20 Mayıs 2012 Pazar

"Artık Her Gün 19 Mayıs"

Büyük Önder Mustafa Kemâl Atatürk "Doğum günüm 19 Mayıs'tır" demiş, ancak yalnız Atatürk değil, büyük Türk milleti de 19 Mayıs 1919'da doğmuştur. Türk milleti, Mustafa Kemâl'in 16 Mayıs 1919'da Bandırma Vapuruna binip Samsun'a doğru yola çıkması ve orada ulusal kurtuluş savaşını başlatması ile yeniden doğmuştur! Bağımsız, millî, başı dik bir Türkiye'nin doğumu işte o gün Mustafa Kemâl Paşa'nın "Ya istiklâl ya ölüm!" parolasıyla bayrağı eline almasıyla gerçekleşmiştir!

Medeniyet dediğin tak dişi kalmış canavar tüm iştahıyla 6 yüzyıllık bir imparatorluktan kalan son toprağa, Anadolu'ya gözünü dikmiş; Türk'ü Anadolu'dan kovmak, "hasta adam"a son darbeyi vurup sömürgeci emellerine ulaşmak için çabalıyordu. Devlete hâkim olan zihniyet İngiliz ya da Alman çıkarlarını mazlum Anadolu insanının çıkarlarından önde tutuyordu. Ortadoğu'nun kana boyandığı Birinci Dünya Savaşı'nda genciyle yaşlısıyla herkes vatanı için ölmeye koşmuş, çok ağır bir Anlaşma ile sömürgeciler yurdun dört bir yanını işgâle koyulmuş, her yanı kukla bölücü cemiyetler sarmış, vatanın bütünlüğü tehlike altına girmişti.

Böylesine güç bir zamanda kimisi İngiliz, kimisi Amerikan mandasına sığınmış, kimisi yalnız yaşadığı şehrin kurtuluşuna yönelmiş, kimisi de Anadolu'da Türklerin yok olması için gönüllü olarak sömürgecilerin askerliğini yapıyordu. İşte böyle düşüncelerin, böyle umutsuzlukların, böyle fitnelerin yayıldığı dönemde Mustafa Kemâl kafasındaki kurtuluş kararını Nutuk'ta şu sözüyle anlatacaktı: "Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık göremez."

Sarı saçlı mavi gözlü o büyük insan işte bu kararlılıkla, bu düşünceyle, bu bağımsızlık aşkıyla, bu vatan sevgisiyle millî mücadeleyi başlatmıştı.

Onun için vatanın birliği, bütünlüğü, bağımsızlığı hayattaki her şeyden değerliydi. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açarken söylediklerini hatırlayın: "İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek, memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Millî Meclis'e davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla, buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hattâ hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal, mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı'a çıkar, orada tek kurşunum kalına kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu acîz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna ant içtim."


Peki o, Türk'e destan yazdıran büyük kahramandan sonra? Yoktan var oluşumuza neden olan mücadelenin önderi, çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk'ten sonra?..

Atatürk'ün söyledikleri anlaşıldı mı? Türkiye ondan sonra da millî benliğini bilen, bağımsız bir anlayışla mı ilerledi? Ondan sonra, Attilâ İlhan'ın şiirinde anlattıkları bir bir gerçekleşti:

"Elsiz ayaksız bir yeşil yılan
Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemâl
Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler
Çün buyurdun kesenleri astılar
Sen uyudun asılanlar dirildi
Mustafa'm Mustafa Kemâl'im"

Mustafa Kemâl'in askeri, ekonomik, her açıdan tam bağımsız, hür Türkiye'si yok edilip yerine sömürgecilere uşak olan bir Türkiye oluşturulduysa eğer; Mustafa Kemâl'in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, Ankara dışındaki başkentlerden yönetilir hâle geldiyse eğer; yüz yıl önce tokatladığımız sömürgeciliğin elinde maşa olarak kalmışsak bugün; o zaman 19 Mayıs'a sımsıkı sarılmak herkesin üstüne düşen bir görevdir! Mısır'da Nasır'a, Küba'da Castro'ya, Afganistan'da Emanullah Han'a ilham kaynağı olan Mustafa Kemâl'e ihtiyaç varsa eğer yine; 19 Mayıs'ta Bandırma Vapurunda Mustafa Kemâl'in taşıdıklarını biz de tek tek milyonlarca Mustafa Kemâl olarak yüreğimizde taşımalıyız, taşımak zorundayız!

Atatürk Nutuk'ta "Samsun'a çıktığım gün genel durum ve görünüş" bölümünde yüz yıl önceki  hal-i pür melalimizi şöyle anlatıyor: "Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş'ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı."

Atatürk'ün on beş yılda yaptıklarını ölümünün ardından tek tek yıkan sömürgeciler ve içerideki kuklalarının projeleri sonucunda Türkiye yine bu bahsedilen koşullara dönmüştür. Öyle ki, "Ben Türküm" diyebilmemizi sağlayan 19 Mayıs'ı kutlamamızı bile yasaklamaya kalktılar! Türklükten, bağımsızlıktan, onurdan hiçbir şey anlamayan, "İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı" diyen sömürülmüş bu kafalar vatanının selâmetini isteyen bizlere ne kadar engel olmaya kalksalar da, arkalarında bilmem hangi devlet, hangi turuncu örgüt, hangi CIA'maat olsa da bu mücadeleyi gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü birinci vazifemiz budur! Varlığımızın ve bağımsızlığımızın yegâne temeli budur!

Elindeki testiyle cepheye, Mehmetçik'e su götürürken şehit olan, "ben seni bu vatana adak adadım" diye oğlunun başını kınalayıp savaşa gönderen analar; henüz on beşinde vatan için çarpışırken donarak ölen Mehmetçikler için tarihin bize emanet ettiği "sath-ı müdafaa" görevi budur!
 
Kuvayı Milliye ateşi 19 Mayıs 1919'da yakıldı ve o ateş hiçbir zaman sönmeyecek!

Sömürgecilere kukla olmuş uşakların değil; vatanını her şeyden çok seven kahramanların ruhuna saygıyla...


"Umutsuz durum yoktur umutsuz insanlar vardır; ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim"

Mustafa Kemâl Atatürk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder