31 Mart 2012 Cumartesi

Sınav


Bir YGS'nin daha eşiğindeyiz.


Sekizinci sınıfta "Olum adam akıllı çalış, OKS'yi atlattın mı rahatsın" diye düşünürdük. Lisede öyle olmadı. Anladım ki hepsi öğrencileri motive etmek (gaza getirmek) için uydurulmuş şeylerdi. YGS de dünyanın sonu değil. Başarısız olunca bir daha girebilirsiniz. Ben ikinci kez giriyorum mesela.


Mesele rahatlama, tembellik yapma meselesi de değil aslında.


Her neyse,
herkese başarılar.


Başarılı olması muhtemel olanlar; akıllı olun, biat etmeyin, kendinizden çok sevdiğiniz bir şeyler olsun. Vatan mesela.


Boş geldiniz, boş gitmeyin. Bu arada ben de anamın karnında Kuantum Fiziği'ni okumadım, herkes boş geliyor. Önemli olan boş gitmemek ve başkalarının da boş gitmemelerini sağlamak (bir nebze).


Kolay gelsin.

30 Mart 2012 Cuma

Michael Sikkofield'e

Michael Sikkofield kısa sürede genel ağda fenomen hâline geldi. Illuminati, Masonluk, CFR gibi hakkında pek çok yalan/yanlış bilgi bulunan, bilenin bilmeyenin hakkında kendinden çok emin bir şekilde konuştuğu konularda çok ince ayrıntılara varacak şekilde araştırmalı ve çok uzun yazılar yazarak, bu fenomenliği hak ederek kazandı. Hak etmeye de devam ediyor. Pek çok kişi kendisiyle ilk kez İnci Sözlük sayesinde tanıştı. Bu konuda pek fazla bilgi sahibi olmamakla birlikte, tıklanma sayısı 4 milyonu geçen blogunu ilk kez burada takipçilere sunduğunu tahmin ediyorum.


Kısa bir giriş yaptıktan sonra yazının asıl konusuna geçelim. Michael Sikkofield iyi hoş, güzel yazıyor, kıçımın enteli ekşicilere giydiriyor, herkesin kulaktan dolma bilgilerle inandığı pek çok şeyin gerçek yönlerini ortaya koyuyor, ideolojilere körü körüne bağlanan -her kesimden- yobazlara ağır eleştirilerle yükleniyor ama özellikle Atatürk Neden Öldürüldü? başlıklı yazısında yaptığı çok büyük bir hata var.


Sikko'nun "Kemalist" sözcüğünden kastı; elit, halkı küçümseyen, milletine güvenmeyen, millî ve dinî değerlere düşman, Batı uşağı, sömürgecilerin maşası, bağımsızlıktan yoksun kimikler... Bu çok açık bir biçimde anlaşılıyor. Sikko Kemalist sözcüğünü her kullanışında başlıyor aşağılamalar, eleştiriler, hakaretler...


Öyleyse şu soruları sormak gerek: Bir insan hem vatansever, bağımsızlıkçı, millî değerleri özümsemiş, halkı küçümsemeyen, seçkin değil hâttâ halkın içinden gelen; hem de Kemalist olamaz mı? Kemalizm demek seçkin tabakanın siyasi ve ideolojik orgazmlarından ibaret mi?


a. Cumhuriyetçilik
b. Milliyetçilik
c. Halkçılık
ç. Laiklik
d. Devrimcilik
e. Devletçilik


Bu ilkeleri savunmak, ülkenin bağımsız, çağdaş bir ülke olmasını istemek nasıl seçkincilik, Atatürk'ün adını kullanarak prim yapmak oluyor ki?


Şu gerçekleri bir yazalım, unutmadan:


Türkiye'de "Atatürkçüyüm" diyen, Kemalizmin öncülüğü iddiasında bulunan yazar çizer takımının çok önemli bir bölümü riyakârdır! Pek çoğu AB mandacısı, NATO'cu, ABD'ye tek laf söylemeyen, özelleştirmelere karşı çıkmayan sahte Kemalistlerdir. Farzı muhâl, Yalçın Küçük denilen adam. Abdullah Öcalan'a "kardeşim" diyen biri neden Kemalizm'den bahsetmektedir?


Bekir Coşkun denen adam sahte Atatürkçüdür. Türkân Saylan da öyleydi. ÇYDD başlı başına sahte Kemalizmin bir örneğidir. ADD çok değerli aydınların da var olduğu bir kuruluş, ancak ADD'de de çok sayıda sahte Atatürkçü örneği geçmişte ve bugün mevcuttur.


Atatürk'ün altı ilkesinin altısını da "Laiklik" olarak algılayan, halka hakaret eden, koyun diyen, seçim akşamı geldiğine feysbukta Aziz Nesin'in "Türklerin yüzde 60'ı aptaldır." sözünü paylaşan, "bu millete oh olsun" diyen SÖZDE Kemalistlerin varlığını yadsıyalım demiyorum. 


Ama şu yazdığına baksana Sikko: "Hayır, bunu dinci yobaza demiyorum kemalist, modern elitist sıradışı ve cool olan sensin ya, sana diyorum kemalist, sana... Atatürk dine değil, "din"i kullanarak insanları sömürenlere lanet ediyor. Bunu götünden anlama kemalist."


Şimdi Anıl Çeçen misal, Kemalist. Yılmaz Dikbaş, Kemalist. Ben de Kemalistim! Tanıdığım bu üç Kemalistten hiçbiri senin tanımına uymuyor Sikko. Ne yapacağız şimdi?


Sözde Kemalist / (gerçek) Kemalist ayrımını yapmak gerekiyor.


"Baban kimdi bilmezdin..."


Sikko, Mutlu Çelik'e ait olan (ama gene ağda Neyzen Tevfik imzasıyla dolaşır) ünlü Cevaben şiirini okuyanlara "kör milliyetçi" demiş.


(Sikko'yu tanımadığımdan bu konuda söyleyeceklerimi ona yazmıyorum. Bu, genel bir durum.)


Sırf "Ben yobaz değilim, öyle farklı düşüncelere saygım var, bir ideolojinin kölesi değilim" demek için bu şiire tepki gösteriyor pek çok insan. Bu da "farklı olma" çabalarına bir örnek aslında. Herkesin yaptığı bir şey eleştir ki bir anda herkesin önüne geç!


Aslında bu şiire tepki gösteren -karşı devrimci olmadığı kesin olan- insanlar da bir süre sonra yanlış tavır içinde olduklarını anlıyor.


Halbuki hiçbir şey yok şiirde. Ne kibir, ne küçümseme, ne "elitist"lik ne de başka bir şey... Gayet vatansever duygularla yazılmış, argoya da kaçılmış bir şiir.


Geçen ülkücü bir arkadaş "Kemalistler bu ülkeyi sadece kendilerine ait sanmayı bıraksınlar artık." yazmış tıvitırda. Dedim ne oluyor, az sonra "Bu ülkede Kürtler ve dindarlar her zaman ikinci sınıf vatandaş olmuştur!!1!!1!" diye Ece Temelkuran+Rasim Ozan karışımı ikinci salvo mu gelecek diye şaştım kaldım.


Velhasıl-ı kelâm Sikko; takdire şayansın, bilgine, araştırmana eyvallah ama sahte Kemalistlere tepki göstermek için onurlu, vatansever Kemalistleri harcama öyle... Yararlandığın kaynaklara bakıyorum, Büyük Doğu dergisi ve Kadir Mısıroğlu'nun kitabı var.


O dergi ki 17 Temmuz 1959 tarihli sayısındaki "Amerika, Dünya ve Biz" adlı Başyazıda Amerikan siyasetini benimsemezsek bir Amerikan bahriyelisinin siktiği kadından öteye gidemeyiz diye akıl vermiş bir dergidir... O dergi Atatürk ile ilgili bir konunun kaynağı nasıl olabiliyor Sikko? Haydi Necip Fazıl şair mair neyse de; Kadir Mısıroğlu gibi  bir büyük or. çocuğunun kitabını mı Lozan gibi önemli ve hakkında bilgi kirliliği olan bir konuda kaynak alıyorsun?


Yapma Sikko. Bazı işlerde daha dikkatli olmalısın.


Kaynataya selam.


(büyük or.: Büyük Ortadoğu Projesi http://www.youtube.com/watch?v=M8eoflZ5rdI)

29 Mart 2012 Perşembe

Okuldan Anılar - 1


Abim benden bir yaş büyüktür. Ben daha 5 yaşındayken abimin sabah erken kalkıp okula gittiği günleri hatırlarım. Sevinirdim. Çünkü o uykusu olmasına rağmen (ya da ben öyle sanırdım) çok erken saâtte kalkıp okula giderdi, bense sıcak yatağımda uyumaya devam ederdim. Ama abimin okuldan gelip önlüğünü çıkarırken bir havası olurdu. Ona da imrenmez değildim. Okulla, "hoca"yla ilk tanışmam yine o yıl oldu. Abim (yanılmıyorsam cuma günü) bir öğleden sonra eve gelip "hoca seni çağırıyor, gel aşıcılar geldi, aşı yapacaklar sana da" demişti. Tabi ben de korkuyorum aşıdan iğneden! (Başlangıcı o gün müdür bilmem ama) Bugüne dek süregelmiş "tüm normları, saygı-sevgi kurallarını dikkate almak yerine, önce kendi KIRMIZI çizgilerini önemseme" huyumu orada gösterip "yok çağırıyorsa çağırıyor gelmiyorum Allah Allah zorla mı" demiştim. Ama abim de pek ısrarcıdır; ki beni ikna etti ve iğne olmaya gittik okula... Eski tarz ciplere-arazi arabalarına benzeyen bir araç okulun bahçesindeydi. 


Ama beynin cilvesine bakın ki o gün bana iğne vuruldu mu, vurulmadı mı orasını hatırlamıyorum. Yani hikayenin en önemli kısmı belleğimde yok!

25 Mart 2012 Pazar

Düş'ünmek

Ya fazla felsefe yapmayacaksın, "düşünmek" eylemini aşırıya kaçırmayacaksın, öyle çok sorgulamayacaksın, az buçuk ön yargın olacak; ya da kafanı bu hayatın içindeki bir şeyin anlamına veya hayatın kendi anlamına yorarken ipin ucunu kaçırmamaya dikkat edeceksin, çözüm bulmak amacında olduğunu unutmayacaksın, girdiğin yollara işaretler koyup, çıkmaz sokağa girdiğinde geri dönüp farklı bir yolu tercih edeceksin. Aksi takdirde kafayı yersin!

23 Mart 2012 Cuma

Dünyayı Değiştirmek İstiyorsan Kendinden Başla

Genç, yani yaşıtım olan arkadaşlar,

Hani "siyasetçi" tanımı hırsız, paragöz, "yiyici" bir tiptir ya gözümüzde,
hani sınav sorularını çalana, organize çete kurup milleti dolandırana, sahte para basana küfrederiz ya haber bültenlerini izlerken,
hani "şerefsiz" hakaretini bolca savururuz ya bazen...

"Dünyayı değiştirmek istiyorsan kendinden başla" demişler. Bugün küfrettiğiniz kişilerin yerine  yarın gelecek misiniz? Yarın birilerinin de size küfretmeyeceğinden emin misiniz?

"Benim sırtım sağlam, dayım milletvekili" diye gururlanıyor, "O işe girmek için tanıdığın olması lâzım içeride" diye yol gösteriyor, elinize geçen en küçük inisiyatifte arkadaşınızı kayırıyor; kısaca kendiniz için istediğinizi başkaları için de istemekten kaçınıyor musunuz?

Bugün acımasızca eleştiriyor ve hiçbir eleştiriye kulak asmayan yarınları bekliyor musunuz?

"İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır" demiş atalarımız.

En azından gelecekte, yaşadığımız yerin güzel olmasını sağlayalım.

Lütfen.

18 Mart 2012 Pazar

Çanakkale'den Mektup Var

- Hırsızlık kötü bir şeydir değil mi Olric?
- Efendim efendimiz?!

Eceabat Kaymakamlığı ve Yrd. Doç. Dr. Ömer Çakır'ın çalışmalarıyla hazırlanan Çanakkale'den Mektup Var adlı kitabı iki yıl önce okul müzesine hediye etmiş birisi. Ben de kendime hediye etmiştim okul müzesinden...

Kitap, Çanakkale'deki o muhteşem ruhu, inancı gözler önüne seriyor.


Çanakkale'de düşmanla çarpışan şehit ve gâzilerimizi saygı ve rahmetle anıyorum. Vatan size minnettar!


(Kitabı okul müzesine armağan eden Kübra Kitapçı'ya teşekkürlerimle...)




MEKTUP 1:


[ Rütbesi: Kolağası ( Ön Yüzbaşı ), Görevi: Bölük Komutanı, D. Tarihi ve Yeri: 1881 - İstanbul ]
2 Haziran 1915 tarihinde yaralanmış ve Çanakkale Askeri Hastahanesi'nde 
şehitlik rütbesine ulaşmıştır. 


Sebebî hayatım, feyz-ü refikim,

Sevgili Babacığım, Valideciğim,

Arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra göreceğim muharebelerden kurtulacağımdan ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.

Hamdü senâlar olsun Cenab-ı Hakk'a ki beni bu rütbeye kadar isal etti. Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı. Size de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i Feyz-ü refikim ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk'a ve sizlere çok teşekkür ederim.

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı hak etme zamanıdır. Vazife-i mukaddese-i vataniyeyi ifaya cehdediyorum. Rütbe-i şehadete suudedersem Cenab-ı Hakk'ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için bu her zaman benim için pek yakındır, sevgili babacığım ve valideciğim. Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezihciğimi evvela Cenab-ı Hakk'ın saniyenin size himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkünse lütfen yapınız.
Oğlumun talim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen sayediniz. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem, istesem de pek beyhudedir. Refikama hitaben yazdığım matuf mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır, o teessürü izale edecek vechile veriniz. Ağlayacak üzülecek tabii teselli ediniz. Mukadderat-ı ilahiye böyleymiş. Malumat ve düyunatın hakkında refikam mektubunda laf ettiğim deftere ehemmiyet veriniz. Münevver'in hafızasında veyahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur. Münevver'e yazdığım mektubum daha mufassaldır kendisinden sorunuz. 

Sevgili baba ve valideciğim.

Belki bilmeyerek size karşı birçok kusurlarda bulnumuşumdur. Beni affediniz, hakkınızı helal ediniz, ruhumu şadediniz, işlerimizi tavsiyesinde refikama muavenet ediniz ve muin olunuz. 
Sevgili Hemşirem Lütfiyeciğim.

Bilirsiniz ki sizi çok severdim. Sizin için vesayimin yettiği nisbette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir, beni affet mukadderatı ilahiye böyleymiş hakkını helal et, ruhumu şadet, yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih'e sen de yardım et, sizi de Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum.

Ey akraba ve ehibba ve evda cümlenize elveda, cümleniz hakkınızı helal ediniz. Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun. Elveda elveda cümlenizi Cenab-ı Hakk'a tevdi ve emanet ediyorum.

Ebediyen Allah'a ısmarladım.
Sevgili babacığım ve valideciğim.

Oğlunuz Mehmet Tevfik




MEKTUP 2:

Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! 
Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. 

Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sedâ ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. 

İşte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri:

- Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi. 

- Pekâlâ, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...

- Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.

- Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?

- Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.

- İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim.

Fakat yukardaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin âheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi." 
Şevket merak etmesin,o görür, belki de daha güzellerini görür.
Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabiî manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. 
Ey Allahım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudât onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de abdest aldım. Cemaat ile namaz kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:
- Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlıkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. 
" Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri: ismi-i celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün mahveyle!" 

Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir.

Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de ***ürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.

Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.
Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Valideciğim, çamaşır filan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun. 

Oğlun Hasan Edhem - 4 Nisan 1331 ( 17 Nisan 1915 )  


MEKTUP 3:

Çanakkale köylerinden her gün yüzlerce genç savaşa katılmak üzere birliklerde toplanmaktadır. Acemi askerler, eğitim ve teçhizatı tamamlandıktan sonra cepheye gönderilmektedir. Yüzbaşı Sırrı Bey, ikindi vakti yeni gelen erleri teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçının bir tarafının kınalanmış olduğunu görür ve takılır :

            -  Hiç erkek kınalanır mı? Mehmetçik :

            - "Buraya gelmeden evvel, anam kınalamıştı komutanım" der ve sebebini bilmediğini ilâve eder. Komutanın isteği üzerine anasına mektupta; "Niye benim saçımı kınaladın?" diye sorar. Gelen cevabî mektupta ise şunlar yazılıdır :

         Ey Gözümün Nuru Hasan'ım,

         Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor. Sen ecdadından babandan aşağı kalamazsın... Ben senin anan isem, beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor...

         Sen bu ailenin seçilmiş bir kurbanısın...

         Hasan'ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır... Ben de seni vatanımın arasından vatana kurban adadım. Onun için saçını kınalamıştım...

         Allah'ın hükmüyle, Allah seni İsmail Peygamber'in yolundan ayırmasın. Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktır.

         Gözlerinden öperim.
                                                                        Annen Hatice


MEKTUP 4:

1'nci Kolordu, 1 nci Tümen, 7 nci Alay, 3 ncü Tabur, I nci Bölük Çavuşu, Çivril Kazasının Madenler Köyünden Kadir Oğlu Mehmet, Conkbayır ve Seddülbahir Muharebeleri'nde  büyük kahramanlıklar göstererek düşman tarafından atılan bombaları patlamadan yine düşmana atmak suretiyle cesaret gösterdi. Mehmet Çavuş, yine böyle bir bombayı alarak düşmana havale edeceği sırada her nasılsa birden bire infilâk eden bombadan sağ el bileğini kaybetti.
Hastanedeki yatak ızdırabından tabur komutanına gönderdiği mektup: “Muhterem Komutanım, Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni üzen şey; yaramın kapanmamasından dolayı kıta’ma katılamamam ve düşmanla çarpışamamak. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için, beni mazur görünüz, affediniz, muhterem komutanım” demiştir.

Bu kahraman Türk oğlunun evleym tamamıyla kesb-i âdiyet etmesiyle kaybettiği uzv-ı kıymetdarından icâbât-ı  fenniyeye göree istifadesi için Almanya'ya i'zamı düşünülmektedir

MEKTUP 5:
Kızım Nuriye Küçük Hanıma Özeldir
Benim Sevgili Kızım, ilk önce iki gözlerinden öperim. Seni çok göreceğim gelmiştir. Lâkin askerlik engel oluyor da görüşemiyoruz. Bunun çaresi nedir kızım? Bunun çaresi Cenab-ı Hakk'a tevekkül olupta sabır etmektir. Ben sizi, siz de beni Cenab-ı Hakk'a emanet edelim. Elimizden geldiği kadar da mektupları sık sık gönderelim. Birbirimize duada kusur etmeyelim. Şimdilik sana elbiselik almak üzere dedenize 310 kuruş gönderdim. Ama elinizden geldiği kadar paraları muhafaza edip harcamayınız, ileride bu paralar çok itibarlı olacaktır. Hatta yüzü yüz kuruşa kadar itibar bulacaktır. Bilginiz olsun. Kızım niçin mektup göndermiyorsunuz? Zannedersem darıldınız.
Canım kızım, mektup gönder de, neden darıldığını mektupta yaz ki, ben de anlayayım. Darıldığınız doğru mu? Bizim tarlalardan ne kadar arpa elde edildiğini yazmadınız. Uşaklar Kars'a ne götürdüler ve ne kadar kazandılar ve yahut kayıp mı ettiler? Yazmadınız. Ben bunlar için size darılacak yerde siz mi bana darılıyorsunuz? Komşulardan kim kalmıştır. Mehmet Efendi tohum verdi mi? Ne kadar verdi ise bu tarafa yazınız. Kış için ne kadar un ve ne kadar bulgur ve yarma yaptınız. İnşallah bu sene idareniz iyicedir. Bizim binek atının tayı var mıdır? Teyzenize çok selâm söyle, sana güzel baksın. Valideniz namaz kılıyor mu? Şayet kılmaz ise bu tarafa yazarsınız. O vakit icabına bakarız.
Allaha emanet olasınız. İki gözüm kızım.

16 Mart 2012 Cuma

Günden Gündem

Gündem günden güne değişiyor. Her gün ayrı bir olay yaşıyoruz. Her gün başka bir pislik çıkıyor meydana. Her gün varlığını Amerikan varlığına adayan satılmışların bizi soktuğu batağa biraz daha batıyoruz. Amerikan varlığına kendisini adamasına lüzûm da yok; yalancı, ikiyüzlü, dönek olsun yeter...


Afganistan'da Türk uçağı düşmüş. 12 asker hayatını kaybetmiş. "şehit olmuş." diyemiyorum onlara. Çünkü müslümana karşı İslâm düşmanının ordusuna yardım ediyorlardı! Tabi ki bu onların kendi isteği değildi, ABD köpeği olan hükûmet, hani şu "dindar" olanı, "muhafazakâr demokrat" olanını diyorum, o yollamıştı Mehmetçikleri Afganistan'da sömürgecilerin katliamlarına yardım olsun diye... Cüneyt Özdemir bile isyan etmiş tıvittırdan, "Afganistan'da 12 Türk asker şehit. Peki ne uğruna oradaydılar bilen var mi?" diye. Yanıtlara bakıyorum da "Ülkemizin çıkarları" diyen var, "insanlık uğruna!" diyen var, "ironi" mi yapıyorlar bilemedim...


Amerika on yıllardır vuruyor, kırıyor, öldürüyor, katliam yapıyor, işkence yapıyor, ülkeleri işgâl ediyor, bölüyor, parçalıyor, yönetiyor! Bir Allah'ın kulu da "dur bakalım ne yapıyorsun" demiyor! Yani bizi 60 yıldır yönetenlerden bahsediyorum... Hele bugün yüce Gâzi'nin makamını işgâl eden noter memurunun bu konudaki görüşünü bir alalım:
"Yetmez ama evet"çiler için yettirelim:


Bunlar "Menderes ve Özal'ın devamıyız" diye boşuna demiyorlar, haklılar. Menderes Mehmetçiği Kore'ye göndermişti ABD çıkarları için. Özal da Irak'a sokacaktı bizi, Dışişleri Bakanı Ali Bozer, Millî Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay'ın istifaları ve kamuoyu tepkisi engel oldu. Eh hakkını yememek gerek, Tayyip Erdoğan da 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmesi için çok çalıştı ama olmadı. Ama Afganistan'a, Lübnan'a katil ABD-NATO emrinde askerler yolladı, Libya'da Kaddafi'ye karşı yine terör devleti ABD ve terör örgütü NATO emrine Türk askerini yolladı...


Sonuç: İktidardaki ABD-NATO köpekleri yüzünden Türk askeri bedel ödedi! Mehmetçik Coni'ye kalkan oldu, olay bu kadar basit ve acı!..


Afganistan'da 12 Mehmetçik bir hiç uğruna öldürüldü. Kaza filan olması da düşük ihtimâldir bence. Dedik ya, Yılmaz Yunak'ın deyimiyle "Seri katil", Oktay Sinanoğlu'nun deyimiyle "Azmanistan" yıllardır asıyor, kesiyor, öldürüyor ama engel olan yok... Bakalım yarın kaç gazeteci köşesinde "Afganistan'da işimiz ne? Türk askeri ABD çıkarları için kullanılıyor!" diyecek? Hani böyle anlarda prim yapmak için esip gürleyen, ama üç gün sonra tümden CFR-ABD plânı olan AKP'ye, açılımlara destek veren N'akit gibiler çıkar belki birkaç tane... Onun dışında kimilerinin "Ergenekonucu, hain, vatan düşmanı" dediği Yeniçağ, Aydınlık vesaire...


Aydınlık deyince...


Engin Jurnal gibi dersek "Sevgili izleyenler gün geçmiyor ki Aydınlık gazetesi bir kürtçülük daha yapmasın!" Evet, gün geçmiyor... 15 yıl önce "Çözüm PKK ile görüşmekte" diyenler bugün PKK ile masaya oturan AKP'ye veryansın ediyor. Ne kadar samimiler? Ya da bu soruyu kendilerine soruyorlar mı acaba, "Yahu biz ne kadar samimiyiz acaba?" diye? Aydınlık 15 Mart 2012 tarihli sayısında Diyarbakır'da açılan Kürtçe afişi manşet yapıp bunun ne kadar çok "kardeşliğe" yarayacağını anlatıyor!.. Ne diyelim size ey Aydınlıkçılar? Daha kirli dününüze ilişkin tek bir öz eleştiri yapmamanıza rağmen kendinizi "2. Kurtuluş Savaşı önderi" olarak görmenize mi itiraz edelim, hâlâ kürtçülükten kurtulamamanıza mı?


Ve bir not daha: Murat İde, TGB'lilere "Perinçek'in arkadaşları" demekle yanlış yapmıyordu. Banu Avar da "Sadece bir partiye arka bahçesi gibi çalışmamalılar" derken haklıydı. Eğer TGB'de bilmem ne yöneticisi Utku Reyhan'ın ve benzer isimlilerin zihniyeti bu kadar hâkimse gerçekten yazık... Son aylarda, son günlerde yaptıklarına bakılırsa durum vahim, ama bu akşamlık bu kadar...

14 Mart 2012 Çarşamba

Serdar Ortacizm

"Aşk bu kızıl ötesi, yaralı müzesi" diyen Serdar Ortaç'ı güzel alay malzemesi yaptık feysbuklarda. Haklıydık da nitekim. Uyağı uydurayım diye içine eden Dîvan Edebiyatı şairleri bile bu incileri yumurtlayamazdı. Paylaşım ağlarında Serdar Ortaç geyiğinin bu kadar dönmesinden sonra insanlar, özellikle de müzikle uğraşanlar, dönüp bu Türk pop müziğindeki şarkı sözlerine bir eleştirmen gözüyle bakmışlardır diye umuyorum. Zira günümüz Türk pop müziğinde Serdar Ortaçlar onlarca, yüzlerce var. Pek çok "Serdar Ortaç vakası"na rastlamak mümkün.


Demet Akalın'dan:
"Sevgilimi koluma takarım
Bebek'te üç beş tur atarım
Olmadı bir de sinema yaparım
Gördüğün gibi çok unutkanım"


Gökçe Dinçer'den:
"Kendi başına buyruk herkes peşimde kuyruk
Parmağımın ucuna doladığım herkesin ahını almışım ki
Bana bakışına kul köle her cümlen ezberimde 

...
Ben eserdim yel gibi gürler giderdim şimşek gibi
Kafam atar aramazdım canım ister kıramazdı etraftaki kimse beni
Şimdi dizinin dibinde iplerim senin elinde"




Soner Sarıkabadayı'dan:
"Seveni arıyorum gören söylesin
Gidene yanıyorum gelen gitmesin
Aşkı tanıyorum uzak durmasın

Ele kanıyorum tuzak kurmasın"


Yıldız Tilbe'den:
"Çok komik oluyorsun anladın mı benle uğraşma
Haddim var benim hesabım yok bana bulaşma
Ellerini gözlerini o kötü niyetini aman çok iyi sakla

Al birini vur ötekine benden uzak dur kendini oyala"


(Kendi kültürüne küfreden, kendi topraklarından çıkan ürünü aşağılayan, asimile olmuş popüler kültür hayranı piçleri sevmem. Bu konu onla karışmasın diye de bu notu eklemek istedim.)


Görüldüğü gibi pop müziğimizde durum gerçekten vahim. Önemli şairlerimizin eserlerini besteleyenler ve bazı kaliteli pop sanatçılarımız/söz yazarlarımız yani istisnalarımız olmasa daha da vahim olacak. Pop müziğimiz Serdar Ortaçlarla dolu... Yalnız şarkı sözleri değil, müzikler, klipler de "sanat" sıfatını hiç hak etmiyor... Kadın şarkıcılar cinselliğini öne çıkaran bir kliple, erkek şarkıcılar da yanında oynayan kadının cinselliğini öne çıkaran bir kliple reklamını arttırma peşinde. Velhasıl, pop müziğimizin hâli içler acısı...



Şimdi televizyonunuz düğmesine basın ve Türkiye'de en çok izlenen müzik kanallarını açarak sanatın doruğuna ulaşın.


"Benim ol yoksa taciz ederim!"
Nihat Doğan

11 Mart 2012 Pazar

Winning Eleven 8'i Özlemek...

Türkiye'de Playstation'ın tarihçesi nereye dayanır bilmem. Ama uzun yıllar bugünkü gibi oynanmaya devam edeceği, yapılan toplumsal etkinlikler arasında her zaman yerini koruyacağı ve arkadaşlar arasında hep bir rekabet konusu olacağı kesin. Playstation denince akla gelen ilk oyun şüphesiz Pro Evulotion Soccer (PES) ya da Winning Eleven'dır. Doksanların sonunda, iki binlerin başında çocuk olanların "hobi"lerinde önemli bir yer tutan bu oyun günümüze kadar değişerek ve gelişerek varlığını sürdürüyor.


Winning Eleven'la tanışmam, orta okulda abimle birlikte genel ağ kahvehanesine ilk kez girişimizle gerçekleşti. Allah'tan hemen bilgisayara oturmak yerine abimi dinlemişim o gün... Bugüne kadar Winning Eleven/PES oynayışlarımın en ilginciydi o ilk olanı. Barcelona'yı alan abimden 40 metreden, genelde orta yapılan sağ çaprazdan yediğim golleri bugün dahi hatırlarım. Maalesef ben ise, orta yapmaya yarayan tuşu şut çekmek için kullandığım için pek etkili olamamıştım...


Winning Eleven 8 en unutulmazıydı serinin... Belki -benim için- ilk olduğundan hep öyle düşünmüşümdür ama gerçekten 8'den sonra oyunun hiçbir sürümden o zevki alamadım. Hele oyunun PS3 platformuna taşınmış hâlini hiç mi hiç sevemedim. WE 8 yeniydi, -bu yorumu o gün yapamasak da- 2004'e göre çok ileriydi. Oyunda çalım atmak, top sürmek, ikili mücadeleye girmek çok zevkliydi. Winning Eleven 9'dan sonraki sürümlerdeki gibi çalım atmak için göbeğiniz çatlamıyordu. WE 8'dan sonra, 9'da kısmen görülen, 10 ve 11'de rezaletinin zirvesine ulaşan, Konami'nin WE/PES'teki "değişim"i şüphesiz başarısız oldu. Tabi bahsettiklerim maç oynama konusundaki değişiklikler.


Oyunun yüzde doksanı Japonca'ydı, anlatıcı abimiz John Kabira'nın "gattirilik asit / oofsayduuses / casiiiiyyas / ronaljiin / haatto garalara hiittap" gibi çıkışları vardı (daha sonra bu abimiz yerini John Champion'a devretti), kırmızıcı hakem Kazuki Ito hep maçı birkaç kişi eksik oynamamıza neden olurdu, görsel açıdan -doğal olarak- ilerideki sürümlerle arasında bir fark oluştu, ne bileyim R1+L1 ile duran topu hemen kullanmak vs. yoktu ama WE 8'in tadı hepsinden başkaydı.




Real Madrid'in efsane zamanlarıydı o yıllar. Ronaldo, Raul, Figo, Beckham, Zidane, Owen, Roberto Carlos gibi yıldızlardan oluşan takımı seçen bir sıfır önde başlıyordu maça... Arsenal da tarihinin en iyi kadrolarından birine sahipti o yıl. Henry'li, Bergkamp'li, Ljunberg'li, Pires'li, Vieira'lı takım fırtına gibi esiyordu gerçekte de oyunda da... Bugün WE 8'in özlenmesinde "Nostaljiye duyulan sevgi"nin de payı büyüktür tabi.




WE 8'i bize sevdiren bir önemli etken de ilk kez Türkçeye, Türk takımlarına uyarlanan WE/PES sürümü olmasıydı aslında. Süper Lig'in 18 takımı da yer almıştı, dolayısıyla İstanbul takımları dışındaki takımların taraftarlarının ilgisini çekti. (Galatasaray'ın ancak geçen yıl bitirdiği stadı ta o 8 yıl önce çıkan bu oyunda "Aslantepe" ismiyle oluşturulmuştu.) Bu oyunu sabahlara kadar oynadığımı hatırlarım. Ama Master Lig'in açılmaması gibi basit hataları vardı... Yine de WE 8 Ole Mix ve "WE Turkey" WE/PES serilerinin en zevklisiydi...




WE 8'den sonra oyun zevki diye bir şey kalmadı. Çalım atmak oyunun en zor kısmı oldu. Sahayı bir uçtan diğer uca koşmak, WE 8'dekinin iki katı kadar uzun sürüyor. WE 8'de orta kesip gol atmak biraz kolaydı evet, ama sonrasında ise neredeyse imkânsız oldu. WE 8'de serbest vuruşlar O tuşu (yuvarlak) ile kullanılıyordu. Sonrasında ise cepheden veya hafif çaprazdan serbest vuruş kullanırken orta tuşuna bastığınızda oyuncu topun altına çok çok hafif giriyor. WE 8'de 25-26 metreden yakın serbest vuruşların gol olma olasılığı yüksekken sonrasındaki oyunlardaki sistemde 25-26 metreden uzak bölgelerde kareye basılarak yapılan şutların kaleye girme olasılığı daha yüksek.




Karşılaşmadaki özellikleri birbirlerine yakın olan WE 9, 10, 11, 12 ve 13'ten sonra Konami PS3'e yöneldi ve saha içindeki oyun özelliklerinde yine bir değişime gitti. Winning Eleven 11'den sonra Konami "PES" markasını daha öne çıkarmaya başladı. WE 11 (yani PES 2007) büyük bir rezaletti. Konami'nin tekrar değişime gitmesi oyunda bana göre pek çok iyileşmeye yol açtı. Oyun daha hızlandı, ufacık bir dokunuşla top süren oyuncunun dengesinin bozulması gibi aptallıklar azaldı, ortadan gol atma olasılığı arttı, atılan paslar özellikle PES 5-8 arasındaki gibi ölü vuruşu gibi gitmeyi bıraktı ama zaten PS3 yaygınlaşmaya başladı ve PS2 kullanıcılarının sayısı gitgide azalmaya başladı.


PS3 için çıkarılan ilk sürüm olan PES 2011 kocaman bir fiyaskodu! Oyunu yapanlar bize şu iletiyi veriyorlardı: "Topu kaptırmamak için R2'ye basmak zorundasın!" İkili mücadelelerde topu süren oyuncu rakibini asla koşarak geçemez! Yani Ronaldo gibi adam eksiltmek imkânsızlaştı. Ancak eli R1'den çekerek R2 ile çalım atma çok kolaydı ama bu, hızlı ataklarda gol bulma şansını çok aza indirdi. Duran toplardan gol atmak inanılmaz kolaylaştı... Bu hatalardan kısmen ders çıkarılıp PES 2012'de bazıları en aza indirildi ama hâlâ top sürme, baskı yapma gibi konularda aksaklıklar mevcut... Yine de insanların "en yenisi en iyisidir" mantığı yüzünden "PES'i PS2'de oynamayı sürdürenler" derneğinin az sayıdaki üyelerinden biri olarak çok yalnız olduğumu söyleyebilirim.


Aslında oyun ilerledikçe, yeni sürümler çıktıkça; görsel açıdan, formalar, statlar, kupalar ve ligler açısından, R1+R2, sağ analog ile boştaki oyuncuyu yönlendirme gibi saha içi özellikler açısından pek çok gelişmenin varlığını yadsıyamayız. Ancak Winning Eleven 8; tadı, eğlencesi, oyun tarzı ve biraz da bendeki nostaljisi ile gözümde tüm zamanların en iyi WE/PES sürümü olarak yerinin koruyacak...

10 Mart 2012 Cumartesi

İtiraf(!)

1915'te Ermenilere katliam uyguladık.

1924'te Şeyh Sait'e isyancı damgası vurup onu idam ettik.

1937'de Tunceli'de (Dersim) yapılan da apaçık soykırımdı.

Türk ordusu Kıbrıs'ta işgâlcidir, Kıbrıs aslında "Kıbrıslı"ların, hattâ Rumlarındır!

Güneydoğu'da TSK yıllardır PKK'lıları katlediyor, bu son yüzyılın en büyük soykırımıdır!

Biz faşist, ırkçı, kafatasçı, kâtil ruhlu Türkler bu gerçekleri bir türlü kabûllenemeyiz. Ama gerçekler bunlardır. Zaten Türklerin tarihi katliam, soykırımla doludur. Türkler anca yakıp yıkmıştır. Türklerde sanat, bilim, felsefe ne arar? Hele hak, hukuk, demokrasi vs.yi hiç sorma! Biz Türklerin tek derdi "şanlı" diye fazlaca övdüğümüz Türk bayrağının özgürce dalgalanması ve Türkiye'nin bağımsız bir devlet olarak Asya ile Avrupa'yı birleştiren noktada komşularıyla huzur içinde yaşaması. Türkiye'nin bölünmemesi... Arada sırada "Şehitler ölmez vatan bölünmez" diye bağırıp çağırırız da. Ah biz ne şovenistizdir biiz...

Önemli: Sözde "tabuları yıkan" enternasyonalist beyinsiz, rahatladın mı?

6 Mart 2012 Salı

...

Bugünlerde tıpkı medya ve siyasetçilerde olduğu gibi, halk içinde, çevremde de Cumhuriyetin kurucuları, kahramanlar ve Atatürk aleyhinde konuşanlar türüyor. Başta AKP olmak üzere, BDP, CHP'nin numaralı cumhuriyetçileri, "tarikat ehli" gericiler, liberal ağırlıklı medya ve ulusallığa düşman sol fraksiyonlar tarafından Atatürk ve Cumhuriyete karşı yürütülen psikolojik savaş meyvelerini veriyor...


Vatan bayrak hiç umurunuzda olmayabilir, Gençliğe Hitâbe ve Andımız size "ırkçı" gelebilir, istiklâlden yani bağımsızlıktan hiçbir şey anlamıyor olabilirsiniz, TÜSİAD Teyze gibi size göre de "insan hakları" ülkenin bölünmesinden önemli olabilir.


O zaman benden uzak durun!

5 Mart 2012 Pazartesi

Q7'ye Yolu Gösterin!


Baskı yapmaz, topa koşmaz, dönüp savunmaya yardım etmez. Topu ayağına alınca iki kişinin arasına girip çıkmaya çalışır, kaptırdığı topu takip etmez. 85 dakika yatar, özverisizlik ve tembelliği kadar yüksek düzeyde olan yeteneğini bir kere kullanıp yaptığı orta gol olunca başlar dans etmeye!


Rakibe tekme atar, kırmızı kart yer, disiplinsiz davranır; beş maçta bir, 20 metreden gol atınca başlar dans etmeye!


"Parayı bastır, parlamayı beceremeyen dünya yıldızlarını İstanbul barlarında moral bulmaya çağır." anlayışının son ürünü: Ricardo Quaresma!


Beşiktaş, hazır Demirören'den kurtulmuşken bu anlayışa son vererek taraftarını da kandırmaktan vazgeçmeli. Beşiktaş JK yeni yönetimine gelecek olan kişiler Quaresma'ya yolu göstermeli...

3 Mart 2012 Cumartesi

Millî İrade / Millet Egemenliği

    Türkiye'yi bölmek, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında parçalamak, Cumhuriyet  kazanımlarını yok etmek, karşı devrim sürecini hızlandırmak için iktidar gücünü kötüye kullanan AKP, bu pisliklerinden dolayı önüne çıkan engelleri yıkmak için "millî irade" kılıfına sığınmak zorundaydı. İktidarda olduğu şu on yılda Tayyip Erdoğan'ın ağzından en çok duyduğumuz sözlerin başında gelir "millî irade". Türkiye topraklarında kukla bir devlet kurmayı hedefleyen Amerikan projesine eşbaşkanlık yapacakın, Anayasa'ya aykırı olarak Colin Powell'la 2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşma imzalayacaksınız, PKK'nın koruyucusu Barzani'yi kırmızı halılarla ağırlayacaksın, ulusal bayramları rafa kaldıracaksın, bölücübaşı ile masaya oturup pazarlık yapacaksın, binlerce şehit ve gâziden utanmadan bebek katiliyle protokol imzalayacaksın, güçler ayrılığı ilkesini hiçe sayarak yargıyı iktidarın etkisi altına sokacaksın; ama sana kapatma davası açıldığında, istediğin padişah yetkilerine karşı çıkıldığında, yaptığın Anayasa'ya aykırı yasalar yüksek yargıdan döndüğünde "Bunlar millî irade düşmanı, bunlar demokrasiyi içlerine sindirememişler!" diye avazın çıktığın kadar bağıracaksın! Üstelik geçmişinde, senin deyiminde cemaziyülevvelinde "Egemenlik kayıtsız şartsız miletindir sözü yanlış, egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır." türü hezeyanlar olacak!


    Tayyip Erdoğan'ın her konuşmasında mutlaka "demokrasi, millî irade" vurgusu yer alır. Acaba "Tayyip Erdoğan'ın bir milyar doları var, diyen şimdi içeride" sözünün sahibinin nedir demokrasiden anladığı?

    Bu karikatür üstteki soruya yanıt veriyor. ("Demokrasi kendi diktatörlerimizi seçme özgürlüğüdür.")

    "Demokrasi" Jean Jacques Rousseau'nun 18. yüzyılda dünyaya öğretmeye çalıştığı bir düşünce değil artık. Sömürgecilerin elinde oyuncak olmuş bir "hayalet" sadece. Adı sürekli anılan ama kendisine rastlanamayan; bazen gökten savaş uçağıyla, bombalarla inen bir Soros ajanının adıdır "demokrasi"!

    Olmayan demokrasiye dayanıp "millet iradesi" diye diye millietin iradesini ve millet idaresini AB/D'ye peşkeş çeken Tayyip Erdoğan'ın demokrasi anlayışı öyle bir düzeydedir ki, partisinde aykırı bir söz söylendiği zaman "Söz vardır ki kelle götürür." diyerek kendisinden farklı düşünenlere "demokratik" uyarıyı yapmıştır. (Bu "demokratik" uyarıyı dikkate almayan Turhan Çömez, "Ergenekonculuk"la cezalandırılmıştır.) Tayyip Erdoğan millet iradesine öyle saygılıdır ki, Meclisi Kanun Hükmünde Kararnamelerle tek başına yönetmiştir. Milletin seçimine o kadar önem gösterir ki, Mecliste yedikleri naneleri, gece yarıları çıkardıkları kıyak kanunları halk öğrenmesin diye Meclis TV'nin saat 19'dan sonra yayın yapmasını engellemiştir...

    Örnekler saymakla bitmez. Ama Tayyip Erdoğan'ın vatana ihanetlerini "millet iradesi" kılıfına uydurması öyle bir hâl almıştır ki, yalaka medyasının "seçimi kazanan asar da keser de" anlayışını pompalaması o kadar ilerlemiştir ki, son yıllarda siyaset dünyasına hâkim olan havaya göre meclisteki vekiller nefes almayı yasaklayan yasa çıkarsalar dahi onların bu tavrına bir tepki konulamaz! Çünkü vekillik ceketini giyenlerin her biri sandık başına giden milyonları temsil eder. Vekillere laf söyleyen millete laf söylemiş olur! Bu, milleti hiçe saymaktır! (Demagojiye bak!..)

    Yani Birleşmiş Milletler İkiz İhanet Sözleşmeleri de "milli irade" yetkisiyle imzalanabilir, Avrupa Birliği Yerel Yönetimlere Özerklik Şartnamesi de... Mecliste egemenlik yetkisini kullanan bir parti rejime, bağımsızlığa, bölünmez bütünlüğe aykırı etkinliklerde bulunabilir, ancak buna karşı gelen millet düşmanıdır(!)..

    Oysa Anayasamızın 6. maddesi şöyle diyor: "Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, ANAYASANIN KOYDUĞU ESASLARA GÖRE, yetkili organları eliyle kullanır. 
EGEMENLİĞİN KULLANILMASI, HİÇBİR SURETLE HİÇBİR KİŞİYE, ZÜMREYE VEYA SINIFA BIRAKILAMAZ. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz."

    Gerçek buz gibi ortadayken 2008'de AKP'ye kapatma davası açıldığına neden herkes "Bu, millet iradesini ayaklar altına almaktır, yargıdaki statüko demokrasiye müdahale ediyor." diye ayağa kalktı? Utanmazlıkları elverse (utanmasalar demiyorum) AKP'nin çıkardığı yasaları veto eden eski Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer'e bile "Bu yaptığın demokrasiyle bağdaşmaz" diye kızacaklardı...

    Mustafa Kemâl ATATÜRK der ki: "Millet egemenliğinin üstüne egemenlik kuran mürtecidir."

Millî iradenin hiç sorgulanmayan bir düşmanı da tüm gericiliğiyle burada çıkıyor karşımıza: Avrupa Birliği! Millet egemenliğini halktan alıp Avrupa Birliği'ne veren, Türk milletinin karar verme gücünü çöpe atıp Siyonist, Haçlı, Türk düşmanı AB'nin karar verme gücünü öne çıkaranlar da "demokrasi" ve "millî irade" söylemini kullanan gericilerdir!

    Sözlerimin özü: Ey ahali, üç beş dolma kalemin gazına gelip senin meclisinde düşmanın vekilliğini yapanlara kalkan olma! Hakk'ın adını kullanıp hakkını yiyenlere hesap sor; ya da soranlara karşı çıkma!

    "Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir."

Mustafa Kemâl ATATÜRK

2 Mart 2012 Cuma

Fetullah Mağdur mu, Darbeci mi?

Şu sıralar bir 28 Şubat tartışmalarıdır, almış başını gidiyor. Tescilli hırsız Mehmet Ali Birand'ın bölücüleri, teröristleri aklayan belgeselinden tutun İ. Melih'in sataşmacı televizyon kanalına kadar herkes 28 Şubat darbesini konuşuyor. Siyasi partiler 28 Şubat yıl dönümünde birbirlerine suç atıyorlar.

Fetullahçı ve Fetullah yandaşı medya yine Fetullah'ın 28 Şubat sürecindeki büyük(!) mağduriyetini defaatle gündeme getiriyor. "Postmodern" darbeyi gerçekleştirenleri yargılama girişimleri gözleniyor.

Peki 28 Şubat sürecinde Fetullah'ın rolü neydi?

Fetullah'ın rolü işte buydu:

İşte buydu:

İşte buydu:
(Bugün Fetullah'ın kıç yalayıcılığını yapan AK'it'in o gün Fetullah'la ilgili tavrına ayrıca dikkat!)

Hani "Hocaefendi" 28 Şubat'ın mağdurları arasındaydı?

28 Şubat derhal yargılanmalıdır!

Fetullah'ın yazarı Mümtaz'er Türköne'nin de dediği gibi, darbeciler kazığa oturtulmalıdır!
_________________________________________________________________________________
Dipçe: 28 Şubat'ın üstüne söylenecek söz çoktur ama bir cümle ile fikrim şudur: Rejimi sarsan etkinliklerin odağı olan bir siyasi partiyi -demokrasiye halel getirmeden- engellemek Anayasa Mahkemesinin görevidir. O dönem belki de tek doğru hareketi yapan, Anayasa Mahkemesi Başkanı Vural Savaş'tı.