30 Mayıs 2012 Çarşamba

Dinleyin efendiler!





"Efendiler, eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa, genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur.
Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mâni olabilecek şahsi rütbeleri, mevkîleri de genel şerefi kurtarmaya yönelik bir gâye uğrunda feda ettik. Bunu anlamayıp da , milleti hâlâ kendi kafalarının keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler artık birer beladır, bela çekmeye de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır!”



Mustafa Kemâl Atatürk - Millî mücâdele sırasında Ruşen Eşref'e verdiği mülâkattan

27 Mayıs 2012 Pazar

Mayıs'ta

Doksan dörtte doğmuşum bir gece
Mayıs'ta
Doğmadan bağımsız olmuşum
On dokuzda Mayıs'ta
Şampiyonluk, gurur, mutluluk yaşamışım
İki binde Mayıs'ta
Sevmişim sevilmişim, yine terk edilmişim
Mayıs'ta
Gurur, hüzün, umut, acı, neşe
En önemlisi
Bugün büyüyüp adam olmuşum
On sekizimde Mayıs'ta

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Galatasaray'ın Yol Haritası

Sekizinci sırada bitirilen lig, üçüncü sınıf Ukrayna takımına elenerek veda edilen Avrupa macerası, hiçbir katkı yapmadan gelip giden yıldız futbolcular, başarısız teknik adamlar, kulübün artan borçları... Galatasaray'ın önceki sezon sonundaki hâli bundan ibaretti. Adnan Polat'tan koltuğu devralan Ünal Aysal baştan sona ince eleyip sık dokudu. Kimilerince riskli görülse de bu zor zamanında takımı en iyi bilen kişiye, Fatih Terim'e emanet etti. Terim'in yardımcıları ise Ümit Davala, Hasan Şaş, Taffarel gibi bu yuvanın eskileri oldu. Teknik, idari kadrodan sonra futbolcu kadrosunun da tepeden tırnağa yenilenmesi kararı verildi. Son yıllardaki, sadece "ismine" bakıp alınan, takıma uyum sağlayamayan oyuncu transferi alışkanlığına son verildi ve gerekli bölgelere gerekli oyuncular alındı. Bu transferler ekonomik olarak da birer başarı örneğiydi.




Mondragon'dan sonra bir türlü sağlama alınamayan kaleye hem genç, hem yıldız olan Fernando Muslera getirildi. Savunmanın önderliği Çek millî stoper Ujfalusi'ye verildi. Sağ beke yine Muslera gibi "yıldız" denilebilecek biri, Eboue transfer edildi. Fatih Terim'in şans vermesiyle öne çıkan ve savunmanın değişmezi hâline gelen Semih Kaya ile birlikte bu üç oyuncunun performansı geçen sezon büyük hatalar yapan Hakan Balta'yı da etkiledi ve savunmada önceki sezondan bambaşka bir görüntü çizildi.




Orta sahada bir türlü rakiplere karşı üstünlük sağlayamayan, beklentilerin karşılığını veremeyen Sarp-Barış-Ayhan üçlüsü dağıtıldı. Trabzonspor'dan bedelsiz alınan Selçuk İnan takımın öncüsü oldu, gol ve asistte başı çekti, attığı paslar, serbest vuruş golleri ve "maestro"luk da denilen takıma yön vermesi ile bu sezonun en çok parlayan adamı oldu. Juventus'tan kiralık alınan Melo ile harika bir ikili oldular. Melo daha savunmacı (defansif) oyun tarzı ile savunmayı çok rahatlattı. Ayrıca Brezilyalılığından gelen hücüm özellikleri ile de girdiği hemen her gol pozisyonunu olumlu sonuçlandırdı, topu kazanarak geliştirdiği kontrataklardaki hızlı düşünme yeteneği ile "iki yönlü" oyunun çok önemli bir parçası oldu. Semih gibi sezonun "alt yapı transferi" olan 1991 doğumlu Emre Çolak da yükselen çizgisi ile takımın değişmezleri arasına girdi. 24 maçta ilk on birde sahaya çıktı. Mücadelesiyle, hırsıyla rakip orta alanda rakibi boğan baskıcı Galatasaray'ın önemli bir parçası olmayı başardı. Ve en az Emre kadar hırslı, koşan, mücadeleyi seven Engin Baytar, sahada ayak basılmamış yer bırakmayan Engin aslında 3 gol, 7 asistlik rakamların söylediğinden çok daha fazlasını yaptı! Ligdeki pek çok son dakika golünde hazırlama, pasını atma, pozisyonu oluşturma şeklinde imzası vardı. Engin ve Emre'den sonra kanat oyuncuları arasına, beklenen çıkışı sonunda bu yıl gerçekleştiren Aydın Yılmaz da eklendi. Gelecek sezonda bu üç oyuncu kendilerini daha da geliştirdikleri takdirde çok daha önemli katkıları veremeye başlayacaklardır. Bir diğer kanat oyuncusu İspanyol Riera aldığı ücretin karşılığını veremedi. Oynadığı çoğu maçta "idare eder" bir oyun ortaya koydu. Ancak devre arasında Manisaspor'dan Yiğit'in alınmasıyla birlikte kanat oyuncusu sayısı daha da arttı ve bu performansla takımda kalması düşünülmüyor.




Galatasaray bu sezon ligin sonlarına doğru bir gol sıkıntısı yaşadı. Daha doğrusu ileride oynayan oyuncuları skoru değiştirmeyi bir türlü başaramadı. Ligin başında bilindik başarılı performansını sergileyen Milan Baros ikinci yarıda etkili olamadı. Özellikle Anatlyaspor maçında gördüğü gereksiz kırmızı kart bu sezon Baros için kırılma noktası oldu diyebiliriz. Devre arasında transfer edilen Necati Ateş kısa sürede takıma uyum sağladı, Baros'u yedek kulübesine mahkûm etti ancak kendisinden bekleneni verse de sezonun sonuna doğru formdan düştü. Uzaktan goller attığı, deplasmanların ilacı olduğu ilk maçların aksine kaleciyle karşı karşıya önemli pozisyonları kaçıran bir Necati tablosu çizdi. Sezon başında Bolton'dan alınan Elmander, takımın bir numaralı golcüsü oldu. Daha en başta, Real Madrid'le yapılan hazırlık maçından itibaren başarılı bir performansa imza attı. Gol attı, attırdı; Engin Baytar'la birlikte hiç durmayan sürekli koşan, baskı yapan, golü araya özelliğiyle dikkat çekti. Uzun boylu bir santrfor olmasına rağmen sürekli mücadele etti, orta gelirse kafayı atarız düşüncesiyle rakip sahada beklemedi. Geldi savunmasına yardımcı oldu, defanstan top çıkarıp atak başlattı! Ancak rakip bölgede topla çok oynadığı için çok fazla faule maruz kaldı. Normal sezonun sonunda sakatlanması performansını olumsuz etkiledi. Süper Final'de de eski başarısını gösteremedi, son maçta ayağına aldığı darbe sonucunda ciddi bir sakatlık daha geçirdi. Fatih Hoca genelde ileride bu üç isimden ikisini oynattı. Bunların dışında Sercan Yıldırım da bir iki maçta forma giydi ancak beklenen performansı sergileyemedi. Mehmet Batdal ise Trabzonspor maçında son dakikadaki önemli pozisyonu kaçırarak belki de takımda kalıcı olmasını sağlayacak fırsatı tepti!


Fatih Terim sezon başına tek forveti sistemi denemiş ancak gol yollarında başarıya ulaşamayınca iki forvetli, çift ön liberolu oyun düzenine geçti. Engin, Emre, Melo, Elmander gibi yüksek tempolu, mücadeleci futbolcularla kurulu olan takımın en önemli görevlerinden biri sürekli baskı yaparak rakip takımı ileride sıkıştırmak ve hataya zorlamak oldu. Galatasaray'ın bu sezon çok iyi yaptığı işlerden biri de buydu. Yepyeni  bir takımın bu kadar kısa sürede uyum sağlaması ve yıllardır bir arada oynuyor gibi istikrarlı bir çizgide futbol oynaması Galatasaray'a kupayı getiren en önemli özellikti. Ancak sezon sonuna doğru oyunda aksamalar oldu, Süper Final'de Galatasaray kendi evinde maç kazanamadı. Çünkü forvetleri formdan düşmüştü.


Belirttiğimiz gibi, hem Emre Çolak hem de Engin Baytar sürekli koşan, golü arayan, mücadele veren hırslı oyuncular. Ancak bu iki oyuncu çok iyi şut atan, tek başına skoru değiştirecek özelliklere -henüz- sahip değiller. (Yaşından dolayı Emre Çolak'ın ileriki dönemlerde kendini geliştirip skorer bir kanat oyuncusu olabileceğini tahmin edebiliriz.) Çift ön liberolu, "10 numara" mevkiinin olmadığı günümüz futbolunda kanat oyuncuları artık sadece orta yapan isimler değil. Kanat oyuncusu dediğimiz zaman bir forvet kadar skoru değiştirme yeteneği olan şutör oyuncular akla geliyor. Fenerbahçe'nin kanadında Stoch, Beşiktaş'ta Quaresma oynuyor. Yerli oyunculardan Arda'yı örnek gösterebiliriz. Zaten Fatih Terim de Arda Atletico Madrid'e gittiği zaman "Bu tüm plânlarımı değiştirdi" demişti. Devre arasında da böyle bir kişiliğe sahip olan Shaqiri'yi transfer etmeye çalıştı ancak transfer gerçekleşemedi. Galatasaray bu oyun tarzında golcü kanat oyuncusuna sahip olmamanın sıkıntısını sürekli geriye gelip top alan, orta saha ile iç içe oynayan forveti ve hücum özellikleri yüksek olan Selçuk-Melo ikilisi sayesinde yaşamadı. İşin ilginç yanı, Engin'le Emre ve Sabri, Riera, Yiğit, Aydın ve Kâzım'la birlikte toplam yedi kanat oyuncusu var ve bu kadar çok oyuncunun hemen hemen tamamı aynı özelliklere sahip. İlk on birde oynayabilecek Arda gibi, Nani gibi hücumcu karakteri, golcülüğü ağır basan karakterde bir orta saha futbolcusu yok. Aslında Kâzım ve Aydın bu anlattığı oyun tarzında olmasalar da bu oyun karakterine yakın futbolcular ancak yalnız Aydın'a güvenmek büyük "cesaret" olur. Kâzım ise bence yeniden Olimpiyakos'a gidecek ya da başka bir takıma gönderilecektir. Bu yüzden Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde başarı elde etmek istiyorsa Arda tipi bir kanat oyuncusu almalı ve doğal olarak bu geniş kanat oyuncusu kadrosunu daraltmalı.


Ceyhun, Yekta, hâttâ Sercan gibi oyuncular kendilerini gösterme fırsatı bulamadı. Yekta zaten çok uzun bir sakatlık sürecinden geçti. Ceyhun az ama öz oynadı. Sercan'ın ise takımdan gönderilebileceği konuşuluyor. Bence bir yıl daha şans verilmesi gereken bir futbolcu. Felipe Melo konusunda ise hem taraftar, hem Fatih Terim Melo'yla yola devam etmek istiyor. "13 milyon avro" şartını koyan Juventus'la pazarlıkların sürdüğü biliniyor. Milan Baros ve Necati'nin durumları da muamma. Fatih Terim yeni sezonda bu iki futbolcuyla devam edecek mi bilinmiyor. Milan Baros ligin ikinci yarısındaki performansı ve ilerleyen yaşı ile transfer edildiği dönemdeki mükemmel performansının çok çok uzağında. Gönderilmesi büyük ihtimâl. Necati kiralık olarak alınmıştı ve şüphesiz ki önemli katkılar sağladı ancak 30'unun üstündeki bu futbolcu gelecek sezon da kadroda olacak mı yoksa teşekkür edip takımdan gönderecekler mi bilmiyorum. Ancak Elmander'in yanına top sürme yeteneği güçlü, koşucu (sprinter) bir forvet alınması şart. Yine uç bir örnek verecek olusak, van Persie gibi bir hücum oyuncusu şart! Ancak basındaki haberler baktığımızda Berbatov gibi futbolculardan bahsediliyor. Galatasaray'ın Berbatov'a ihtiyacı yok. Oyun sıkıştığı zaman rakip ceza sahasında adam bitirici vuruşlar yapabilecek, kontrataklarda adam eksiltip gole gidebilecek futbolculara ihtiyacı var.




Galatasaray yönetimi ve Fatih Terim'in transfer plânlarını, takımda gelecek kişileri bilmiyoruz, pek çok nedenden dolayı konuşmak henüz erken ama Galatasaray Muslera, Eboue, Selçuk, Elmander gibi oyuncuların yanına iyi bir forvet ve kanat oyuncusu alıp Melo'yu da Juventus'tan transfer edebilirse gelecek sezon Şampiyonlar Ligi veya -oradan giderse- Avrupa Ligi'nde adından söz ettirecek başarılara imza atacaktır diye düşünüyorum. Bence bu takım Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Final ya da Avrupa Liginde Final oynama başarısından çok uzakta değil.

20 Mayıs 2012 Pazar

"Artık Her Gün 19 Mayıs"

Büyük Önder Mustafa Kemâl Atatürk "Doğum günüm 19 Mayıs'tır" demiş, ancak yalnız Atatürk değil, büyük Türk milleti de 19 Mayıs 1919'da doğmuştur. Türk milleti, Mustafa Kemâl'in 16 Mayıs 1919'da Bandırma Vapuruna binip Samsun'a doğru yola çıkması ve orada ulusal kurtuluş savaşını başlatması ile yeniden doğmuştur! Bağımsız, millî, başı dik bir Türkiye'nin doğumu işte o gün Mustafa Kemâl Paşa'nın "Ya istiklâl ya ölüm!" parolasıyla bayrağı eline almasıyla gerçekleşmiştir!

Medeniyet dediğin tak dişi kalmış canavar tüm iştahıyla 6 yüzyıllık bir imparatorluktan kalan son toprağa, Anadolu'ya gözünü dikmiş; Türk'ü Anadolu'dan kovmak, "hasta adam"a son darbeyi vurup sömürgeci emellerine ulaşmak için çabalıyordu. Devlete hâkim olan zihniyet İngiliz ya da Alman çıkarlarını mazlum Anadolu insanının çıkarlarından önde tutuyordu. Ortadoğu'nun kana boyandığı Birinci Dünya Savaşı'nda genciyle yaşlısıyla herkes vatanı için ölmeye koşmuş, çok ağır bir Anlaşma ile sömürgeciler yurdun dört bir yanını işgâle koyulmuş, her yanı kukla bölücü cemiyetler sarmış, vatanın bütünlüğü tehlike altına girmişti.

Böylesine güç bir zamanda kimisi İngiliz, kimisi Amerikan mandasına sığınmış, kimisi yalnız yaşadığı şehrin kurtuluşuna yönelmiş, kimisi de Anadolu'da Türklerin yok olması için gönüllü olarak sömürgecilerin askerliğini yapıyordu. İşte böyle düşüncelerin, böyle umutsuzlukların, böyle fitnelerin yayıldığı dönemde Mustafa Kemâl kafasındaki kurtuluş kararını Nutuk'ta şu sözüyle anlatacaktı: "Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık göremez."

Sarı saçlı mavi gözlü o büyük insan işte bu kararlılıkla, bu düşünceyle, bu bağımsızlık aşkıyla, bu vatan sevgisiyle millî mücadeleyi başlatmıştı.

Onun için vatanın birliği, bütünlüğü, bağımsızlığı hayattaki her şeyden değerliydi. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açarken söylediklerini hatırlayın: "İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek, memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Millî Meclis'e davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla, buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hattâ hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal, mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı'a çıkar, orada tek kurşunum kalına kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu acîz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna ant içtim."


Peki o, Türk'e destan yazdıran büyük kahramandan sonra? Yoktan var oluşumuza neden olan mücadelenin önderi, çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk'ten sonra?..

Atatürk'ün söyledikleri anlaşıldı mı? Türkiye ondan sonra da millî benliğini bilen, bağımsız bir anlayışla mı ilerledi? Ondan sonra, Attilâ İlhan'ın şiirinde anlattıkları bir bir gerçekleşti:

"Elsiz ayaksız bir yeşil yılan
Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemâl
Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler
Çün buyurdun kesenleri astılar
Sen uyudun asılanlar dirildi
Mustafa'm Mustafa Kemâl'im"

Mustafa Kemâl'in askeri, ekonomik, her açıdan tam bağımsız, hür Türkiye'si yok edilip yerine sömürgecilere uşak olan bir Türkiye oluşturulduysa eğer; Mustafa Kemâl'in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, Ankara dışındaki başkentlerden yönetilir hâle geldiyse eğer; yüz yıl önce tokatladığımız sömürgeciliğin elinde maşa olarak kalmışsak bugün; o zaman 19 Mayıs'a sımsıkı sarılmak herkesin üstüne düşen bir görevdir! Mısır'da Nasır'a, Küba'da Castro'ya, Afganistan'da Emanullah Han'a ilham kaynağı olan Mustafa Kemâl'e ihtiyaç varsa eğer yine; 19 Mayıs'ta Bandırma Vapurunda Mustafa Kemâl'in taşıdıklarını biz de tek tek milyonlarca Mustafa Kemâl olarak yüreğimizde taşımalıyız, taşımak zorundayız!

Atatürk Nutuk'ta "Samsun'a çıktığım gün genel durum ve görünüş" bölümünde yüz yıl önceki  hal-i pür melalimizi şöyle anlatıyor: "Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş'ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı."

Atatürk'ün on beş yılda yaptıklarını ölümünün ardından tek tek yıkan sömürgeciler ve içerideki kuklalarının projeleri sonucunda Türkiye yine bu bahsedilen koşullara dönmüştür. Öyle ki, "Ben Türküm" diyebilmemizi sağlayan 19 Mayıs'ı kutlamamızı bile yasaklamaya kalktılar! Türklükten, bağımsızlıktan, onurdan hiçbir şey anlamayan, "İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı" diyen sömürülmüş bu kafalar vatanının selâmetini isteyen bizlere ne kadar engel olmaya kalksalar da, arkalarında bilmem hangi devlet, hangi turuncu örgüt, hangi CIA'maat olsa da bu mücadeleyi gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü birinci vazifemiz budur! Varlığımızın ve bağımsızlığımızın yegâne temeli budur!

Elindeki testiyle cepheye, Mehmetçik'e su götürürken şehit olan, "ben seni bu vatana adak adadım" diye oğlunun başını kınalayıp savaşa gönderen analar; henüz on beşinde vatan için çarpışırken donarak ölen Mehmetçikler için tarihin bize emanet ettiği "sath-ı müdafaa" görevi budur!
 
Kuvayı Milliye ateşi 19 Mayıs 1919'da yakıldı ve o ateş hiçbir zaman sönmeyecek!

Sömürgecilere kukla olmuş uşakların değil; vatanını her şeyden çok seven kahramanların ruhuna saygıyla...


"Umutsuz durum yoktur umutsuz insanlar vardır; ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim"

Mustafa Kemâl Atatürk

12 Mayıs 2012 Cumartesi

İnsanlığın Ön Adları



İnsan hangi koşulda olursa olsun hatalarından ders çıkarmayı bilmeli. Aynı hatayı her seferinde, elli kez yapsa bile; kısa ya da uzun, bir süreç içinde yaptığı yanlışlardan, düştüğü olumsuzluklardan ders almalı.


İnsanın hayatta her şeyden daha üstün tuttuğu değerleri olmalı. Zaman, mekân, maddi olanaklar, kültür, düşünceler, duygular, her şey değişse de o altın ilkeler değişmemeli. Onur, dürüstlük, şeref, özgüven, saygı, içinden çıkarabileceğimiz ve içine ekleyebileceğimiz bunlar gibi birtakım kırmızı çizgiler, ölüme kadar insanın ruhunda yer almalı.


İnsan zeki olmalı. Hayır doğuştan gelen zihinsel becerilerden bahsetmiyorum, tırnak içinde bir "zekâ" bu. Düşünme arzusu belki.


İnsan düşünmeli. Düşünmeli. D ü ş ü n m e l i . D  ü  ş  ü  n  m  e  l  i  .  .  .


Düşünmeyen, varlığını, geçmiş ve geleceği, gördüğü muameleyi sorgulamayan insanın hayvandan farkı kalmaz.


İnsan mutlak bir doğrunun karşısına mutlak bir yanlışı koyup sözüm ona iyi ve kötü arasında girdap oluşturmamalı.


İnsan en yakını bile olsa, düşündüğünün tam aksini savunan kişiye karşı düşüncesini sonuna kadar savunabilmeli.


İnsan, insan dışı varlıklar yerine konulma olasılığına karşın her ortamda doğrunun, daha objektif bir ifadeyle doğru olduğuna inandığının gereğini yapabilmeli.


İnsanın içinde, onu en yıkık anında bile rüzgara karşı dik tutabilen bir direnç olmalı.


Evrensel ahlâk olmadığı gibi, etiğin ulusal ya da toplumsallığı da bireysel özgürlüğün yanında kesinlikle öncelik sırasında birinci değildir. İnsan özgürlüğünü her şart altında korumalı.


İnsan çok sık "sanane ulan" durumu yaşamalı. Yaptıkları bazen başkalarına o kadar saçma gelebilmeli ki, Aref'ten bihaber olup Survivor'da kimin elendiğini bilmediğini bile göğsünü gere gere söyleyebilmeli.


İnsan uşaklığın, sömürgenin, taşeronluğun, kullanılmanın, kandırılmanın karşısında olmalı.


İnsan bağımsızlığın nasıl bir onur olduğunu bildiği gibi, bağımsızlığın, bayramını kutlamak için kapısını tıklatan kız çocuğuna çemkiren yetmişlik huysuz herif olmadığını bilmeli.


İnsan kötü niyete iyi niyetle yaklaşmamalı, yargıyı ve infazı doğru bir şekilde gerçekleştirmeli.


İnsan ilkelerinin doğrultusunda, en güzel erdem olan saygı duymayı benimsemeli.


İşte ben buna insan derim!

4 Mayıs 2012 Cuma

Geçiş

Geçer dedim gittiğin gün
Hepsi tek tek
Bir gün geçer
Çok gün geçti o günden
Çok zaman geçti
Çok umut ve yıkılmışlık geçti
Geçe geçe iki yıl geçti
Sen geçmedin

2 Mayıs 2012 Çarşamba

İnönü, Fulbright, Dinci Siyaset ve Cehalet



Cehalet ne kadar artarsa güvensizlik de o kadar artıyor. En ufak bir meselede dahi insan âlim ve kurnaz kesiliyor. En yakınına bile güvenemiyor. En yakınına bile kuşkuyla, şüpheyle bakıyor. En yakınına bile bela okuyor. Eğitimsizlik on yıllardır bu topraklara egemen olduğu için bunlar oluyor. Bu kör cehaletin önemli bir nedeni dinci siyaset. Tarikatlar, cemaatler... "Kız çocuğu liseye gitmez, giderse ellenir" diyen babaanneler işte bu dinci siyasetin 50 yıllık başarısı. Televizyonda gördüğü mini etekli kadının bacağından başka bir yere bakmayan, yolda kendinden 30 yaş genç kızları kesen, Facebook'ta sahte "kız" profillerine "Selam tatlım çok güzelsin" yazan amcalar bu rezil siyasetin ürünü. Parmağına oje sürdüğü için kızını sille tokat dövenler diye uzayabilir liste. Ama en başta 15 yaşındaki Hayrunnisa ile evlenen ABDullah Gül'ü saymalıyız...


Sadece dinci siyaset, tarikatlar ve cemaatler mi insanları bu karanlığa saplayan? Hayır. Milletin bu kadar "geri" kalmasına neden olan iki koldan birincisi dini kullanan siyaset, cemaat ve tarikatlar; ikincisi ise çok farklı isimlendirmeleri olan kanat, "çağdaş yaşam" adı altında halk düşmanlığı yapanlar, sahte Atatürkçüler, "Atatürk olsa AB'ye girmemizi isterdi" diyenler. Ancak çoğunlukla işleri yapan dinci siyaset, ortam hazırlayan ise bu "çağdaşlar" olmuştur. Çağdaş sözcüğünü tırnak içine alıyorum çünkü bunların amacı Türkiye'nin gerçekten çağdaş, Atatürk ilke ve devrimleri ışığında ilerleyen bir ülke olması değil, "çağdaşlık" kisvesiyle insanları kutuplaştırmak, millî ve dinî değerlere düşmanlık etmek, AB uşaklığı yapmak...


1940'larda İsmet İnönü ABD ile ikili anlaşmalar imzalayarak Türkiye'yi dış devletlere pazarlama yolunda ilk adımları attı. Örneğin, Fulbright Programı. www.fulbright.com.tr 'den aktarıyorum:
"Fulbright Eğitim Komisyonu 1949’da ABD ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma sonucunda kurulmuştur. Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri ve öğretmenleri seyahat ve yaşam masraflarını kapsayan burslarla destekler ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunar. 


...



Fulbright mezunu Türk öğrenci ve öğretim  üyeleri ABD'deki çalışmalarını tamamladıktan sonra Türkiye'ye geri dönerek ülkemize faydalı olacak çalışmalar yaparlar. Türkiye’ye gelen Amerikan akademisyenler de fen bilimleri, mühendislik, tarih ve edebiyat gibi çok çeşitli dallarda eğitim ve araştırma açısından alanlarına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Programlarını tamamlayıp kendi ülkelerine geri dönen Fulbright’lılar, kurumlarında önemli mevki sahibi olmuş, eğitim aldıkları ülke ile bağlarını da koparmayarak, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmiş olurlar. "

Yine aynı siteden: "Programların ortak özelliği, kültürel değişimin ön planda olması ve program bitiminde Türkiye'ye dönülmesidir. "

Bu anlaşma ABD'nin Türk eğitimine sızması, millî eğitimin millîliğini yok etmesi, kendi sömürgeci plânlarına göre Türk eğitimini tasarlamasında bir araç olmuştur. İleride kullanacakları ajanlar yetiştirip Türkiye'yi kukla gibi yönetmek için bunu yapmışlardır. Ve başarmışlardır da!

Millî eğitimin içini boşaltıp, ruhsuz "aydıncık" ve siyasetçi yetiştiren bu düzen 60 yıldır Türkiye'nin elini kolunu bağlayan zincirlerden biri olarak varlığını sürüdüyor.

Evet, sinemaya gittiği için kız kardeşini döven Abiler dinci siyasetle birlikte, aslında İsmet İnönü'nün de eseri. Bugün yaşanan kara cehalette İnönü ve ekibinin de payı büyük. Bu unutulmamalı!

ÇYDD'de milletin ne kadar cahil olduğuna dem vuranlara, köşesinde "Türkler aptal, cahil, akılsız" diyen Ruhsuz Bekir gibilere İnönü'yü sorsanız, Avrupa Birliği ve ABD'yi sorsanız demokrasiden, şuradan buradan övmeye başlarlar. Ancak onların projeleri sonucu eğitimsiz kalan, onların halkı kutuplaştırma çabalarıyla dinci siyasete alet olan millete küfretmeyi de iyi bilirler.

Bu çelişkiden kurtulamadılar, kurtulmaya niyetleri de yok. Onlar Türk milletini anlamadıkça Türk milleti de onları anlamayacak...

Not: Bu yazı aslında siyasi bir yazı olmayacaktı. Ancak konu döndü dolaştı yine siyasete geldi.