25 Şubat 2012 Cumartesi

Yol


İnsan beyni düşünce gerektiren iki farklı şeyi aynı anda yapamaz derler. Fakat düşünceden bağımsız fiziksel bir eylemi gerçekleştirirken pekâlâ bunun yanında salt düşünceye yönelik bir eylem de gerçekleştirilebilir. Basket topunu potaya fırlatırken kafamızda basit bir çarpma işlemini yapabiliriz meselâ. Ama kulağımız televizyondayken kitap okuyamayız. Çünkü zihnimiz aynı anda iki farklı sesi algılayabilme yeteneğine sahip değildir. Birisiyle konuşup aynı anda başka bir arkadaşınıza ileti yazarken yanlışlıkla arkadaşınızın söylediği sözü telefonda yazdığınız olmuştur mutlaka.

Yok aslında, bu kadar bilimsel bir giriş olsun istememiştim. Neticede pek mühim şeyler değil söyleyeceklerim. Hayat(ım)la ilgili yaptığım bir saptama, ya da bir “keşif” aslında anlatmak istediklerim.

Çocukluğum yollarda geçti. Yürümek, koşmak, nefes nefese kalmak, en yakın çeşmeye 10 metre kala koşturarak musluğa dayanmak, hâttâ yolun eziyetinden ağlamak tecrübelerini çok kez yaşadım.

Her sene gidermişim küçükken anneannemlere. Duyulan geçmiş zaman kipine aldanmayın, dün gibi hatırlıyorum o günleri aslında. Çeşitli yollar, yollardan açılan kollar, merdivenler, köprüler, yokuşlar… Annemle 13. yüzyıl âlimleri gibi gezermişim… İstisnasız her bayram, okul tâtili gibi fırsatlarda annemle yolunu tutardım kilometrelerce
uzaktaki köyün.

E bi yaştan sonra anneanne, dede ziyareti sıkıcı geliyor insana. İlkokul 4 ya da 5’ti sanırım, bu klasikleşmiş ana ocağı ziyaretlerine uzun bir ara verdiğim vakit.

Yalnızlık, insanı düşünmeye sevk eder. Doğayı, bilimi, kendini keşfetme yolculuğu yalnız çıkılan bir seyahâttir. Newton o ağacın altında yalnız oturuyor olmasaydı kafasına düşen elmadan Fizik’in en temel yasası olan Yerçekimi Kanunu’nu bulabilir miydi? Arshimed’in, sıvıların kaldırma kuvvetini tek başına banyo ederken suyun üstünde yüzen tastan yola çıkarak bulması tesadüf mü?

Ve aslında yalnızlığın insanı kendi içinde “düşünme”ye yönlendirmesi ve insanın yalnızken yaptığı “düşünme etkinliği” sonucu önemli düşünce ürünleri ortaya koyması; belki tüm dünyanın işine yarayacak bir buluş icât etmesi, belki ön yargılarından sıyrılamadığı için çözüm bulamadığı bir sorununu hâlletmesi, belki emin olmadığı ideolojik bir konuda görüş kesinliğine varması şu an benim bulduğum yepyeni bir şey değil.

Hıza yayılan 21. yüzyıl “modernizasyon”undan nasibini alamayan bir taşra ailesinin çocuğu olarak büyüdüm ben. Cehalet, karanlık, yobazlık, kol geziyor(du) bu Doğu Karadeniz köyünde. Orta son sınıfta hafta sonları dershaneye yürüyerek gidip gelirdik. Sonrası lise, tatiller vesaire… Yağmur, çamur, kar, sıcak demeden o 3 kilometrelik yolun merdivenlerini, kestirmelerini kaç kez gezmiştir şu ayaklarım, bilinmez. Üniversite sınavında istediğim bir bölüme yerleşseydim şu an birinci sınıfta olacaktım; hâlâ bu yollarda geçer ömrüm. (Tekerleğin icâdına maddi olanaklardan(!) dolayı geçememiş bir medeniyetteyiz çünkü!)



İşte bu yollarda filizlendi ilk düşüncelerim. Lise yıllarında fikir dünyama ilk fidanları diktim bu yollarda. Eleştiriye dair, düşünmeye dair, bilinen ve bilinmeyenlere dair tespit, değerlendirme ve çözümlemeyi bu yollarda öğrendim. Hükümeti, muhalefeti, yargıyı, yasamayı, medyayı, toplumu, Tarih’i, geleceği konuştum kendimle adım adım. Belki milyonlarca kişinin taptığı önyargıları parçaladım tek tek. “Tabuları yıkmak” adına “millî” olan her şeye küfreden hainleri de!

Tepe Camii, Kurçenli dönüşü, Aktaş kestirmesi, Koşu Yolu, Yeni Pazar… Beni -bugünkü- ben yapan düşünsel değerleri, buraları aşıp geçerken kazandım.

Ve yaşıtlarımın “Beqen duwarndaym xPp” sözleriyle genel ağda dolaştığı günümüzde hiç de tevazu göstermeyerek, benim bu düzeye gelmemde bu yollarda yaptığım düşünsel yolculukların payının çok büyük olduğunu söylemek istiyorum.

Bilmiyorum, Alman filozof Karl Jaspers “Felsefe yolda olmaktır.” sözünü bu yüzden mi söylemiştir? :)

23 Şubat 2012 Perşembe

Soru İşaretleri

Eurovision Şarkı Yarışması'nda oylama yapılırken belirlenen ölçüt müziksel mi siyasi mi?
Bu yıl "Euro"vision Şarkı Yarışması'nın düzenleneceği yer olan Bakü Avrupa'da mı?
Can Bonomo'nun ne değişik bir ismi var?
Oğuzhan Koç'a benzemiyor da ben mi âlâkasız kişileri birbirine benzetiyorum acaba?
Yahudi olması çok mu önemli?
Yahudi ile Siyonist ve Mason aynı anlama gelen şeyler mi?
Yahudi olan Türk olamıyor mu?
40 yıl "millî" görüş gömleği giyen angutlar "Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Gürcü" diye milleti elliye bölerken Fener Rum Patriği'nin "Hepimiz Türk'üz" demesi tuhaf mı?
"Andımız'ı tartışmaya açalım." diyen Nihat Matkap'a darbeli matkapla girişmek isteyen CHP'liler önce Genel Başkanlık sıfatındaki sıfatsızın sıfatına tükürmeyi akıl edebilecekler mi?

Şöyle bi baktım da, bu dâhil, blogda yazığım toplam dört yazının üçü kısmen/tamamen dini tartışma içeriyor. (İlk yazının da başlığı mesela asffgshdsg). Dolayısıyla blogumun izlenme oranı daha baştan darbeler almış olabilir. Zaten takiyye yok bende. Bu yazıyı da sittin sene 3 kişiden fazla kimse okumaz.

E hadi ben kaçar o zaman.

19 Şubat 2012 Pazar

Said Nursi Neden "Son Peygamber" Demiyor?

Türkiye gibi, insanların eğitimsizliğe ya da ezberci, içi boş eğitime tabi tutulduğu ülkelerde insanlara büyük bir yalanı uzun yıllar boyu yutturabilirsiniz. Hele ki söz konusu din ise değersiz, meczup bir kişiliği "zamanın harikası" ("bediüzzaman") diye göklere çıkarabilirsiniz. İnsanlar bu yalanı, bu şişirmeyi reddetmez. Onlar her ne kadar o kişinin hayatının h'sini araştırmamış olsalar da (çünkü böyle alışmışlardır) Said Nursi denince "O büyük âlim, son yüz yılın üstadı" diye yorum yaparlar. Said Nursi'ye kötü söz edince inanılmaz gerginleşirler. Sanki dine imana küfredilmiş gibi rahatsız olurlar. Onların kafalarındaki Said Nursi portresini yıkıp gerçek, meczup, diyalogcu (Bkz. Dinler Arası Diyalog), ukâlâ, insanüstü varlık olma iddiasındaki Said Nursi'yi ortaya koymak çok zordur. Dinsiz olarak mimlenmeniz muhtemeldir.

Said Nursi'nin incilerini çok sayacağız burada, şimdilik şu ilginçliği yazmak istiyorum. Zekeriya Beyaz, dün Ulusal Kanal'da söyledi: Said Nursi'nin yazdığı kitaplarda neden hiç "Son Peygamber" ifadesi geçmez?[1] Said Nursi, Hz. Muhammed'in son peygamber olduğuna inanmıyor muydu? Külliyatının büyüklüğüyle övülen Said Nursi'nin normal durumda en az bir kez "son Peygamber" sözünü Hz. Muhammed için kullanması gerekirdi. Dışarıda "Seyit'im", mahkemede "Seyit değilim" diyen, aynı zamanda, Seyit'im dediği hâlde sonra Seyitliği reddedenlere günahkâr diyen Said Nursi[2]; Seyit, Mehdi, Peygamber olma iddialarında bulundu mu? Öğrencilerinin gözündeki, "mertebesi" nedir? Adnan Oktar ve benzerleri onun yazdıklarını Kur'an ayeti gibi, hadis gibi ilâhi bir niteliğe büründürüp bir şeylerin kanıtı olarak göster(m)iyor mu?
___________________________________________________________________________________

[1]http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&SubSection=Search&Command=Results&where=Kulliyat&TextAny=son+peygamber
[2]Said Nursi, Muhakemat, s.46

18 Şubat 2012 Cumartesi

Selamün Aleyküm

Aslında dakikalarca yazının girişini düşünmektense, yazının girişini düşündüğünü yazarak başlamak daha iyidir. Kişisel izlenimlerimi, içime sığmayanları, bir yerlere dökmek istediklerimi yazmak için burayı açtım. Hayat, aşk, felsefe, siyaset, şiir, eğitim, kültür, genel ağ (internet) vb. konularda bir iki kelâm edeceğiz burada.

blogspot.com'a sonsuz teşekkürlerimle...

Erhan SANDIKÇI