chelsea'deyken en nefret ettiğim futbolcuydu. Tipi, hareketleri, özellikle de Şampiyonlar Ligi yarı finalinde 60 dakika defansta oynaması, kupayı alırkenki hareketleri kendisinden iğrenmeme neden olmuştu. Gel gör ki bugünkü sahiplenişim, sevgim de pek uzak olmayan o günlerdeki nefretimden daha şiddetli...
Hayat...

Burak'ın takımın birinci golcüsü durumuna gelmesi, son 10 yılın en iyi hücumcularından Drogba'nın transferi ve Umut'un gelişiyle geçen sezonun santrforu Elmander oldukça arka planda kaldı. Çoğunlukla yedekteydi. Sezon sonu gönderilmesi konuşuluyor. Fakat ilerleyen yaşına rağmen Elmander'in çok iyi ve çok tecrübeli bir yedek olduğu gözden kaçmamalı. Belki Elmander konusuna biraz duygusal yaklaşıyorum ve yabancı sınırlamasının göz ardı edilemeyecek bir konu olduğunu biliyorum ancak mantık olarak da Elmander'in gönderilmesi bana çok yanlış geliyor. Örneğin Burak ve Drogba çok önemli bir Şampiyonlar Ligi maçından yorgun döndüler ve Umut da sakat. Önümüzde de bir Türkiye Kupası maçı var. 2005'ten beri Çok kaliteli olmayan Anadolu takımlarından birine patlayarak elendiğimiz kupada kayıp yaşamamak için çıkacağımız bir maçta ileride Johan Elmander'in oynaması bizim lehimize mi olur aleyhimize mi? Yedek ve genç ağırlıklı oyunculardan oluşan kadrolarla çıktığımız Türkiye Kupası maçlarında tecrübeli bir hücumcu ile oynamak tehlikeli skorlarla karşı karşıya bulunduğumuzda işimizi kolaylaştırmayacak mı? Bu bakımdan Elmander'in kesinlikle kalmasını istiyorum.

Kiralık olarak verilen Sercan Yıldırım ve Mehmet Batdal da haziran ayında dönüyor. Mehmet Batdal'ın böylesine zengin bir kadroda şans bulması zor, yaşı da "genç"in çok ötesinde. Orta hâlli bir 2. Lig takımında başarılı olduktan sonra bu kez Süper Lig'de orta hâlli bir Anadolu kulübünde performansını arttırması kendisi için de daha ölçülü olacaktır. 27 yaşında hâlâ nadiren birkaç Türkiye Kupası maçında forma giymektense düzenli bir şekilde forma giymek kariyerinin devamı açısından daha yararlı. Sercan ise Sivas'taki kiralık döneminde pek başarılı bir tablo çizmedi. 2016'ya kadar Galatasaray'la sözleşmesi var ve başka bir takıma kiralanması da takımda kalıp tecrübeli oyuncularla kendini geliştirmesi de düşünülebilir. Fatih Hoca'nın takdiri ne olur bilmiyorum ama Sercan kalitesini 19-20'li yaşlarında herkese göstermişti...



Genel olarak toparladığımızda...

Galatasaray bu sezon en büyük sıkıntısını Melo'nun formsuzluğu nedeniyle yaşadı ve genel olarak takımı etkileyen bu durum yöneticilerin en çok üzerinde durması gereken mesele. Ardından stoper ve sol bek geliyor. Bu üç bölgedeki sorunların çözülmesi yabancı oyuncu sayısı dikkate alındığında oldukça zorlu geçecek. Bu bölgeler dışındaki bölgelerde oldukça zengin, kaliteli bir kadronun var olduğunu ve yeterli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şu an kadroda bulunan yabancılar: Muslera, Dany, Ujfalusi (sözleşmesi haziranda bitiyor), Riera, Eboue, Sneijder, Melo (Juventus'tan kiralandı), Culio (Orduspor'da kiralık oynadı), Amrabat, Elmander ve Drogba. Bizim önerilerimize göre Riera ve Culio gönderilecek. Bu durumda yabancı sayısı 9'a düşüyor ve yalnız 1 yabancı transfer hakkı kalıyor. Ujfa ve Melo'nun kalması önlibero ve stoperde bir çözüm yolu. Sol beke de Şampiyonlar Ligi düzeyinde bir yabancı takviyesi gerçekleşirse 10 yabancı oyuncuya ulaşılıyor. Gönül ister ki yerli sol beklerimiz arasından üst düzeyde futbolcular yetişsin. Ancak maalesef İsmail Köybaşı ve biraz da Hasan Ali Kaldırım dışında uluslararası alanda güvenerek ilk on bire yerleştireceğimiz futbolcumuz yok.

Başkan Ünal Aysal, Galatasaray'ı Avrupa'nın en iyi 10 takımı arasına sokma vaadini gerekleştirdi. Şimdi sıra bu başarının istikrara dönüşüp Galatasaray'ın orada kalıcı hâle gelmesinde. Bahsettiğimiz önerilerin gerçekleştirilmesiyle ve Semih Kaya, Emre Çolak, Amrabat gibi oyuncuların kendilerini geliştirmeleriyle Galatasaray Avrupa'da başarıları kalıcı hâle getirecektir. Muslera, Eboue, Selçuk, Sneijder, Burak, Drogba gibi futbolcularımızın Avrupa çapındaki konumu da bellidir ve bu hedefe ulaşmada en güçlü silahlarımız olacaklardır. Galatasaray'ın giderek büyüyen hedeflerinden yenisi, Avrupa'da yeniden çeyrek final, armanın üstündeki yıldızlara dördüncüsünü eklemek ve Türkiye Kupası'nda 8 yıllık hasreti bitirmek olmalıdır. Bu hedef uzakta değildir.

Yazıyı Kadıköy'e şampiyon olarak konuk olacağımız derbiden bir gün önce (ayrıca Beşiktaş'ın İnönü Stadı'nda son maçını oynayacağı gün) yazıyorum. Normal ışıklar altında galip geleceğimizden eminim. Başarılar cimbom.


***




Milan Baros'a uzun bir parantez açmak gerekti... Kötü gün golcüsü, en ağır maçların adamı, tartışılmayacak bir "yıldız"... 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın gol kralı, geçmişinde Liverpool, Lyon gibi takımlar olan bir futbolcu... Galatasaray'daki ilk sezonunda gol kralı oldu, sakatlıklar yüzünden yarım sezon olarak geçirdiği 2009-2010 ve 2010-2011 sezonlarında bile takımda en çok gol atan kişi oldu. 2011-2012'de ise 24. haftaya kadar yine sakatlıklarla boğuşmasına rağmen 18 maçta 7 gol, 9 asiste imza attı. 24. haftadaki Antalyaspor karşılaşmasında 57. dakikada oyuna girip 73'te küfür ettiği için oyundan atılınca bir daha performansını düzeltemedi ve bu kırılma noktasından sonra takımda yer bulamadı. O sezonun geri kalan bölümünde süper final dâhil 11 maçta ortalama 33 dakika oynadı, yalnızca 1 gol attı. Sahada tanınmayan bir adam dolaşıyordu adeta. Bu ligde 88 maçta 48 gol, 20 asist yapan Baros'a hiç benzemiyordu. 31 yaşında olmasına rağmen 35 yaşına gelip dibe vuran forvetler gibiydi. O transfer döneminde bir kulüp bulamadı. Bu sezon da sözleşmesinin sürdüğü 22 maçta da kadro dışıydı. Ve 26 Ağustos 2008'de başlayan hikâye 18 Şubat 2013'te son buldu. Kötü durumundan dolayı "böyle giderse takımdan gönderilecek" diye üzülüyorduk, Baros ve Galatasaray defterinin kapanmasıyla içimiz burkuldu. Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bunun da bir sonu olacaktı elbet. Gitmesini hızlarından etkenlerden biri de altyapısından yetiştiği kulüp olan Banik Ostrava'nın küme düşmesini engellemekti. Kalbimizdesin "Ostrava'nın Maradona'sı". Sözde adam enflasyonunun yaşandığı şu günlerde, adamsın!