26 Mayıs 2013 Pazar

Atatürkçüler ve Özgüven

            Millî bağımsızlığımızın ve cumhuriyetimizin temelini sarsan dış kaynaklı saldırılara karşı gerekli direnişin on yıllardır gösterilememesinin temelinde yatan bu sorunu anlatmaya nasıl ve nereden başlayacağıma emin olamadım. Türk milletini, ülkesinde kayıtsız koşulsuz egemen ve tam bağımsız kılan unsurların uzun süreçler içinde yok edilmesinin önlenmesi bu sorun nedeniyle gerçekleşemedi. Genel olarak Türk milletinde, özel olarak da kendini “Atatürkçü” olarak niteleyen kesimlerdeki bu özgüven eksikliği, millî onur olan bağımsızlığımızı ve millî namus olan bütünlüğümüzü iç-dış oyunculu sömürgeci plânlara karşı koruma yeteneğimizi köreltti. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetlerinin yabancıların parasıyla, askeriyle, buyruğuyla, plânıyla, şantajıyla iş yapar duruma gelmesi yine milletimizdeki bu özgüven eksikliğinin bir sonucudur.

            Elbette bu kendiliğinden gelişen bir süreç değildi. İlk olarak İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde başlayan, ABD ile yapılan yardım anlaşmalarında, yapılacak yardımların basın yoluyla düzenli olarak propaganda edilmesi maddesini şart koşarlarken amaçları “sahip çıkan” bir milletten çok “boyun eğen” bir millet oluşturulmasıydı. ABD’nin yardımlarının değeri, büyüklüğü, katkısı propaganda ediliyor; ABD’nin büyük yardımları olmazsa ülkece çok zor durumda kalacağımızdan bahsediliyordu. Ancak bu yardım anlaşmalarının bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza etkisi ve uluslararası ilişkilerimizde bizi sürükleyeceği yerler tartışılmıyordu. Basın, siyâset ve ordu tarafından oluşturulan algıya göre birtakım tehditlere karşı bizi koruyacak olan ABD, şefkatli, koruyucu ve insanlık uğrunda savaşan bir “hür dünya” devlet idi... 


            İkili anlaşmalar bir örnek. Diğer bir örnek Avrupa Birliği… Demokrasi ölçütlerimizin, basın özgürlüğümüzün, kadın haklarımızın vs. bir sürü “uygar değer” için Avrupa Birliği’ne üyelik kaçınılmazdı. Yoksa bunları geliştiremezdik. “Serbest piyasa ve özgür girişim” yoluyla yabancı sermayeye yem olmadan demokrasi, çağdaşlık olmazdı. Kalkanımız NATO, zor durumda eline avcuna baktığımız abimiz IMF idi. Böyle yollardan geçerek bugünlere geldik. En son, yüzlerce vatandaşını henüz kaybetmiş ülkenin yöneticileri, komşularına saldırtmak için yalvardıkları ABD yönetiminin kapısında “beraber ıslandık yağan yağmurda” şarkılarını söylüyorlardı. Bugüne dek kendi başımıza, kendi gücümüzle bir şeyi başaramayacağımız söylendi. Türk milletinin özgüveni böyle kırıldı.

            Atatürkçülerin “Görev” Devri

Öte yandan içeride bağımsızlık, özgürlük, Atatürkçülük duygularına sahip kitlelere de ayrıca başka kişi ve kurumlar üzerinden özgüvensizlik yüklendi. Kitle psikolojisi burada devreye giriyor. Parti başkanları, okumuşlar*, dernek yöneticileri, gazeteciler, kimi zaman ordu ve yargı üyeleri simgeleştirildi. Onlardan hareket beklendi, onlara övgüler dizildi, onlar kutsallaştırıldı, onların yanlışları görmezden gelindi. Onlar ise onlarca yıl kandırdı…

            Daha açık konuşalım isterseniz: Cumhuriyetimizin getirildiği durumdan yakınanlar aynı zamanda kendilerine yakın gördükleri (zannettikleri) kişilerle kıyasıya övünürler. Onları kahraman, aydın, Atatürkçü, vatansever ilan ederler. Peki bu kahraman kişiler neden bunca yıl Türkiye’nin parçalanmasının ve Atatürk ilke ve devrimlerini yıkılmasının eşiğine gelinen sürece engel olamadılar?

            İnönü, Ecevit, Baykal çok muhteşem insanlardı da neden Türk milletini doğru yöne sürükleyemediler? Neden ellerinde bulunan yetkileri kullanıp sömürgeleşmeye engel olamadılar?

            Truman Doktrini, Marshall Plânı, ABD ile ikili anlaşmalar, Mason Localarının açılması, Atatürk döneminde girişilen sanayi hamlelerinin iptal edilmesi İsmet İnönü’nün üstüne düşen görevi ne kadar yaptığı konusunda yeterli bilgi ve belgeler değil mi? Hangi bağımsızlık anlayışı ABD’nin Türkiye’nin iç hukuk kurallarına dahi müdahale edebileceği, “misyon şefi” maskeli ajanların Türkiye’de yer edinebileceği anlaşmalara imza atabilir?

            Peki Bülent Ecevit ve Deniz Baykal, NATO üyeliğinin Türkiye’ye zarar verdiğini, sömürgeci sistemin bir parçası olmanın kabul edilemeyeceğini kaç kez anlatmış Türk milletine? Avrupa Birliği denilen yapının üye olunmadan dahi Türkiye’nin iç işlerine karıştığını, ajan vakıflara para vererek ulus devlet karşıtı propaganda yaptırdığını, AB’ye üyeliğin Türkiye’nin millî egemenliğini yok edeceğini söylemişler mi? Kemâl Derviş’e, Fetullah’a sarılan kimdi? “Bir partinin içinde Kürtçü bir kanat olabilir. Buna bir itirazımız olmaz. Bizim içimizde de var.” diyen kimdi? PKK yanlılarını 90’lı yıllarda meclise taşıyan parti ünlü “Atatürk’ün partisi” CHP değil miydi? Sömürgecilerin karargâhlarından biri olan Bilderberg’e üye olan Ecevit’e nasıl yıllarca sahip çıkıldı ve bağımsızlığa aykırı tutumları Atatürkçülerce sorgulanmadı?

            Atatürkçülerin ÇYDD Eski Genel Başkanına yükledikleri kutsallık pek az kişiye yüklenmişti. Peki AB’den, ABD’nin resmi kurumu IRI’dan para alan, dolayısıyla yabancıların çıkarları için politika üreten bu ve bunun gibi derneklerin bağımsızlığından söz edilebilir mi? Ya AB’den para alan ÇEV’de Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, yani ÇEV’in en üst kademesinde yetki sahibi olan Nur Serter nasıl Atatürkçü-ulusalcı diye tanıtılıyor?

            Bilderberg üyesi ve Fransız Legion D'Honneur Nişanı sahibi, ömründe küresel sömürgecilik ve araçları olan NATO, IMF ve AB’ye lâf etmemiş olan İhsan Doğramacı’ya nasıl güvendiler?

            Ortaya hiçbir ciddi çalışma koymayan, bağımsızlıktan, Türk milliyetçiliğinden söz etmeyen onlarca köşe yazarını nasıl baş tacı ettiler? Halkı aşağılayan söz oyunlarından başka marifeti olmayan, sözde soykırımdan dolayı özür dileyenlerden Bekir Coşkun bugün nasıl “büyük yazar” oldu?

            Bugüne kadar Gâzi’nin yaşamsal önem verdiği bağımsızlığı hiçe sayarak NATO’ya bağlılıklarını bildiren, “stratejik müttefik” ABD ile “ikili ilişkilerin” geliştirilmesinden söz eden komutanlar nasıl “Mustafa Kemâl’in askeri” diye pazarlandı? İsrail-Türkiye ilişkilerinin bozulmasını önlemek için darbeye giriştiğini söyleyen JINSA ödüllü Çevik Bir nasıl alkışlandı?

            Bu “kahraman”lar o kadar Atatürkçü idiyseler neden bu duruma gelmemizi önleyemediler? Hepsi mi engellendi? Onlarca yıl hepsi mi tutuklandı da iş göremediler? Bu kadar mükemmel kişilerle dolu bir geleneğin tüm yıkıcı dalgalara karşı koyması ve içeride egemen, dışarıda bağımsız olmamızın engellerini yok etmesi gerekmez miydi? İçlerinde küresel çeteye üye olanlar, küresel çeteden karşılıksız para alanlar var, bu muhteşem Atatürkçü siyâsetçi, asker, yazar-çizer, akademisyen takımı neden millî birliğimize ve cumhuriyetimize olan tehditleri engelleyemedi?

            Çünkü tehditlerin kaynağı olan yere, sömürgeciliğe, ABD’ye, AB’ye, NATO’ya dokunmadılar. Çünkü onların tam bağımsızlık gibi bir dertleri olmadı. Bu yüzden sorunun kaynağına inmeden, insanları -ve belki kendilerini de- kandırdılar. Gerekten onurlu ve vatansever aydınlar ise bu kişilerle aynı kefeye konma cezasını çektiler. Uğur Mumcu bilseydi yabancı parasıyla politika üretenlerin arkasından ağlayacağını, ne derdi?

            Bunları yazınca elbette çeşitli suçlamalarla karşılaşmanın kaçınılmaz olacağını biliyorum. Çünkü Atatürkçüler için bu gibi kişiler tabu durumuna gelmiştir. Atatürkçüler, Kemâlizmin (Atatürkçülük) ilkelerine göre değil, isimlere göre değerlendirme yaptıkça ve “kahramanlaştırma” konusunda yüreklice eleştiri-öz eleştiri yapmadıkça ülkece bağımsızlık ve cumhuriyet değerlerinin silinmesini izlemekle yetineceğiz.

            Atatürkçüler, on yıllarca bu gibi simgeleri kahramanlaştırdılar, onlara bel bağladılar, güvendiler. Onların dış ilişkilerini, bağımsızlığa bakışlarını, içtenliklerini sorgulamadılar. Halkın en kültürlü, en çağdaş kesimleri olmakla övündüler ama özgüvenleri o kadar eksikti ki, içerideki ihaneti görmemekte ısrar ettiler. Atatürk devrimlerini üç beş tane NATO’cu paşaya, ABD’nin uşağı olmuş bir yığın siyâsetçiye bıraktılar! İşte ekranlarda “Ayrı devlet mi olsun, yarı bağımsız devlet mi?” diye tartışılmasına kadar gelmemizin nedeni, bu özgüven eksikliğiydi. Gâzi’nin “Türk genci kendi yapıtını koruyacaktır” sözünü “Belirli aralıklarla çok yüzlü siyâsetçilere oy atacak, arada bir Anıtkabir’e yakınmaya gelecek, umudu hep kendilerinden başka yerde arayacak” diye anladılar.

            Fakat Mehmet Emin Değer’in Oltadaki Balık Türkiye’de yazdığı gibi, “…o başarıları kendimize güven içinde elde etmiştik. O zaman biz kendimiz idik, kendimize, ulusumuza güven duygusu içinde başarılara koşmuştuk”

            Evet o başarıları kendimize güven içinde elde etmiştik. Elde edilen başarıların kazanımlarını ise yabancı devletlerin yardım, buyruk ve sömürgeci plânlarına uyarak; şu parti başkanına, bu yazara, şu vekile güvenerek kaybediyoruz. Kendi gücümüzün farkında değiliz. Kendimize ve milletimize güvenirsek başarabileceklerimizi, başardıklarımızı unuttuk veya iyi öğrenemedik. Dört yanı işgâl edilmiş bir toprak parçasından tam bağımsız bir devlet kurduğumuzu anımsamalıyız. Şimdi bağımsızlığı tarumar edilmiş o devletin yıkılmasını önlemek ve tam bağımsız ve egemen bir duruma gelmek için yine kendimize ve milletimize güvenmeliyiz.

            Türk milletinin, özellikle de Atatürkçülerin özgüven edinmesi ve “görev”ini hiç kimseye devretmeden yerine getirmeye çalışması gerekiyor. Millî bağımsızlık, millî egemenlik, vatan, kuşkusuz ki en başta Atatürkçüler için isimlerden, kurumlardan daha önemli olmalıdır.

            Son sözüm şu: Türk milletinin vatansever bireyleri, kendine ve milletine güvenip şundan bundan medet ummayı bırakmadıkça henüz son söz söylenmemiş demektir. Ve o söz mutlaka söylenecektir.

________________________________________________________________________________

            * “Onlara ‘aydın’ demeyiniz, onlar sadece çok ‘okumuş’ kimselerdir.” Yılmaz Dikbaş

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder