27 Nisan 2013 Cumartesi

Milli Merkez (2) Milli Merkez’in Arka Plânı: 2003, 2006, 2011, 2013





         Milli Anayasa Forumlarının, Milli Merkez’in, TGB’nin, İşçi Partisi’nin, Ulusal Kanal’ın, Aydınlık’ın en çok kullandığı söz buydu: “Atatürk’te Birleştik”. Sonra da “Milli Meclis, Milli Hükümet”. Aslında bu sloganların kısa geçmişi, Milli Anayasa Forumu programının kopya edildiği kaynak “birleştik” sözünün gerçek dışı olduğunu göstermeye yetiyor.

1. İşçi Partisi’nin 29 Mart 2003 tarihli 6. Genel Kongresi’nin başlığı “Milli Meclis Milli Hükümet”ti.

            Kongrede kabul edilen raporda “Bu çürüme ve dönekleşmeye tepki duyan emekçi halka bağımlı devrimci kadrolar ise, İşçi Partisi dışında sosyalizm mücadelesi verilemeyeceğini görmektedirler. Türkiye’nin devrimci birikiminin bir parçası olan bu kadroları Partimiz çatısı altında birleştirmenin koşulları oluşmuştur.” denmekteydi.[1]

2. 24 Aralık 2006’daki 7. Genel Kongre’nin kararlarında en çok üstünde durulan şey “Milli Hükümet Programı”ydı. İşçi Partisi “Milli Hükümet” hedefine daha da kilitlenmişti. Bu kongrenin kararlarında örgütlenmeye dair cümleler de vardı: “Bugün Türkiyemizde kendisini bu öncü geleneğin içinde tanımlayanlar, milletimizin geleceğine önderlik edecek büyük birikimi temsil etmektedirler. Ancak çeşitli partilere veya derneklere dağılmışlardır veya partisiz konumdadırlar. Onları aynı öncü örgütlenme, yani siyasal parti içinde birleştirmek, millî hükümet amacının zorunlu kıldığı yakıcı görevdir.”

“…farklı partilere bölünmüşlüğü yine devrimci tarzda aşmak zorundayız. Namık Kemal-Talat Paşa-Atatürk geleneğinden gelen öncüler ve kökleri yine Türk Devrimi’nin içinde olan sosyalist birikim, tarihî bir görevle karşı karşıyadır. Bu görev, öncelikle Kemalist Devrim’i tamamlamak için İşçi Partisi’nde birleşmektir. Türkiye’nin öncü birikiminin yüzyılların tecrübeleri içinde oluşmuş bilimselliğini, namusunu, fedakârlığını ve cesaretini bugünün koşullarında yeniden üreten ve hayata geçiren, İşçi Partisi’dir.”[2]

            3. 2011’de genel seçimlere giderken İP ve çevresinde oluşturulan “Cumhuriyet Güçbirliği” adlı, aslında birlik olmayan, İP’in çevresinden oluşan oluşumun temel sloganı da “Atatürk’te birleştk”ti…[3]

            Oluşumun eski internet sitesine girdiğimizdeHatay'da Miting Gibi Açılış! Cumhuriyet Güçbirliği, 1921’in değil 2011’in Tekalif-i Milliyesidir. Tekirdağ’da Güçbirliği çığ gibi büyüyor. Cumhuriyet Güçbirliği gönüllüleri ‘Atatürk’te birleştik!’ bildirisi dağıttılar.” gibi haberleri anımsıyoruz. Halka gerçekçilikten uzak hayâllerle umut verdiler ve bir tane adayı bile meclise sokamadılar. Kitlelere adeta “hayâl kurup başarısızlığa uğrama” alışkanlığı kazandırdılar.

            Bilindiği gibi 2012’de genellikle TGB bazen de TGB-ADD-CHP-İP ve diğer örgütlerin çağrılarıyla gerçekleşen eylemler kalabalık kitlelerle gerçekleştirildi. Tabi ki yasaklanan 19 Mayıs, 29 Ekim gibi bu eylemlere katılan yüz binlerce vatandaş İşçi Partisi’nin gücüne güç katmak için değil vatanını, Cumhuriyetini sahipsiz bırakmamak için meydana indi.

            4. Şimdi bu yıl gerçekleştirilen ve  önümüzdeki 3 yıldaki yönünü “Yaparız!” sözcüğüyle niteleyen İP 9. Genel Kongresi’nin kararlarına bakalım:

            “Tarih yapmak, geniş halk kitlelerine önderlik ederek devrim yapmak ve halkın Türkiyesini kurmaktır.
İşte bu görevimiz başlamıştır.
- 19 Mayıs 2012 günü İstanbul’da 240 bin gencin halkla birleşerek yürüyüşü, (TGB, İP’ten bağımsızdır diye ısrar edenler buna ne diyecek? İP, TGB eylemini kendi başarısı sayıyor!-E.S)
- 16 Eylül 2012 günü, ön cephedeki Hatay halkını ayağa kaldıran dirençli eylemimiz,
 
- 29 Ekim 2012 günü Türkiyemizin Atatürk’te Birleşen örgütleriyle birlikte yüzbinleri harekete geçirerek Birinci Büyük Millet Meclisi önünde, gerici rejimin barikatlarını yıkan büyük başarımız,
- 10 Kasım 2012 günü Partimizin çağrısıyla Ankara Tandoğan Meydanı’nda yüzbinleri seferber eden tarihi eylemimiz,
 
- 13 Aralık 2012 günü yüzbin yurttaşımızın katılımıyla gerçekleşen Silivri kuşatmamız,
ülkemizi karanlıklardan çıkartan yeni bir sürecin başlangıcını belirliyor.
Türkiyemizin ufkunu aydınlatan bu eylemlerde Partimiz öncü görevlerin ötesinde, geniş halk kitlelerini seferber ederek, bir tarih etkeni olarak, tarihin pususundan çıkmıştır.”

            “Partimiz bu cepheyi tutmuş ve programı, tutarlılığı, fedai geleneği ve tecrübe birikimiyle 2012 yılında bu cephenin önderi konumuna gelmiştir. 
Bu tarihi gelişmeye işaret ederek, Türkiye’nin bütün millici, halkçı ve sosyalist birikimini İşçi Partisi’nde örgütlemeye çağırıyoruz.”

            “Partimiz, Türkiye halkını seferber ederek tarih yapma günlerine gelmiştir. 
Artık bütün mesele, yapacağımız büyük işi somutlaştırmak, genel söylemlerin ötesine geçerek önümüze somut işler koyarak ve bu işleri planlayarak hedefe ilerlemektir.
 

            “2012 yılında 19 Mayıs, 16 Eylül, 29 Ekim, 10 Kasım ve 13 Aralık’ta milyonların ayağa kalkışı, eylemleri, Partimizin tarih yapmaya yöneldiğini gösteriyor.”

            “Halkın İşçi Partisi’nin önderliğinde toplanması, Partimizin kendi tarihsel görevini kavramasına ve hayata geçirmesine bağlıdır. Partimizin “yaparım” kararlılığını ortaya koyması ve sorumluluk üstlenmesi her işin başıdır.”
 
            “Müttefik hayranlığı diyebileceğimiz bu anlayış önce 19 Mayıs 2012 günü yıkılmıştır. Sonra Hatay’da 16 Eylül günü bertaraf edilmiştir. 14 Ekim Berlin toplantısında ve 29 Ekim’de Ulus Meydanı’nda etkisiz kılınmıştır. Ama asıl bozguna uğratıldığı tarih, 10 Kasım 2012’dir.”
 

            “Eğer müttefikler, halkın gizilgücünün farkında değilse, orada Partinin girişimi ele alması, halk hareketinin başarısı yanında müttefiklerin de ikna edilmesi açısından belirleyicidir.”

            “Mücadelemizin stratejik ilkeleri ise,
Bir: Halk önderlerinden oluşan Öncü Parti inşa etmek,…”

            “Türkiye’nin bütünleşme ve devrim davasına önderlik edeceğiz…”
            “Partimizin doğru güçbirliği siyasetlerine önderlik ederek yerel iktidarlar kazanma olanağı vardır ve bütün Parti örgütlerimizi bu hedeflere yöneltiyoruz.”

            “Milli Güçbirliği, tecrübeler göstermiştir ki, İşçi Partisi’nin cesur davranmasıyla, yapıcı ve birleştirici girişimleriyle adım adım inşa edilecektir. O nedenle Partimiz, çekingen tutumları aşmak, atak davranmak ve örnek olmak sorumluluğunu yerine getirecektir.
En önce Partimiz bilmelidir ki, Milli Güçbirliğini hayata geçirecek başlıca itici güç, İşçi Partisi’nin güçlenmesidir.

            “…milyonlarca yurttaşımıza önderlik dönemine giriyoruz.” [4]

            Yalnız bunlar değil ki, bugün söylenenlerin ortaya yeni çıkmadığının, hepsini yıllardır İP’in dile getirdiğinin ve tasarladığının onlarca, yüzlerce örneğini bulabilirsiniz. Örneğin 2007 genel seçimleri öncesinde İP’in yayınladığı bir bildirinin başlığı şöyleydi: “ABD denetiminde, AB kapısında değil başı dik Türkiye için Atatürk'te birleşelim!Bildiride şu cümle de yer alıyordu: Bütün mesele, milletin bu büyük birikimine önderlik edecek öncü teşkilatlanmadadır. İşçi Partisi, Milli Hükümet Programı ve kadrolarıyla bu görevi üstlenmiştir. [5]

            Doğu Perinçek’in Aydınlık’taki yazılarını okuyan herkes İP’in öteden beri “AKP’yi yıkmak için herkes bizim partinin önderliği altına girmeli” görüşünü savunduğunu zaten bilir.

            (Bu araya iki not sıkıştıralım. Bir, “herkes bizim partide toplanmalı” elbette doğal bir görüştür. Bunu dile getirdiği için kimseyi suçlayamayız. Ama bu amacı “birleşme”, “Kuvayı Milliye”, “Müdafaa-i Hukuk” diye yutturmaya izin vermeyiz! İki, gerçek niyetlerini kendi belgeleriyle, kendi kaynaklarıyla ortaya koyduğumuz kişiler İP’in yönetimidir. Yazdıklarımız parti militanları hariç, vatansever destekçi kitlesine yönelik değildir.)

O yazılardan bir örnek:

“Öyle tek at tek mızrak konferanslar vererek olmaz bu iş. Partileşerek olur. Bugün bir tek İşçi Partisi, millet ile Orduyu birleştirerek hükümet olma görevini tanımlıyor. Bölünmeyi önlemek ve bağımsız-halkçı Türkiye programı için canla başla mücadele ediyor. Öyleyse elde var İşçi Partisi. Bütün mesele, eldeki örgütlü gücü çekirdek alarak potansiyel gücü kazanmaktır. [6]

            Bu uzun alıntılara son olarak, Milli Merkez Kurultayı’nda sözü kesilen Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın yaptığı açıklamayla ilgili haberi ekliyorum: Milli Merkez hareketinin anayasa konusunda tam bir fikir birliğinde bulunmadığını da belirten Soysal (…) İşçi Partisi'nin, hazırladığı metinleri dağıttığını belirterek… Hareketin arkasında bütünüyle İşçi Partisi'nin bulunduğunu belirten Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal… (…) İşçi Partisi'nin hazırladığı metinleri insanların eline tutuşturduğunu, serpiştirdiğini belirterek…”[7]


Bu sözlerden, kararlardan, yazılardan ne çıkardık?

Birincisi: İP’in hedefi her zaman “millî güçlere önderlik etme” idi.

İkincisi: Milli Merkez; sloganlarına varıncaya kadar İP plânıdır.



***



Şimdi yeniden 23 Nisan’daki Milli Merkez Kurultayı’na dönelim.

Değerli Ümit Kocasakal Partisini öne çıkarmaya çalışmak ihanetle eş değer.” diyor.

İlker Yücel “Artık ‘ben kaç yıllık partiyim, ben lokomotifim’ yok.” diyor.

            İsa Gök “Bu partiler üstü bir çalışmadır.” diyor.

Ama 26 kişilik listenin 10’u İşçi Partisi’nden. Bu yetmiyor, Milli Merkez’in tüm söylemleri, İşçi Partisi’nin 10 yıldır resmi kararlarında yayınladığı görüşlerinden alıntı. Bu da yetmiyor, “birleşme” ruhuna aykırı bir şekilde İşçi Partisi daha bu yıl, tarafsız diye duyurulan tüm kitlesel eylemleri sahiplenip millî güçlere öncülük etme kararı alıyor. Perinçek’in dediği gibi: Bütün mesele, eldeki örgütlü gücü çekirdek alarak potansiyel gücü kazanmaktır.

Tüm bunlar, kıravatlı teröristleri kovan vatanseverleri provokatör diye niteleyen, İzmir’de bayrak mitingindeki milyonları yok sayan ama öte yandan da birleşme çağrısı yapabilen İşçi Partisi’nin Milli Merkez’de egemen olduğunu ve topyekûn milli mücadeleye çok aykırı bir şekilde kendini öne çıkardığını görmemize yetmiyor mu?

Milli Merkez için “sağ sol yok, senin partin benim partim yok” deniliyor ama basbayağı İşçi Partisi var. A’dan Z’ye kadar… Söylemlere kadar… Yürütme Kurulu’na kadar…

Şimdi soruyorum, “…sancağa bağlı yerler dâhilinde her türlü particilik siyasetinden uzak olan cemiyet maksatlarının tamamen anlatılmasının vasıta ve tedbirlerini hazırlamak” [8]tan bahseden Sivas Kurultayı ile İşçi Partisi’nin kararlarından oluşan, İşçi Partisi’nin particilik yaptığı Milli Merkez Kurultayı nasıl bir tutulabilir? Herkes ikisini karşı karşıya getirsin ve ne kadar uyuştuklarını düşünsün.

            Bir iş gereklerine uygun bir şekilde yapılıyorsa amaca ulaşılır. Gereklerine büyük oranda uygun bir şekilde yapılıyorsa da amaca ulaşılabilir, en azından katkı sağlanmış olunur. Gereklerine uygun olmayan bir şekilde yapılıyorsa amaca ulaşılamaz, amacı güden insanlardaki umut öldürülür, amaç yanlış tanınır, amaca zarar verilir. Eğer bahsedilen amaç kutsal bir amaç ise bu kuralların kesinliği iki katına çıkar!

            Yukarıda açıkladık, Milli Merkez güya üstlendiği “vatan savunması” görevini gereklerine uygun bir şekilde yapmıyor!

            Gerçek bağımsızlık mücadelesine istemeden de olsa zarar verecek olanları uyarmak için bu yazıyı yazıyoruz! Kandırılmışların, iyi niyetlilerin, vatanseverlerin bilgisine sunuyoruz.

Milli Merkez’in, Türk milletini “vatan mücadelesi” diyerek bir parti mücadelesine sürüklemekte olduklarının farkına varamayan kimi yöneticilerine de ayrıca duyurulur!

     “Gerçekleri söylemekten korkmayınız.”
           
Gâzi

[6] Doğu Perinçek, Kürdümüzü milletçe hükümet olmaya çağırıyoruz, Aydınlık, 29.9.2011; http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/3948-dou-perncek-kuerduemuezue-milletce-huekuemet-olmaya-caryoruz.html
[8] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-6, Kaynak Yayınevi, 2. Basım, İstanbul, 2008, s.50


25 Nisan 2013 Perşembe

Milli Merkez (1) Yürütme Kurulu Ne kadar Gerçekçi?


23 Nisan 2013’te Ankara’da “Milli Merkez Kurultayı” gerçekleştirildi. Uzun bir süredir Milli Anayasa Forumları düzenleyen siyasetçiler, gazeteciler, avukatlar, sivil toplum kuruluşu başkanları ve akademisyenlerden oluşan topluluk, sömürgeciliğin bölgedeki plânlarını ve AKP’yi yıkmak için Milli Merkez’de “birleşerek” mücadele etme kararı aldı. Milli Merkez’e yön vermek ve sistemli bir şekilde ilerlemek için Yürütme Kurulu oluşturuldu.

Toplantıda konuşanların çoğu ve Ulusal Kanal ile Aydınlık, Milli Merkez’i sürekli Kuvayı Milliye, Kurtuluş Savaşı’na ve gerçekleştirilen toplantıyı 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına benzettiler. Bu hareketin, Atatürk’ün önderliğini yaptığı millî mücadelenin devamı olduğunu söylediler. Milli Merkez dedikleri oluşumun, tüm Türk milletine önderlik edecek tek araç olduğunu vurguladılar.

            Peki Milli Merkez adı verilen oluşum gerçekten de Kurtuluş Savaşımızın devamı niteliğinde mi? Kurtuluş Savaşımızın özelliklerini taşıyor mu? Türk milletiyle birlikte düşman işgâline son veren Mustafa Kemâl Atatürk ve arkadaşlarının izlediği yolu mu izliyorlar?

            Bu soruları iki yönde sınıflandırabiliriz. Birincisi, oluşturulan Milli Merkez Yürütme Kurulu’nun yapısının 1919 millî mücadelesiyle karşılaştırılması. İkincisi, Milli Merkez’in bugüne dek izlediği yöntem, seslendiği kitle, politik çizgisi, tutarlılık açısından değerlendirilmesi ve Atatürk’ün Kurtuluş Savaşında yaptıkları.

            İncelemeye başlamadan önce yazıyı okuyanların vicdanına seslenmek istiyorum. Gerçekler; önyargılara, kaygılara, çıkarlara, endişelere ve hayâllere göre değişmez. Gerçeklerden yola çıkılmadıkça bağımsızlığımızı kazanmak ve millî bütünlüğümüzü korumak olanaksızdır. Vicdanınızla okuyun ve klişeleşmiş savunma kalıplarınıza sarılmadan önce anlamaya çalışın.

            Milli Merkez Yürütme Kurulu ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti

            Bilindiği gibi Sivas Kurultayı’nda tüm yurttaki direniş örgütleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş, yurdun temsilcisi olarak Heyet-i Temsiliye oluşturulmuştur. Millî mücadelenin dizgesel kurallarını belirleyen Sivas Kongresi’nin Nizamnamesinde ve Beyannamesinde üç kez particilik fikri açıkça dışlanmıştır. Verilen mücadelenin bir parti öncülüğünde, parti çıkarları önemsenerek, partiyi yükseltmek için değil vatanı korumak ve savunmak için partilerin egemenliğinden bağımsız bir şekilde gerçekleştiği vurgulanmıştır. Örneğin: “İşbu cemiyet, her türlü parti cereyanlarından uzaktır.” (7 Eylül 1919, Sivas Kurultayı Nizamnamesi) “Bu cemiyet her türlü particilik cereyanlarından ve şahsî ihtiraslardan külliyen arınmış ve uzaktır.” (11 Eylül 1919, Sivas Kurultayı Beyannamesi)*

            Demek ki Milli Merkez Kurultayı’nda “Bu toplantılar daha önce Erzurum’da, Sivas’ta yapılmıştı.” diyen İlker Yücel’e hak vermemiz için Milli Merkez’in de “her türlü particilik cereyanlarından külliyen arınmış ve uzak” olması gerekir.

            Toplantıda seçilen, -‘atanan’ mı demeliydim? Çünkü her şey önceden hazırlanmış şekilde, el kaldırıp indirme yöntemiyle gerçekleşti- Yürütme Kurulu’nun üyelerine bakmak gerekiyor. 26 kişilik liste şöyle: Hüsamettin Cindoruk (Başkan), Çağdaş Cengiz, İlker Yücel, Yekta Güngör Özden, Ufuk Söylemez, Ali Topuz, Şahin Mengü, Ataol Behramoğlu, Erdoğan Özer, Serhan Bolluk, Türker Ertürk, Ferit İlsever, Fevzi Durgun, İsa Gök, Kemal Alemdaroğlu, Mehmet Cengiz, Kemal Anadol, Necla Arat, Nusret Senem, Sönmez Targan, Göksan Soner, Şule Perinçek, Haluk Dural, Zekeriya Beyaz ve Arslan Bulut.

            Türk devriminin kadrosuna benzetilen 26 kişilik kadroda tam 10 kişi İşçi Partisi’nde veya organlarında üst düzey noktalarda! İşte o isimler:

1-      Haluk Dural: İP MKK Üyesi
2-      Ferit İlsever: İP Genel Başkan Yardımcısı
3-      Göksan Soner: ÇEV Yönetim Kurulu Üyesi, İP Üyesi
4-      Çağdaş Cengiz: TGB Genel Başkanı
5-      İlker Yücel: Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni, TGB Eski Genel Başkanı
6-      Erdoğan Özer: Avukat, 22. Dönem İP Milletvekili Adayı
7-      Mehmet Cengiz: İP Genel Başkan Yardımcısı
8-      Nusret Senem: İP Genel Başkan Yardımcısı
9-      Serhan Bolluk: İP MKK Üyesi, Aydınlık Eski Genel Yayın Yönetmeni
10-  Şule Perinçek: İP MKK Üyesi

26 kişilik listenin neredeyse yarısı İşçi Partililerden oluşuyor. Türk milletinin tamamına seslendiğini iddia eden kadroda İP’in 3 Genel Başkan Yardımcısının olması, toplamda 10 İşçi Partilinin olması nasıl açıklanabilir? Böyle bir yapıdaki kurulu “her türlü particilik cereyanından uzak” Müdafaa-i Hukuk’a nasıl benzetebiliriz? İşçi Partisi yüzde seçimlerde tarihi boyunca 160 bin oy sayısını geçememiş, siyasetle ilgilenmeyen apolitik insanlar, eğitimsiz köylüler tarafından adı bile az oranda bilinen bir partidir. Türk milletine öncülük edecek, halkı örgütleyecek kadronun bu saydığım 10 isminin tamamı insanlarımız tarafından tanınan, yetkin kişiler mi? Herhâlde halkın tanıyıp benimsemesi açsısından, Aydınlık Genel Yayın Yönetmenliğine yatay geçiş yapmadan önce TGB Genel Başkanlığı yapan İlker Yücel hariç, hayır.

Şuna dikkatinizi çekmek istiyorum, millî mücadele halkla birlikte yapılır, bölge, sınıf, eğitim düzeyi gözetmeksizin tüm ulusla! Sözgelimi Rize’nin Çayeli ilçesinde çarşının tıklım tıkım dolduğu Çarşamba günlerinden birinde insanlara bu 10 kişiden kaç tanesini tanıdıklarını sorun, ortalama biri-ikiyi geçmeyecektir. Millî mücadelenin yürütme kurulu olma iddiasıyla oluşturulmuş listede 10 İşçi Partilinin olması, kısaca halkın tanımadığı ve benimsemediği kişileri halka önder yapma girişimidir!

Listede ayrıca resmî olarak CHP’de görev yapmış 4 kişi bulunmaktadır:
    
11-  İsa Gök: CHP Milletvekili
12-  Şahin Mengü: CHP Eski Milletvekili
13-  Ali Topuz: CHP Eski Milletvekili, Eski Bakan
14-  Kemal Anadol: CHP Eski Milletvekili, HEP Kurucularından, SBP Kurucusu
15-  Necla Arat: CHP Eski Milletvekili, ÇEV, ÇYDD, ANAÇEV Kurucularından

Demokrat Parti-Adalet Partisi-Doğru Yol Partisi geleneğinden gelme 2 kişi vardır:

16-  Hüsamettin Cindoruk: AP ve DYP Eski Milletvekili, Bakan, DYP Eski Genel Başkanı ve TBMM Eski Başkanı
17-  Ufuk Söylemez: DYP Eski Milletvekili, Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Eski Başkanı ve Eski Devlet Bakanı

Listedeki sol-sosyal demokrat kökenli diğer üyeler:

18-  Fevzi Durgun: USİAD Genel Başkanı
19-  Sönmez Targan: 68’liler Birliği Vakfı Genel Başkanı
20-  Yekta Güngör Özden: ADD Eski Genel Başkanı ve Ankara Barosu Eski Başkanı
21-  Ümit Ülgen: ADD GYK Eski Üyesi, Cumhuriyet Güçbirliği 23. Dönem Milletvekili Adayı
22-  Kemal Alemdaroğlu: İstanbul Üniversitesi Eski Rektörü
23-  Ataol Behramoğlu: Şair, Yazar, Akademisyen.

Yürütme Kurulu’ndaki diğer üyeler:

24-  Türker Ertürk: Emekli Tuğamiral
25-  Zekeriya Beyaz: İlahiyatçı, Emekli Akademisyen
26-  Arslan Bulut: Gazeteci, Yazar

Listede açıkça particilik yapıldığı, 26 üye içinde 10 tane İşçi Partili, -hattâ Fevzi Durgun ve Ümit Ülgen’le birlikte 12 tane- İşçi Partili olduğundan dolayı particilik içeren bu kurul ve hareketin Müdafaa-i Hukuk’un devamı olmadığı bu yönüyle çok açık ve net. Ayrıca ÇEV, ÇYDD gibi NED ve AB’den yardım alan sivil örümcek kuruluşlarının önde gelen isimleri de tam bağımsızlık davasında olduğunu söyleyen bu hareketin içinde olması büyük çelişki. ABD’de 1982’de kurulan NED’in amacı, bağımlı bir politika izlemesi istenen ülkelerde para yardımı yaptığı dernek ve vakıflara ABD’nin çıkarları doğrultusunda yaymaca (propaganda) yaptırmak ve görünmez bir elle sömürgeciliği yürütmektir.

Sömürgeciliğin aracı olan ÇEV, ÇYDD kurucuları, yıllarca özelleştirmeyi savunan, hattâ Tansu Çiller’in Başbakan, Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Özelleştirme İdaresi Başkanlığına getirilen Ufuk Söylemez, BDP-DTP halkasının başı olan HEP’in kurucularından olan ve 90’larda Kürtçü sol çizgide yer alan Kemal Anadol da bu listede. Bağımsızlığa, milliyetçiliğe, devletçiliğe düşmanca bir tavır alan bu gibi insanların yer aldığı kadronun “2. Kurtuluş Savaşının yönetici kadrosu” olmasını söylemek, kusura bakmayın ama, yalan söylemektir yalan!

Yürütme Kurulu’nda DP kökenliler, Zekeriya Beyaz, Türker Ertürk ve Arslan Bulut dışında kalan 21 kişi, soldan gelen, sosyal demokrat veya sosyalist çizgiden insanlar. Türk milletinin millî kurtuluş savaşına önderlik edecek kadronun yüzde 80’inin sol eğilimli olmasının gerçekçi bir yanı var mıdır? Bu listede Arslan Bulut dışında ülkücü-milliyetçi kesime yakın –içinde olmasa bile yakın, sevilen- bir kişi var mı? İzmir’de bayrak mitinginde milyonlar olup ihanet sürecine karşı çıkanların pek çoğu ülkücü insanlardı. Peki Türk milleti adına hareket ettiğini söyleyenler nasıl olur da bu millî tepkiyi görmezden gelebilir? Ulusal Kanal ve Aydınlık bu mitingi neden “milyonlar ayağa kalktı” diye müjdeleyerek vermedi? Acı ama, nedeni mitingi İP’in düzenlemiyor olması. Sırf İP-TGB dışındaki bir siyasi güç öncülük yaptı diye içinden geçtiğimiz zorlu dönemde millî bir uyarıyı görmezden gelen İşçi Partisinin 10 üyesinin bulunduğu bu kurul nasıl olur da tüm milletimizin ortak paydası olabilir?


Yöntem? Üslup? Gerçekçilik? Ciddiyet?

15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgâl edildikten bir gün sonra Atatürk Samsun’a doğru yola çıkmıştır. İşgâlciler kanlı bir şekilde İzmir’e ayak. Yunan ordusunun ilk gün İzmir’de yüzlerce kişiyi katletmesi, bölgedeki Rumların sevinç gösterileri yapması, vatanın sahipsiz kalması; Anadolu’daki halkı göreve sahip çıkmaya ve direniş yolları arayama yönlendirecektir. Atatürk bu kanlı işgâlin farkındadır ve gerçekleşir gerçekleşmez Anadolu’ya geçmiştir. Halk tarafından oluşturulan yerel direniş örgütleri, millî cemiyetler Sivas’ta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirmiştir. Atatürk, milletin savaşma arzu ve refleksinin yükseleceğini öngörerek milletteki bu reflekse güven aşılamayı ve direnişi sistemleştirerek güçlendirmeyi düşünmüştür. Gâzi’nin her hareketi akıl doludur ve iyi okunmalıdır.

“Teşkîlâtın diğer ayrıntılarına bakacak olursak, işe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından yani, kişiden başlıyoruz. Kişiler düşünce sahibi olmadıkça kütleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere gönderilebilirler”

Mustafa Kemâl Atatürk, 28.12.1920

23 Nisan 2013’te toplanan Milli Merkez’in yöntemi nedir? Yerel örgütlenmeler gerçekleşmeden, köylerde, mahallelerde örgütlenilmeden üst (yönetici) yapı oluşturulmuştur. Bu yapının halk kısmı ise Milli Anayasa Forumları’yla tamamlanmış sanılıyor ise bu yanılgı gerçekçilikten çok uzaktır. Asıl ulaşılması gereken halk forumdan, merkezden habersizdir. İlker Yücel, toplantıda yaptığı konuşmada, aynı şehirde aynı yerde bir daha forum yapılmasına gerek olmadığını, artık ilçelere gidileceğini söylüyor. Daha ilçelerde bile henüz yoksanız nasıl Türk milletine önderlik yapacaksınız, Türk milletinin ne kadarı sizinle birlikte yürüyecek, ne kadar insanı vatan mücadelesine katmışsınız? Yüzde 80 sol ağırlıklı bir yapıya sahip, İP egemenliğinde olan, Erdal Sarızeybek, Banu Avar gibi Anadolu’yu karış karış gezen gerçek halk önderlerini barındırmayan bir yapıya Anadolu’nun milliyetçi ve muhafazakâr insanını nasıl katacaksınız?

Daha aylardır bir arada çalıştığınız insanları bile caydırıyorsunuz. Gerçekleştirilen etkinliğin tam olarak ne anlama geldiğini sorgulayan Mümtaz Soysal’ın sözünü kesiyor, ona saygısızca davranışlarda bulunuyorsunuz. Vatan, Emek ve Cumhuriyet Birlikteliği’nin “siyasi partiler var diye” uzakta kaldığını söylüyorsunuz. “Siyasi partiler var” diyerek örttüğünüz gerçek İP’in egemenliğinin ve partici yaklaşımının doğurduğu olumsuz sonuçlar olmasın?

İlker Yücel’in konuşmasında şu bölüm dikkat çekici:

“Vatanseverliğin kıstasını teşkîlatçılık olarak belirlememiz gerekiyor. Teşkîlatlı olmak bugün vatanseverliğin temel kıstasıdır. Ben vatanseverim diyene şunu soracağız: teşkîlatın ne? -‘Teşkîlatsızım.’ O zaman vatansever değilsin arkadaşım! (…) Bu teşkîlatın adresi belli oldu: Milli Merkez’dir.”

Örgütlü olmayan mücadele başarısızlığa mahkûmdur. Bu doğru. Vatansever insanların örgütlenmesi gerektiği de doğru. Hadi bugün çeşitli nedenlerle örgütlenemeyen vatanseverleri de vatanseverlikten çıkarttık! Ama toplayınca “Milli Merkez’de değilsen vatansever değilsin” anlamına gelen cümleler vatanseverlere hakarettir! İçinde milliyetçiler, muhafazakârlar, gerçek halk önderleri olmayan; İP egemenliği bulunan bir kurulun çatısı altına girmem, girmeyeceğim, İzmir’de yok saydığınız milyonların da girmesini beklemeyin ve o insanlar en az sizler kadar vatansever!

Kurultayda değinilmesi gereken birtakım başka aksaklıklar da var: ciddiyet ve gerçekçilik.

Milli Hükûmet nasıl oluşturulacak, hangi adımlar atılacak, ulus nereye sürüklenecek, hangi araçlar kullanılacak, bunlar anlatılmadı. Bolca slogan attırıldı, tabiri caizse gaz verildi, “yumruğumuzu kaldıralım…yumruğumuzu masaya vuracağız” denildi, ama kurultaya tanık olmaya gelen halk somut ve net ifadelerle bilgilendirilmedi. İnsanlara akşam evlerine dönerken “Şimdi somut olarak ne yapacağız, yol haritamız nedir?” diye sorsanız, doğal olarak “vallahi bilmiyorum, bir şekilde AKP’yi yıkacağız ama…” diye yanıtlayacaklardır. Bu bir tür fren yapma, gaz alma, halkın enerjisini boşa harcatma operasyonuna benzemektedir.

Kurultayı yerinden gören Hayrullah Mahmud, ortamın gayrı ciddiliğinden bahsediyor. İçeride ve dışarıda bin-iki bin kişi olmasına rağmen kürsüden “10 bin kişiyi aştık!” diyerek halkın kandırıldığını anlatıyor. “Dinleyiverin gari” şarkısıyla eğlenildiğini yazıyor.[1]

23 Nisan 1920’de toplanan meclisin ciddiyeti, gerçekçiliği, yöntemleri, tam bağımsızlığı, milliyetçiliği ve halkçılığı Milli Merkez’de var mı?

Bu Milli Merkez, Mustafa Kemâl’in ve vatanseverlerin Temsilciler Heyeti mi?

Kendinizi ve diğer vatanseverleri aldatmadan yanıtlayın.


19 Nisan 2013 Cuma

Bizim Döneklerimiz Kimler Olacak?


       Mensup olduğu ideolojik çevrede atıp tutan, bağıra çağıra o görüşün öncülüğünü yapan kimileri, güç dengelerinin değişmesiyle, sarsıcı olaylar meydana gelmesiyle hemen saf değiştirmişlerdir. Özellikle bizim yakın tarihimiz böyle döneklik olaylarıyla doludur.
       60'lı ve 70'li yıllarda solcuların önde gelenleri, Oral Çalışlar, Çetin Altan, Cengiz Çandar gibileri, kısmen 12 Eylül darbesiyle, büyük oranda SSCB'nin yıkılmasıyla saf değiştirip ABD'nin yerli hizmetçiliğini seçmişlerdir. Dün küfrettikleri "emperyalist" ABD'nin plânları içinde, bugünün en ateşli neo-liberalleri olmuşlardır. "İsyan, bağımsızlık, devrim" söylemlerinden, NED, Soros, Stiftung destekli "insan hakları, demokrasi, sivilleşme, açılım" edebiyatına geçiş yapmışlardır. Kısaca dönmüşlerdir. Çünkü dayandıkları güç Türk milleti değil Sovyet Rusya'ydı. Halkı değil yabancı bir devlet için çalıştıklarından dolayı o devletin yıkılmasıyla bunların güveni de yerle bir oldu ve bireysel çıkarlarını düşünüp egemen gücün hizmetçisi olmayı seçtiler.
       Yine dönemin ülkücülerinden olup bugünün ABD-AKP-PKK ittifakının yalayıcıları olanlar vardır. Taha Akyol, Mümtaz'er Türköne, Musa Serdar Çelebi, Ahmet Turan Alkan gibi pek çoğu, dün Türk milliyetçisi iken bugün Türkiye'yi parçalama plânını savunan militan cemaat görevlileri olup çıkmış karşımıza. Anlaşılıyor ki onların da ülkücülüğü ABD'nin soğuk savaş döneminde verdiği antikomünizm görevini yerine getirmekten ibaretti. Efendileri, komünizmden koruma adına Türkiye'nin bağımsızlığını "hâlledince" görevleri değişti. Orta Doğu'yu şekillendirmek için Türkiye'yi parçalamak gerekti ve bu amacın işbirlikçileri geçmişte milliyetçiliğe soyunan bu dönekler oldu.
       O kadar geriye gitmek zorunda da değiliz. 10 Kasım 2004'te "Atatürk'ün nihai hedef olarak demokrasiyi düşünmemiş olabileceğini öne sürmek gülünçtür... Kimileri Atatürk'le demokrasi sözcüğünü yan yana getirmekten hala hoşlanmıyorlar." diyerek Atatürk'ün demokrasiye bağlı biri olduğunu anlatan Hasan Cemal, 10 Nisan 2012'de "Atatürk diktatör değilse nedir?" diye yazıyor. Senede bir PKK'nın Kandil'deki kampına gidip teröristlerin Türkiye Cumhuriyeti yönetimine akıl vermesine aracı oluyor. Çünkü o zamanki sözde Atatürkçülüğü, Batının emrinde, NATO'cu, AB'ci bir "Atatürkçülük"tü.

       Hızlı yükselen jöleli ise 2009'a kadar AKP'ye verip veriştirirken, ekonominin battığını, Cumhuriyetimizi yıpratmaya çalıştıklarını söylerken Haberturk'a geçip yükselmeye başlayınca giderek ABD-AKP-PKK ittifakına teslim oluyordu. Bugün bir kanalın başında, başkanlık sistemini övme görevini yerine getiriyor. Oysa beş altı yıl önce ulusalcının önde gideniydi. Çünkü onun da Atatürkçülüğü sahteydi, Aydın Doğan'ın hesabına yatırdığı paranın temizliği kadar temiz bir düşünce sistemi vardı. Görüldüğü gibi ikisi de bugün gittikçe uzayan dönekler listesinde yer alıyor. İkisi de ABD ve AB'nin desteğiyle büyüyen AKP'ye itaat zamanı geldiğinde "dönmekte" herhangi bir sakınca görmedi.

       Bunlar gibi pek çok örnek vardır. Bu topraklardan başka herhangi bir şeye dayanarak yaşayanlar hangi görüşü savunurlarsa savunsunlar, bir gün mutlaka döneceklerdir. Peki bugün bölücü AKP diktatörlüğünün karşısında, yanımızda yer alan, sömürgeci ABD'nin, siyonist İsrail'in Türkiye ve Orta Doğu plânlarına karşı olan cepheye mensup olanlar arasından dönecek olanlar var mı? Gün gelecek, bugün "Atatürk'ün askerleriyiz, emperyalistlere ve işbirlikçilerine geçit vermeyeceğiz" diyen kimilerini ağzımız açık bir şekilde şaşarak düşmanın kucağında görecek miyiz?

       Amacımız güvensizlik ortamı yaratmak değil ama sorunun yanıtı: EVET! Bugün ABD'nin karşısında, Mustafa Kemâl'in yolunda gözüken ama AB ve NED'den para alanlar, Çin'le "çok yönlü ilişkiler" geliştirenler, WikiLeaks belgelerinde ABD görevlilerine bilgi verdiği açığa çıkan CIA'in "kontakt"ları, yarın savaşmadan yenilenler, düşmana teslim olanlar listesine adlarını yazdıracaklardır. Atatürkçülükten söz edip halkçılıktan habersiz olan "aydın"lar, parti çıkarlarını düşünüp RTE ile birlikte milliyetçiliği ayaklar altına alanlar ve devrimciliği ağzına almaktan çekinen korkaklar dönecekler ve koşa koşa efendilerinden yeni görevlerini öğrenmeye gideceklerdir.

       Ulusal Davanın temel koşulu adamlıktır. Kuşkusuz ki kimileri bu nitelikten yoksundur ve bireysel çıkarlarını terk edip dava uğruna onurları dışında her şeylerini kaybetmeyi göze alamazlar.

       Onlar yarın vatanseverleri yüz üstü bırakacak, Türk milletinin tam bağımsızlık mücadelesini baltalayacak, umutları yıkacak olan iki yüzlülerdir. Tüm vatanseverlerin dikkatli olması ümidiyle...

       "Herkesi uyutalım, yazar olalım
       Vatan millet üstüne, nutuk atalım"

       Dönek Türküsü - Timur Selçuk

       "Utanç verici olan yenilmek değil, savaşmadan yenilmektir."
       Mustafa Yıldırım

       "Doğruların yalnızlığı, kalabalıkların yanlışlığından yücedir."
       Cem Yağcıoğlu

7 Nisan 2013 Pazar

Bir Delinin Gecesi

Sabaha karşı 4'te yalnız otururken ne hissediyorsun.
Sabaha karşı 4'te yalnız ne düşünüyorsun.

Ben bir çocuk gibi hissediyorum.

Küçük bir çocuk gibi saf.

Küçük bir çocuk gibi iyilik dolu.

Küçük bir çocuk gibi iyi niyetli. Dingin hissediyorum kendimi.

Günün diğer zamanlarındaki ben değilim. İçimde insanlarla rekabet yok. İnsanlarla mücadele yok. İnsanlar yok. 

Kötülük yapamam. Kötülükten tiksiniyorum. İnsanlar iyi ki uykuda ve güvende. Apartmanın önünde güvenlik görevlisi volta atıyor. Üç dakikada bir araba geçiyor. Sokak lambası beş dakikada bir yanıyor, sönüyor.

İstiklâl Caddesinde insan trafiğindeki mücadelemi anımsıyorum. Bir an deli oluyorum. Korkuyorum.

Espiriler, tanıştığım ve henüz yabancı insanlar, futbol, yönetenler, dilenenler, iş yerlerinde ekmek ve terfi savaşı verenler, şoförlerin kavgası, şoföre çıkışan yolcuların zaman kaygısı, üzülenler, sevdikleri için kaygılananlar, benim için kaygılananlar aklıma geliyor. Deli oluyorum. Masumum ben.

Kuşlar ötüyor. Rüzgar esiyor. Duvarlarla göz temasındayım.

Duvarlar ve masaların türü benim türümden. Sorunumuz yok. Masumuz.

Ben bir olayın içinde değilim. Takım tutmuyorum. Okumuyorum. Akbili biten insanlar yok, benim de akbilim yok. Ben hep burada oturmalıyım. Koltuk da benim gibi. Bir kadına aşık olduğum yok. Param yok. Paketten bir sigara daha alıyorum. Sigara da benim gibi. Çakmaktan çıkan ateş ve çakmağın sesi de. Aldığım nefes, verdiğim nefes, onlar da benim gibi. Zararları yok kimseye. Anlaşıyoruz. Mutluyuz. Kötülükten başka kaygımız yok. Belki beceremeyiz diye iyilik yapmak için de olsa insanların arasında olmayı istemeyiz. Diyalektik yok.

Güvenlik görevlisiyle ürkekçe bakışıyoruz. Saat 4'te işini yapmak zorunda. Zorunda! Korkuyorum.

Babama zorla aldırttığım külahlı dondurmanın koşarken elimden düşmesini hatırlıyorum. Deli oluyorum.
Elinde boş külahla ağlayan çocuğu. Deliriyorum.
Kaybettiği coğrafya atlası yüzünden öğretmeni kızacak diye yatakta gizlice ağlayan çocuğu. Deliriyorum.
Annesi televizyonda saçı açık kadınlara baktığından cehennemde yanacak diye geceleri sessizce ağlayan çocuğu. Deliriyorum.

O çocuk çok ağladı. O çocuk neden çok ağladı. Deliriyorum. Yüzüme dokunuyorum. Sakallarım çıkmış. Saat 6 olmuş. Deliriyorum.

Arabalar çoğalıyor. Kuşlar daha sık ötüşüyor. Kavga başlamak üzere. Kötülük uyanmak üzere. İnsanlar uyanmak üzere. Gittikçe daha mantıklı düşünüyorum. Evlerinden çıkanlar var. Üst kattan ayak sesleri geliyor. Lanet olası hayat başlamak üzere. Gittikçe kötüleşiyorum. Ezanla bölünen sessizlik yavaş yavaş bozuluyor.

Şuradaki ağaç, ağaç gittikçe değersizleşiyor. Çıkarlar, alışverişler, kavgalar, takımlar, normal şeyler geri geliyor.
Normal mi dedim? Masa da yabancılaşıyor koltuk da. Duvarın üstüne bir kötü aydınlık vuruyor. Her şey daha kötü olmadan ölmeliyim. Yatağa gidiyorum. Yatakta bir ömür çirkinlik serpili. Nihayet uyuyorum. Nihayet akıllanmadan ölüyorum.